Makale: Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arkasındaki Mesaj
Tarih: 23.03.2006 Saat: 18:12 Gönderen: karakutu
|
|
Bu çalışmada, ilkin eğitici ve ahlakî boyutlara sahip, fabl (hayvan hikâyeleri)’ların
içeriğiyle ilgili çeşitli dillerdeki kavramlar ve bu folklorik edebî türün
tarihî gelişimi ve çeşitli milletlerin bu konuya katkıları kısaca incelenmeye
çalışılmış ve özellikle hicrî VIII./XIV asrın tanınmış mizahçı ve sosyal
hicivcisi ‘Ubeyd-i Zâkânî tarafından yazılan ve bir hayli ünlü olan Fare ile
Kedi (Mûş u Gurbe ) hikâyesinin topluma vermek istediği mesaj ve arkasında saklı
bulunduğu düşünülen Orta Çağada İran’da Muzafferîler ile Încûlar hanedanına
mensup iki yönetici arasında gerçekleşmiş tarihî olaya uyarlanmaya
çalışılmıştır.
Kilit Kavramlar: Fabl, hayvan hikâyeleri, folklor, Fare-Kedi ‘Ubeyd-i Zâkânî,
Muzafferiler, Încûlar.
Bir Fabl Olarak Fare ile Kedi Hikâyesinin Arka Planı
Fars edebiyatında bir hayli ünlü olan Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe) hikâyesi hicrî
VIII./XIV. asırda yaşamış bulunan tanınmış mizahçı ve sosyal hicivci edip
‘Ubeyd-i Zâkânî (öl. 771) tarafından yazılmıştır. Yaklaşık doksan beyitten
oluşan bu eser görünürde kedi ile farenin kavgasını içeren bir hikâye olarak
biliniyorsa da, gerçek anlamda insanlar arasında tarih boyunca devam eden
mücadeleye sembolik bir gönderme yapıldığı anlaşılmaktadır . Konuya girmeden
önce hayvanların diliyle yazılan yada anlatılan edebî türe (fabl) kısaca
değinmede yarar vardır.
Hayvanların diliyle yazılmış olan veya halk arasında sözlü olarak anlatıla gelen
hikâye ve efsanelere Latince’de “söylenti ve hurafe” anlamına gelen fabula
kelimesi, Fransızca ve İngilizcede aynı içerik için fable kelimesi kullanılmış;
Araplardan İbn Nedîm bu tür hikâyeleri el-hurâfe kelimesi ile ifade etmiş ve
ardından gelen Müslüman yazarlar da içeriğine tam uygun olmasa da ona uyarak
aynı ıstılahı kullanmışlar . Ancak sözlüklere bakılırsa İslâm kültüründe
özellikle Arapçada “el-hadîs, el-hurâfa, el-haber, es-semer, esâtir” gibi
kelimelerle ve Farsça ile Türkçe’de halk edebiyatı içerisinde yer alan bu tür
anlatımların temelde birbirine yakın fakat özel amaçlı kullanımlarda çok ince
farklara sahip “hikâye, efsane, destan, kıssa, masal” ve benzeri ıstılahlarla
ifade edildiği, son dönemlerde de özellikle Farsça ve Türkçe’de Batıdan alınma
fabl kelimesiyle karşılandığı görülür .
Çoğunlukla halk edebiyatı diye nitelenen ve ait olduğu halkların inanç ve
geleneklerine göndermede bulunan ve onların varlık ve tabiat olaylarını
yorumlama anlayışlarını izah eden efsane, hikâye, destan ve benzeri türler tarih
sahnesine çıkmış her milletin kültürel birikimi içerisinde, ilkel yada sistemli
bir biçimde bulunmaktadır.
Fakat bunlardan hayvanların diliyle yazılmış olanlarının tarihî kökeni hakkında,
farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimi araştırmacılara göre hayvan diliyle
hikâyeler oluşturan ilk milletin Yunanlılar olduğu ve bazı örneklerin Aesop (Aisopos
M.Ö. VI. asır) veya ondan önce yaşamış olan Hesiod (M.Ö. VIII. asır)’un
eserlerinde bulunduğu ileri sürülmüştür . Bir kısma göre de bu tür hikâyeleri
ilkin Hintliler söylemiş ve tarihi M.Ö. VII. asırdan daha eskilere dayanmakta
olan onlardan bir kısmı (Budizmde varlıklardaki tenasuhla ilgili olanları)
Jataka adlı kitapta yer almıştır . Bazı araştırmacılara göre de bu tür
hikâyelerin asıl kaynağı eski Mısır olup, oradan Yunan ve Hint edebiyatlarına
geçmiştir.
Çünkü Mısır yöresine ait olduğu belirtilen ve sonradan keşf edilen Papiros
(Aslan ile Fare) hikâyesi tarihinin M.Ö. XII. asra kadar gittiği
belirtilmektedir. Gerçek olan şudur ki, adı geçen her üç eski medeniyetin
halkları başta olmak üzere bazısının ellerinde yazılı metinleri olmasa da bütün
milletler bu tür hikâyelerin oluşumunda belli paylara sahip olmuşlardır .
