|
Görecelikçi ahlâk sistemi, “maruf üzerinde mutabakat”ın yok olduğu durum.
Ahlâki değerler üzerinde toplumsal mutabakatın kaybolduğu, maddi ya da manevi
günlük çıkarların ahlâki değerleri yeniden tanımlayabildiği, saptırabildiği
durum ki izleyen kaosu “Büyük Yalan” doldurur.
Olay dört-beş gün kadar önce Ahmet Güryüz Ketenci’nin telefonu ile başladı:
“Sizin ‘Sayın Başkan’ isimli bir kitabınız varmış. Nerede bulabiliriz?”diye
soruyor. Hayır, benim o isimli bir kitabım yok. Senaryosuna yardımcı olduğum o
isimli bir sinema filmi var ki, yetersizliği bir daha bu tür işlere
bulaşmayacağıma yemin etmemle sonuçlanmış.
Bugün buradan baktığımda daha da iyi görebiliyorum: Yönetmen ve oyuncuların
davasını içselleştiremedikleri yapıtlardan hayır gelmiyor. Filmin Ketenci’nin
ani ilgisine mazhar olmasının nedeni ise yapıttan son CHP kurultayında karşı
düştüğü cephenin önde gelen isimlerinden Şinasi Öktem’e dair “malzeme”bulmak
umudu. İroni, Ketenci’nin on beş yıllık geç kalmışlığının ötesinde, bizzat
kendisinin filmin cüz’i bir bölümünden esinlendiği “Viva la Muerte”yi doğuran
iklimin aktörlerinden birisi olması. Temsil ettiği tipoloji, kitapta Günay
Rodoplu’nun “düzenin öz-uzman aydınları”dediği zümreyi tanımlar. “Düzenin
öz-uzman aydınları”yani, yaşananların “...bizzat kendilerinin dayattıkları
görecelikçi ‘relativistik’ ahlâk sisteminden kaynaklanan bir ahlâk kaosu
olduğunun farkında değilmiş gibi yapanlar.”
Görecelikçi ahlâkın yansıması
Görecelikçi ahlâk sistemi, “maruf üzerinde mutabakat”ın yok olduğu durum. Ahlâki
değerler üzerinde toplumsal mutabakatın kaybolduğu, maddi ya da manevi günlük
çıkarların ahlâki değerleri yeniden tanımlayabildiği, saptırabildiği durum ki
izleyen kaosu “Büyük Yalan” doldurur. Büyük Yalan, -miş gibi yapmak: yozlaşmaya
başkaldırıyor-muş gibi yapmak, isyan ediyor-muş gibi yapmak, karşı çıkıyor-muş
gibi yapmak. Gayri-ahlâki davranışların gün gelip sizin çıkarlarınıza da hizmet
edebileceği bilgisiyle üstlerini örtmek; “sizin”takımdan olanları sakınmak,
görmezlikten gelmek. Marufun çürümesine başkaldırmak, isyan etmek, karşı çıkmak
değil, çıkıyor-muş gibi yapmak ki, görüntüyü kurtarabilesiniz. Şinasi Öktem,
Mustafa Sarıgül, vb. vb. listenin nerelere uzayabileceği bellidir, iddia edilen
kokuşmuşluğa bulanmış insanlarsa öz-uzman aydınlarımız bugüne kadar nerelerde
kışladıklarını açıklamak durumundadırlar.
“Viva la Muerte”bir trajedinin hikâyesidir, Türkiye’nin “Büyük Yalan”a teslim
olmasıyla sonuçlanan bir trajedi ki, ölümü adeta ululayan sapkın bir ruh haline
dönüşümü haber verir. Kitabın üç erkek kahramanından birisi Şafak Özden, “yeşil
elma, kekik ve tarçın”kokuludur; çünkü “Anadolu yeşil elma, kekik ve
tarçın”kokuludur. Ekmeğini dişleriyle tırnaklarıyla kazanmaya çalışan bir Türk
delikanlısı. Köy enstitüsü çıkışlı bir baba, idealizm ve yoksulluğun yarattığı,
yüz binlercesini tanıdığımız, medet umduğumuz bir tipoloji. “Sonraları bunlara
başka sıfatlar eklendi: Taze çimen, çıra, çakıl, akarsu. Sıfatların sonu gelmez
gibidiydi. Bir düş, bir özlemdi, Şafak Özden. Anadolu’nun nasıl
cismanileştiğini, Özden’in kişiliği ile birebir örtüştüğünü gördüm. Başı pare
pare dumanlı dağlara yakıştırdı Günay onu... ‘temiz, hayırhah ve asude’ gördü...