Ancak Batı Edebiyatında bu konular daha sistemli şekillerde işlendiği bir
gerçektir.İslâm sonrası miladî VIII. asırda Hint orijinli Kelile ve Dimne (Panctantara)’nin
Abdullah b. Mukaffa’ tarafından Arapçaya çevirilmesi neticesinde Arap
edebiyatına hayvan hikâyeleri adıyla yeni bir konu girdi.
Zira bu çeviriden önce klâsik Arap edebiyatında folklorik hayvan hikâyeleri özel
bir edebî tür olarak yer edinmemişti ve bu tür hikâyeler daha çok “darbulmesel”
(ata sözü) görevini gören ilkel ve fıtrî boyuta sahip idi yada çöl Arapları
arasında “eski metinlerden rivayetler” şeklinde telakki edilirdi .
Fars orijinli ilk hayvan hikâyesi ise bir ağaçla bir keçinin tartışmasını içeren
Pehlevice Dıraht-i Asûrîk adlı eser olduğu belirtilmektedir . Ancak Kelile ve
Dimne gibi hayvan hikâyelerini içeren kitapların İslâm öncesinde Pehleviceye ve
İslâm sonrası erken dönemlerde Arapçaya ve Yeni Farsça (Derî)’ya çevrilmesi ve
halk arasında rağbet bulması neticesinde birçok Müslüman yazarın bu konuları
işlemesine ve adı geçen kitaba benzer eserler yazmasına neden oldu .
Günümüzde fabl dediğimiz bu tür edebî eserlerin bir takım özellikleri taşımaları
gerekir. Her şeyden önce bu eserler genelde, içinde oluştuğu halkların
inançlarını ve bazı tabiat olaylarını izah etme biçimini ifade eden mitolojik
efsanelerden farklı olarak, özel teknik ve edebî bir metotla anlatılması icap
eden ahlâkî ve öğretici hikâyelerden oluşurlar. Yazar ya da şair, karşılaştırma
ve benzetme üslûbuyla, siyasal mekanizmayı, toplumsal yapıyı, bir grubu veya
kişiyi yahut ahlaka ve edebe aykırı bulduğu sosyal olayı eleştirmek ve iğnelemek
amacıyla hedefi olan insan ve olaylara uyarlanması için hayvan motiflerini, bir
takım semboller ve işaretler olarak kullanır.
Bu işi öyle bir maharetle yapması gerekir ki, hikâyenin okuyucu veya
dinleyicisi de, görünürdeki manaların arkasında saklı bulunan, yazar veya şairin
gerçek maksadını, kendi zihninde somutlaştırarak oturtabilsin. Bu tür
hikâyelerde rol alan sembolik kahramanlar genellikle hayvanlar, otlar ve cansız
nesnelerdir. Bazen da tanrılara ve insanlara da bu hikâyelerin kahramanları
arasında yer verilir. Hikâyede rol alan varlıklar doğal yapılarına uygun
şekillerde davranırlar. Doğal yapılarıyla farklı olan tek özellikleri insanlar
gibi konuşmalarıdır .
Halk arasında bu tür hikâyeler zaman zaman eğlence ve meşguliyet amacıyla
anlatılsa da, yukarıda da işaret edildiği gibi bir sanatkâr kendi eserinde
onlara daha farklı amaçlarla yer verir. Örneğin Horas (Horace MÖ. 65-8), ondan
sonra gelen Fadaros’un eserlerinde, Kelile ve Dimne ile Merzubânnâme’nin
hikâyelerinde, Şeyhî’nin Harnâme’sinde, Attâr, Mevlânâ (bu ikisi daha çok
tasavvufî konuları bu tür hikâyelerde işlemişler), Namık Kemal, Şinasî gibi
yazarların eserlerinde yer alan tilki, kedi-fare, kurt-koyun, öküz-aslan ve
benzeri hayvanların dilinden anlatılan hikâyelerin tamamı ve burada işlenecek
Fare ile Kedi hikâyesinde olduğu gibi, yazarın amacı, toplumsal yapıdaki
adaletsizlik ve eşitsizlik, siyasal mekanizmadaki bozukluk, yöneticilerin zulmü
ve benzeri olumsuzlukları alaya
alarak mizahî bir eda ile eleştirmektir .
Yukarıda da geçtiği gibi, insanlara bir takım mesajların sunulması veya
kendileriyle bazı zorba tiplerin eleştirilmesi amacıyla, dünya edebiyatında
çeşitli milletlerin kültürlerinde muhtelif hikâyeler kalıbında hayvan
motiflerinin kullanılması da belli sebeplere dayanmaktadır.
Bunun görünürde en az iki nedeni olabilir. Birincisi mizahçı veya alaycı yazar,
güçsüz olduğu halde seçilen kurban (Fare ile Kedi hikâyesinin yazarı ‘Ubeyd’de
olduğu gibi), güçlü bir zümre ya da sultan, vezir ve benzeri bir şahıs olabilir.
İkincisi mizahçı yazar, yaratıkların en şereflisi olan insanı, yücelik
zirvesinden, beslenmek ve üremek dışında bir meziyeti olmayan hayvanlara
benzetmek suretiyle, aşağılık konuma düşürmüş olur .Bu amaçla bir kısım yazar ve
edipler tarafından bazı hikâyelerde kedi ile fare motiflerinin de zaman zaman
kullanıldığı izlenmektedir. Özellikle görünürde namaz kılan ve riyazî bir hayat
benimseyen, fakat her zaman farelere karşı art niyetli olan ve fırsat buldukça
onları parçalamayı ihmal etmeyen kedi tipine dair hikâyelerin kaynağı da
tarihsel açıdan eski Yunan ve Hint edebiyatlarına kadar uzamakta ve bu hususla
ilgili bir hikâye yine yukarıda adı geçen Hint menşeli dünya edebiyatında hatırı
sayılır ünlü Kelîle ve Dimne adlı eserde bulunmaktadır.
Sonradan Dünya ve İslâm kültürü içinde aynı kahramanlara dair hikâyeler hem
müstakil eserler şeklinde, hem de çeşitli hikâye mecmualarında bölümler şeklinde
yer almıştır. Nitekim VIII/XIV. yüzyılda yaşamış olan ve toplumsal eleştiriyle
ilgili eserleri kaleme almış bulunan ünlü mizahçı ‘Ubeyd-i Zâkânî ve XI/XVI.
yüzyılda hayatını sürdürmüş olan Muhammed Bâkır Meclisî’nin Fare ile Kedi (Mûş u
Gurbe) adlı eserleri de bu türlerin en önemli örneklerini teşkil etmektedir .
Ancak burada üzerinde durulacak fabl, Zâkânî’nin bir iki sayfayı geçmeyen, XIX
yüzyıldan itibaren baskıları yapılan ve çeşitli dünya dillerine çevrilmiş
bulunan Fare ile Kedi (Mûş u Gurbe)adlı manzûm hikâyedir . Genel bir varsayımla
yazar, bu hikâye ile gerçek anlamda yöneten ile yönetilenden oluşan iki sınıfın,
yani bir tarafta yer alan genel halk kitlesinden ibaret toplum ile, diğer
tarafta yer alan devlet başkanı, vali, yargıç ve diğer bürokratlardan müteşekkil
yöneten sınıfın ilişkilerini dile getirmektedir.
Hatta hikâyenin içerdiği manaya bakılırsa, yönetilen ve mahkûm olan halk
tabakası, hakim ve yönetici tabakanın baskıcı ve şiddete dayalı tutumu
karşısında zaman zaman isyana kalkışarak mücadeleci bir tavır sergilemiş bulunsa
bile, neticede, hakim tabakaya karşı sürekli yenik düşmekte ve ona karşı etkisiz
hale gelmektedir . Bir görüşe göre de eleştirel mahiyetteki bu eser, biraz afaki
sayılan bu boyutu yanında, ayrıca tarihte gerçekleşmiş olan bir olayın izlerini
taşımaktadır.
Hatta bazı araştırmacılara göre bir kara mizah örneği olan eser, Ortaçağda
yazarı ‘Ubeyd’in yaşadığı dönemde (VIII/XIV. asırda) riyakârlık ve kan
dökücülükle suçlanan Kirman’ın hükümranı Emîr Mubârizuddîn Muhammed (Muzefferîler
Hanedanına mensup) ile, şairin memduhu Şiraz’ın hükümranı şah Ebû İshak (Încûlar
Hanedanına mensup) arasında sürekli devam eden ve bu ikincisinin feci şekilde
öldürülmesiyle sonuçlanan tarihî olayların trajik seyrini göstermektedir .
Bilindiği üzere VII/XIII. yüzyılın başında İran toprakları ve İslâm dünyasının
büyük kısmı, putperest olarak kabul edilen Moğollar tarafından işgal edilmiş,
bütün İslâmî ve insanî değerler ortadan kaldırılmış veya etkisiz hale
getirilmişti.
Siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan İslâm ülkelerinde büyük sarsıntılar
vücut bulmuş, ahlâkî ve manevî değerler açısından müthiş bir gerileme
meydana gelmişti. Bu nedenlerden dolayı, siyasal alanda oluşan anarşi ve
kargaşa, Moğolların devamı olan İlhanlılar ve onların parçalanmasından sonra
iktidar kavgalarına tutulan, halkın malına ve canını yok etmeye çalışan diğer
hanedanlar zamanında da aynen devam etmiş ve neticede İran ülkesi VIII/XIV.
yüzyılın sonlarında Timur tarafından başlatılan yeni bir istilâya maruz
kalmıştı.