‘heybetli, ketum ve dimdik’ gördü... Toprağın tarihi Şafak’ın tarihi, toprağın
kaderi Şafak’ın kaderiyle bütünleşti.”
Şafak Özden’in dönüşümünü “Or’da kimse var mı?”dörtlüsü boyunca izleriz. Ve
aslında izlediğimiz, ülkenin sosyo-psikolojik tarihidir. Romanın baş kadın
kişisi, Günay Rodoplu’nun “Şafak’a inancını kaybettiğinde, daha doğrusu inancı
hunharca gasp edildiğinde, yurttaşlarına olan inancını, ‘Büyük Yalan’ın bir
yalandan ibaret olduğuna dair son umut kıvılcımları da”söner ki, bu Türkiye’nin
bugün yaşadığı inançsızlığı, güven kaybını hikâye eder. Bu kayıp, gençlerimizi
yurtdışına kaçıran, kendilerine “Türk”demeden önce düşündüren. “Vatan, millet,
Sakarya”yı istihzaya indirgeyen, AB’yi “kurtarıcı”konumuna yücelten aşağılık
duygusuyla sonuçlanır. Bu bağlamda, Şinasi Öktem’i, Şafak Özden’le
özdeşleştirmek, “ver kurtul”türünden bir kolaycılıktan ibarettir; toplumsal
arazlarımızı bir isimde cismanileştirmeye kalkmak, timsahın gözyaşları. CHP’nin
geleceğini “Viva la Muerte”romanında aramak ise hamakat değilse acz. Hangisi
daha acıklı, hangisi daha ürkütücü bunu bilemiyorum.
Viva la Muerte ve siyaset algımız...
“Viva la Muerte”nin Şafak Özden’i, bir “manken”. Bahsedegeldiğim bir “toplumsal
karakter”tertipleme ve önerme çabası. Şinasi Öktem gibi, Mustafa Sarıgül gibi
isimlerini suiistimale ya da polemiklere neden olmamak için zikretmeyeceğim
onlarca egemenin bileşkesi. Kendilerini elbette tanırım, serüvenlerini elbette
izlemeye çalışmış, hayır dualarımı esirgememiş birisiyim, çünkü bu toprakların
insanlarıdırlar. Konuşturan, elde ettikleri mevkilerden kaderlerimizi
şekillendiren bu insanların davranışlarını izlemekten, yeri geldiğinde
“dur!”demekten, yaşamın takvimini kollamaktan imtina edersek, başımıza
gelenlerden bizzat kendimizin sorumlu olduğumuz bilinci.
Velhasıl, Schrödinger’in Kedisi’nin*** şiarı gibi, “dünyada yüzde yüz doğru ya
da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir doğru yoktur”ama bir mıh
yitirdiğinizde bir naldan olursunuz, bir nal yitirdiğinizde bir attan olursunuz,
bir at yitirdiğinizde bir suvariden olursunuz, bir suvari yitirdiğinizde bir
muharebeden olursunuz, bir muharebe yitirdiğinizde bir savaştan olursunuz, bir
savaş yitirdiğinizde bir ülkeden olursunuz. Dileyelim ki, ne CHP, ne AKP ne de
diğer siyasi partilerimizin kurultayları, ne de Ketenci’nin başını çektiği
kervana katıldıkları görülen köşe yazarımızın tutumları o “mıh”olmasın!
*Viva la Muerte, Alfa Yayınları, s. 11 ilk basımı 1992.
** Diğeri Şiran Ören, Mehmet Sedes
*** Schrödinger’in Kedisi, Alfa Yayınları “Rüya.”
Zaman
04/02/2005
|