Bu işgaller sırasında hemen hemen İran’ın bütün yerleşim alanlarındaki halk,
çeşitli katliamlardan geçirilmiş, insan kellelerinden minareler oluşturulmuş,
geride kalanlar ise, fakirlik ve yoksulluk içinde adeta boğulmuştu .Neticede
hikâyenin işarette bulunduğu iki sultan da, Moğollar sonrası İran’da iktidar
mücadelesini veren Muzafferîler hanedanına mensup Emîr Mubârizuddîn Muhammed
ile, Încûlar hanedanından şah Ebû İshak Încû idi .Yazar, hikâyenin başında ilkin
kedinin bazı özelliklerini anlatarak şöyle der: “Kirman’da karnı davul, göğsü
siper, kükreyişi aslan ve pençesi kaplan, kaşları yay ve kirpikleri ok gibi bir
kedi varmış. Hatta dış görünümü ve fizikî yapısı güzel ve çekici olduğu
için, kedi soylu bürokratların evlerinde yer alarak, sürekli tencere, tabak ve
kepçe peşinde koştururmuş.
Bir gün avlamak üzere şaraphaneye giderek bir şarap küpünün arkasında saklanır.
Duvardan çıkan bir fare, şarap küpüne dalarak sarhoş oluncaya kadar içtikten
sonra, kediden habersiz hava atarak şöyle der: Hani kedi? Onu bulursam başını
keser, derisine de saman doldururum, o bana nasıl rakip olabilir? Karşıma
çıkarsa şüphesiz köpek gibi bana yalvaracaktır. Bunu duyan kedi sıçrayarak
fareyi yakalar. Fare ne kadar yalvarırsa da kedi, dine ve Müslümanlara sövdü
diye kendisini bağışlamaz ve yer.
Daha sonra tövbe ederek, hiçbir şey olmamış gibi, mescitte zikir, namaz ve
ibadetle meşgul olur” . Hikâyenin ana temasını teşkil eden yukarıdaki kısmını
göz önünde tutarak daha önce adı geçen iki sultanın durumuna bakalım: Tarihî
kayıtlarda kedinin temsil ettiği Muzafferîlerden Emîr Mubârizuddîn’in de,
oldukça güçlü, azimli, cesaretli, acımasız ve becerikli bir yönetici olduğu
belirtilmektedir. Küçüklüğünde bile yöneticilerin dikkatlerini çekecek kadar da
zeki ve yetenekli idi. Hayatının ilk yıllarında şaraphor ve hırsız olmasına
rağmen, sonradan iki kez tövbe ederek İslâmî yasaları sıkı sıkıya uygulayıp,
zühde bağlanmaya çalışmıştır.
Fakat çok kan dökücü, küfürbaz ve topluma karşı acımasız olduğundan iki yüzlülük
ve riyakârlılıkla itham edilmiş, hatta dönemin bazı zarifleri tarafından “muhtesip”
olarak anılmıştır . Fareyi temsil eden Ebû İshak’ın ise, ömrünü ayyaşlıkla
geçiren, İslâmî kuralları hiçe sayan, zevk ve eğlenceye düşkün olduğu için de
yöneticilik vasıflarından uzak bir idareci olduğu belirtilmiştir .Ebû İshak
İran’ın Fars bölgesinde, Emîr Mubârizuddîn de Kirman ve Yezd bölgelerinde hüküm
sürmekteydi. Bu iki yöneticinin anlaşmazlık nedeni ise, Hürmüz, Kîş ve Bahreyn
bölgeleri halklarından genelde zorla toplanan vergi ve gelirler idi .
Hicrî 743/1342 yılında Fars bölgesine hakim olan Ebû İshak adı geçen Emîr
Mubârizuddîn ile on yedi yıl savaşır ve neticede aynı kişi tarafından
758/1357’de feci bir şekilde öldürülerek iktidarına son verilir . Ayrıca söz
konusu hikâyenin yazarı ‘Ubeyd, şiirlerinde Ebû İshak’ı övmüş ve uzun süre
Şirazdaki sarayına yerleşerek kendisinden çeşitli ödüller de almıştır. Hatta
‘Uşşâknâme adlı mesnevisini de ona takdim etmiştir .Hikâyede dikkati çeken
ikinci önemli bir nokta, her iki şahın üzerinde anlaşamadığı halktan zorla
toplanan vergi ve haraçlara işaret edilmiş olmasıdır. Zira Ebû İshak, başta Emîr
Mubârizuddîn olmak üzere sık sık etraftaki emirliklere saldırarak, şehir ve
kasabalarda oturan bir kısım halkı kılıçtan geçirip mallarını yağmalayarak
Şiraza getirir, hem kendisi bol bol harcar, hem de çeşitli bilgin, şeyh ve
şairlere dağıtırdı.
Kayıtlara göre, yine bir defasında Kirmana saldıran Ebû İshak, surları
aşamayınca şehri uzun süre muhasara altında tutarak açlıktan insanların ölmesine
ve sağ kalanların açlıktan ölmüş olanların etlerini yemelerine neden olmuş ve bu
yönetici zafer elde etmeden geri dönmek zorunda kalmıştı. Ancak yol üzerindeki
halkın canına kıymak ve mallarını yağmalamakla öfkesini çıkarmıştı .
Belki de yazarın hikâyede dile getirdiği şaraphaneden kastı, gayri meşru olan ve
bir nevi İslâm’da yasak kabul edilen bu mal, şarap ve şaraphanedeki küplere
benzetmek olmuştur.Bir diğer nokta da, iktidardaki güçlerin, rakiplerini yok
etmek ya da cezalandırmak istedikleri zaman, o dönemde düzenin yasalarla
koruduğu ve birer put haline getirdiği ve kendi çıkarları söz konusu olduğunda
da pek önemsemedikleri, bir takım tabuların ve sembollerin arkasına sığınarak
halkın gözünde bu haksız davranışlarına meşruluk kazandırmaya çalıştıklarına
işaret etmektedir. Yukarıda geçtiği gibi kedi fareye bana “küfrettin” demiyor,
“Maslümanlara küfrettin” demektedir.
Kayıtlara göre, Mubârizuddîn Muhammed de Ebû İshak’ı cezalandırmak istediği
zaman, ilkin onu, Şirazda bazı kimselerin kanını dökmekle suçlamıştı . O dönemde
din, yöneticilerin çıkarları söz konusu olunca, görünürde her şeyin üstündeydi,
başka dönemlerde de demokrasi, layıklık, bayrağa saygısızlık, ve benzeri şeyler
aşılmayan birer tabu haline gelmeleri bir yana ayrıca çıkarcı kimseler için
birer istismar aracı olurlar.
Hikâyede dikkati çeken bir başka nokta da, şaraphanede fazla içki kaçıran
farenin bir an gerçek güç sahibi kediyi unutarak, kendini orada tek hakim güç
veya gerçek muktedir sayarak hava atmaya başladıktan sonra, kedinin sahneye
çıkmasıyla çok aşağılayıcı bir duruma düşüp ona yalvarması olayıdır. Bir çok
ülkenin tarihinde buna benzer olaylara sıkça rastlanır. Gerçek demokrasinin
uygulanmadığı yerlerde halkın seçimiyle veya başka yöntemlerle iş başına
gelenler, bazı toplantılarda veya basın karşısında gerçek demokrat kesilerek,
perde arkasında ülkeye hakim olan gücü unuturlar ve gücün karşı olduğu bazı
açıklamalarda bulunurlar. Ancak oraya hakim olan gizli güç, kendini azıcık
gösterince hemen beyanatlarını başka tarafa çeker yahut geri alarak çok gülünç
bir duruma düşerler.
Hikâyenin daha sonraki kısmı ise, şöyle devam eder: “Kedi tövbe ederek ibadetle
meşgul olduktan sonra, artık farelere karışmayacağını söyler. Duvarın deliğinden
kedinin söylediklerini işiten bir fare, diğer farelere durumu bildirerek şöyle
der: ‘Müjdeler olsun! kedi zahit oldu; abit, Müslüman ve mümin oldu’. Bu haberi
duyan diğer farelerin yedi reisi, kedinin tövbesine aldanıp, ona çeşitli
hediyeler götürerek edep ve ihtiramla kendisine takdim ederler. Ancak kedi
‘Allah kendisine samimi olarak çalışanın rızkını gökten indirir’ diyerek, tatlı
diliyle onları kandırıp, kendine yaklaştırır ve iki tanesi hariç, hepsini yer.
Bu olaydan sonra fareler arasında şu kanaat hakim olur: ‘Kedi tövbe edip
Müslüman olduktan sonra, fareleri beşer beşer yakalar’. Kurtulan bu iki fare
öbür farelere bu feci haberi ulaştırır ve savaşmak üzere bir ordu hazırlarlar.
Kediler de Yezd, Isfahan ve Kirman yöresinden bir ordu hazırlayarak Fars
bölgesine gelirler. Atlı ve piyadelerden oluşan ve çeşitli silahlarla mücehhez
fareler ordusu ise, Kûhistân yolundan aynı bölgeye gelir ve iki ordu arasındaki
savaş başlar. İlk başlarda farelerin zafer kazandığı görülüyorsa da savaş
farelerin hezimetiyle neticelenirî .
Belirtildiğine göre, diğer kedilerle Fars bölgesinde fareler ordusunu yok eden
bu abid kediden maksat, aynı yerde Ebû İshak’a saldıran Emîr Mubarizuddîn idi.
Yukarıda da geçtiği gibi, gerçekten de Ebû İshak, o dönemde (VIII/XIV. yüzyılda)
Muzafferîlerin başkanti Kirmana defalarca saldırmış, hiçbir başarı elde etmeden
ve büyük kayıplar vererek geri dönmüştü.
Neticede Emîr Mubarizuddîn, Şiraz’a saldırır, şehri uzun süre kuşatma altında
tutar. Ebû İshak ise, şarap içmeye ve eğlenceye ağırlık verir, sonunda Şiraz
işgal edilir ve şehirden kaçan Ebû İshak, daha sonra saklandığı Isfahandan
getirilerek Şirazda öldürülür. Hikâyenin sonunda nasıl ki, fareler ordusu
dağılarak perişan hale geldiyse, Şirazın işgalinden sonra, Ebû İshak’ın sarayı,
çevresi, gücü ve devleti de yıkılıp gitti. On üç yaşındaki çocuğu bile
öldürülmekten kurtulamadı . Fakat Emîr Mubarizuddîn de bir süre yönetimde
kaldıktan sonra kendileriyle bir türlü anlaşamadığı çocukları tarafından
yakalanır, önce gözlerine mil çekilir ve atıldığı zindanda daha sonra ölür .
Zâkânî, ‘Ubeyd, Kulliyât, nşr. Pervîz Atâbegî, Tahran, 1343 hş., s. 330-333. Mûş
u Gurbe Nazım türünde yazılmış olan bu yapıt, ‘Ubeyd’ in en önemli eserlerinden
biri sayıldığı gibi, öbürlerine nazaran oldukça da üne kavuşmuştur.Birçok defa
müstakil olarak basılan ve nisbeten uzun bir kaside şeklinde olan bu manzume,
basılı Kulliyât’ında 94 beyit olarak yer almaktadır. Ancak Safâ, başına
ve sonuna ikişer beyit eklendiğini söylerken, Browne, bu eserin Bombay
baskısında 174 beyitten oluştuğunu yazmaktadır. Görünen o ki, ‘Ubeyd’in bu
eserine, detaylarla ilgili sonradan bazı beyitler eklendiği ve beyit sayısının
174’e kadar çıkarıldığı, çeşitli kaynaklar tarafından belirtilmektedir.
Bu yüzden Mînovî yazmış olduğu bir makalede, şayet ‘Ubeyd’e ait olması
kesin olsa bile, adı geçen kıssanın aslının toplam kırk beyitten oluştuğunu ve
sonradan çeşitli müstensihler tarafından diğer zait beyitlerin eklendiğini
ısrarla belirtmektedir. Köklü, sağlam, zevkli ve akıcı bir üslûba sahip bu eser,
edebî açıdan en seçkin eleştirel eserlerden sayılması gerekir. Zira bu eserin
tamamen alaycı bir tarz ve mizahımsı bir dil eşliğinde, şakacı tabiata
sahip hikâyecilerin üslûbunda, hayranlık uyandıracak bir maharetle kaleme
alındığı görülür.
Nitekim Fars dilinin etkin olduğu bütün bölgelerde, öğütsel bir temayı
içermesi nedeniyle, bu manzûmenin şöhret bularak kalıcı bir hale geldiği
rahatlıkla söylenebilir. Bu nedenle, çocuk eğitimi açısından hayli değer taşıyan
bu eser, İran’da modern zamanlarda ilkokul kitaplarında yer aldığı gibi,
zamanımızda da aynı manzûme üzerinde oldukça başarılı sayılabilecek tiyatro
oyunları gerçekleştirildiği kaydedilmiştir.Bak. Çiftçi Hasan, ‘Ubeyd-i
Zâkânî, Toplumsal Görüşleri, Ahlâk ve Felsefesi, Erzurum, 1996. (Yayınlanmamış
doktora tezi.) Hilâl, Muhammed Ganîmî, Edebiyât-ı Tatbîkî, (Farsçaya çev. Seyyid
Murtazâ Ayetullâh şîrâzî), Tahran, 1373hş., s. 226. Yunancada bu tür
hikâyeler için “ahlâkî hikâyelerî anlamına gelen “apologos” kavramı,
Hristiyanlık dini kültüründe “temsilî ve benzetme” anlamına gelen “parabola”
kelimesi kullanılmıştır.
Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 33-34; Rezmcû, Huseyn,
Envâ’-ı Edebî, Meşhed, 1372 hş., s. 163-77; Doğan, D. Mehmet, İstanbul, 1996
ilgili kavramlara bak. ve diğer sözlükler. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XV,
346-47. Hilâl, s. 236-37. Aesop’tan önce hayvanların diliyle oluşturulan
hikâyeler ilkel ve doğal şekilleriyle Yunanlılar arasında yaygın idi. Fakat
Aesop’un sistemli bir şekilde düz yazıyla yazdığı bu tür hikâyeler Yunanlılarda
özellikle Aristo zamanında o kadar şöhrete kavuştu ki, hatipler bile ilmî ve
felsefî tartışmalarda iddialarını ispatlamak için kanıt olarak bu hikâyeleri de
kullanıyorlardı.
Ondan sonra Babrius, Aesop’un 123 hikâyesini nazıma çekti ve bunlar Yunan ve
Latin edebiyatı üzerinde büyük tesir bırakarak Horas (M.Ö. 65-8) Fadaros (M. Ö.
30- M.S. 44) ve benzeri yazar ve edipler için örnek teşkil etti. Orta Çağda Batı
edebiyatını iyice etkiliyen bu tür hikâyeler La Fontane’nin aracılığıyla
zirvelere ulaştı. Bak. a.g.e., s. 236-38.
Hilâl, s. 228.Araştırmacılara göre Jatak’dan sonra Hint edebiyatında onun
muhtevasına yakın Tantarkhyika adlı eser ve bunun da örnek edinerek Panctantra
(Kelile ve Dimne) ve daha sonra da Hitopadesa adlı eser, Panctantra örnek
alınarak yazıldığı belirtilmektedir. Aynı eser, s. 230.
Hilâl, s. 229 Bu konuda daha fazla bilgi için bak. Hilâl, s. 231-32.
Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s. 33-34
Hilâl, s. 232 vd.
Hilâl, s. 226-27; Simâdâd, Ferheng-i Istılâhât-ı Edebî, tahran, 1375hş., s.
33-34
Hilâl, s. 236-37; Ferşîdverd, Husrov, Edebiyât ve Nakd-i Edebî, Tahran,
1373hş., II, 672 vd.
Simnânî, Ahmed Penâhî, “Serguzeşt-i şuguftengîz-i Tanz”, Aşinâ, Tahran, sa. 15,
1373 hş., s.41-54.
Mînovî, Muctebâ, “Kıssa-i Mûş u Gurbe-i Manzûm”, Mecelle-i yağmâ, Tahran, c.
X, sa. 9, 1336 hş., s. 401-406.
Munşî, Ebû’l-Me’âlî Nasrullâh, Kelîle ve Dimne, nşr. H. Ceddâd, Tahran, 1373
hş., s. 214-221.
Zâkânî, ‘Ubeyd, Kulliyât, nşr. Pervîz Atâbegî, Tahran, 1343 hş., s. 330-333;
Mînovî, Muctebâ, “Mûş u Gurbe-i Meclisî”, Mecelle-i Îrânnâme, Bethesda, Bunyâd-ı
Mutâla’ât-i Îrân, U.S.A., c. IV, sa. 1, 1985, s. 9-15.
Edward Edwards, M. A., A Catologue of the Persian Printed Books in the British
Museum, London, 1922, s. 695, 543; Nevâî, Mahyâb, A Bibliography of İran,
Tahran,
1971, II, 475-476.
Safâ, Zebîhullâh, Târîh-i edebiyât der İrân, Tahran, 1371 hş., III/2, 971-972.
Safâ, III/2, 971-972; İkbâl, ‘Abbâs, Kulliyât-i ‘Ubeyd-i Zâkânî, Tahran, 1343
hş., s. 34; Destigayb, ‘A., “Hecâ-yi ‘Ubeyd”, Peyâm-i novîn, Tahran, c. V, sa.
2,
1342 hş., s. 49-50.
İbnu’l-Esîr, Ebû’l-Hasan ‘Alî, el-Kâmil fî’t-târîh, Beyrut, 1385-6/1965-6,
XIII, 361, 436-438, 458-462; Kâdî Minhâc, Sirâc-ı Cuzcânî, Tabakât-i Nâsırî, nşr.
‘Abdulhay Habîbî, Kabil, 1343 hş., II, 103-104; Reşîduddîn Fazlullâh,
Câmi’u’t-tevârîh, nşr. Behmen Kerîmî, Tahran, 1338 hş., I, 308-309, 361-380,
441-442; Cuveynî, ‘Alâuddîn ‘Atâ Melik b. Bahâuddîn, Târîh-i Cihânguşây, nşr.
Muhammed Kazvînî, Leyden, 1911, I, 4-5, 15-16, 94-96, 126-128, 195-200; Îrânşehr,
(UNESCO yayını) Tahran, 1342 hş./1963, II, 422-424.
Al-i Dâvûd, Seyyid ‘Alî, “Ebû İshâk Încû”, Dâiretu’l-me’ârif-i bozorg-i İslâmî,
Tahran, 1372 hş., V, (neşri devam ediyor), s. 161-165.
Zâkânî, s. 330.
Stûde, Huseyn ‘Alî, Târîh-i Al-i Muzaffer, Tahran, 1346 hş., I, 122-123; Safâ,
III/1, 26-27, III/2, 971-972; Al-i Dâvûd, V, 161-163. Muhtesibin anlamı bekçi ve
polis demektir. Buradaki anlamı şeri kuralları uygulayıp koruyan kişi demektir.
Devletşâh, Emîr Devletşâh-i Semerkandî, Tezkiretu’ş-şu’arâ, nşr. Muhammed
Ramazânî, Tahran, 1366 hş., s. 218-221; Stûde, I, 111-112. Ömrünü sonuna kadar
şarap ve eğlenceyle geçiren Ebû İshâk ile adı geçen alim ve şeyhler arasında iyi
ilişkilerin devam etmesi veya Kirman’daki vahşetine rağmen aralarında görünürde
herhangi bir problemin çıkmaması, insanın aklına şahın kendilerini para ve
ödüllerle susturduğu fikrini getirmektedir.
Fakat kaynakların verdiği bazı bilgilere bakılırsa şah, şair ve bilginlerle
diğer üst düzey bürokratlar arasındaki ilişkiler tamamen çıkarcı, yapay ve bir
nevi diktaya dayandığı ve Ebû İshâk’ın ülkesini idare edenlerin sürekli günlük
politikalarla kendilerini avuttukları görülür. Bu nedenle Devletşâh’ın
yazdıklarına bakılırsa, düşman askerleri Şiraz’ı kuşatma altında tuttukları bir
sırada bile, kimse olayı şaha
bildirme cesaretinde bulunamaz. ‚çünkü eğlenceye düşkün ve kronik bir alkolik
haline gelen şahın kendisi de artık saldırı ve işgal gibi savaş olaylarının
anlatılmasından nefret etmiş ve “kim Emîr Mubârizuddîn’in Şiraz’a saldırmakta
olduğunu derse, idam edileceğini” belirtmişti.
Neticede vezirlerden biri sarhoş olan şahın elini tutarak, baharın
güzelliklerini seyrettirmek bahanesiyle kendisini dama çıkarır. Ancak Şah, Emîr
Mubârizuddîn’in askerlerinin hareketini görünce, vezire neler olduğunu sorar. O
da düşman askerleri olduğunu söyler. Şah tebessüm ederek, “bu Muhammed Muzaffer
acayip aptal bir kişidir, böyle bir bahar vaktinde hem bizi, hem de kendisini
eğlenceden mahrum bırakmaktadır” der ve eğlenmeye devam eder. Ondan sonra da
Şiraz’ı kaybeder.
Al-i Dâvûd, V, 161-163.
Safâ, III/1, 26-27, III/2, 971-972; Al-i Dâvûd, V, 161-163.
Zâkânî, s. 30-37, 121-148.
Semerkandî, Kemâluddîn ‘Abdurrezâk, Matla’u’s-Sa’deyn, nşr. ‘Abdulhuseyn Nevâî,
Tahran, 1353 hş., s 241; Hâfî, Fasîh Ahmed b. Celâluddîn Muhammed, Mucmel-i
Fasîhî, nşr. Mahmûd Ferruh, Meşhed, 1339 hş., s. 70; Al-i Dâvûd, V, 161-163;
Zerrînkûb, ‘Abdulhuseyn, Ez kûçe-i rindân, Tahran, 1353 hş., s. 23. Devletşâh’ın
da belirttiğine göre, Ebû İshâk zevk ve eğlence ehli olmakla birlikte, şiir ve
sanat ehline ilgi göstermiş; kendilerine bol ödüller dağıtması nedeniyle uzak ve
yakın çevrelerden, Hâcû-yi Kirmânî, ‘Ubeyd-i Zâkânî, Hâfız, şemsuddîn b.
Fahruddîn Isfahânî (öl. 744/1344-45) ve benzeri şairler etrafında toplanmıştı
veya kendisiyle uzaktan irtibata girmişlerdi. Ayrıca bir şiir divanına sahip
zamanın Mürşidî tarikatının şeyhi Kâzrûn’lu şeyh Emînuddîn-i Belyânî (öl.
744/1343), Nefâisu’l-funûn’un yazarı Muhammed b. Mahmud Amulî (öl. 753/1352),
tasavvuf, kelâm ve felsefede ün salan Kâdî ‘Adududdîn (‘Abdurrahman b. Ahmed)
Îcî (öl. 756/1355) ve benzeri bilgin ve şeyhler de Ebû İshâk’ın yanında yer
alarak onu övmekteydi. Bu şah da kendisini Hint padişahlarına benzetmek
amacıyla, yanında bulunan şair ve bilginlere bolca ödüller dağıtırdı. Nitekim
bir defasında Rukduddîn Sâin (öl. 765/1363)’e bir kaside karşılığında yedi kese
altın bağışlamıştı. Bütün bu vergiler, gelirler ve yağmadan elde edilen mallar
vezir Hâcî Kavâmuddîn’in elinde toplanırdı. Bir kısmı cami ve medrese
yaptırılmak üzere şah Ebû İshâk’ın annesi Tâş Hâtûn’un aracılığıyla adı geçen
şeyh ve alimlere verilirdi. Bir kısmı, devletin giderlerine harcanır, geri kalan
kısmı da şair, bilgin, şeyh ve hatta zamanın mafyası şekline bürünen
“rintlerîe ve ele başlarına bile dağıtılırdı.
Al-i Dâvûd, V, 161-163; Zerrînkûb, s. 23.
Zâkânî, s. 331-332
Devletşâh, s. 218-221; Ganî, Kâsım, Târîh-i ‘asr-ı Hâfız, Tahran, 1374 hş., s.
102-105; Stûde, I, 97, 104-105; Al-i Dâvûd, V, 161-163.
Safâ, III/1, 27-28; Îrânşehr, I, 421; Stûde, I, 120.
AKADEMİK ARAŞTIRMALAR DERGİSİ 1.Sayı
Dr. Hasan Çiftçi
|