Dilimizin sadece ifade gücünün farkına değil, letâfetinin tadına da varmak
için ne yapmalı, neye, nereye bakmalı?
Sözü uzatmadan bir tek kaynağa dikkatlerinizi çekmek isterim: Önce türkülere
bakmalı, ince tasvirlerin renkleri arasında saklı o muhteşem tasavvurları
görmeli...
Misâl mi istiyorsunuz, öyleyse şu duygu ifadesindeki letâfete bakınız:
- "Ay nenen ölsün sarı gelin aman!"
Ne yalan söyleyeyim, mahfuzâtımda bu kadar sevimli bir sitem ifadesi (ay nenen
ölsün!) bulunmuyor. Doğrusu, böylesine sevimli bir sitemin başka bir dilde ifade
edilebileceğini tahayyül etmekte de güçlük çekiyorum. (Bu türkünün tartışmalı
hikâyesini, tam da bu bağlamda, önemsemediğim için hâdisenin ayrıntılarına
girmeyeceğim. Dileyenler, Attar'ın Mantık'ut-Tayr'ında farklı bir yorumunu
bulabilirler.)
- Ay nenen ölsün!
Güya zahiren bu bir kahır ifadesi... Lâkin o kadar insanî, o kadar içten, o
kadar hoş ve sevimli ki gönlünde Türkçesinin letâfetini hissedebilen hiç kimse,
sanırım bu ifadeden olumsuz ve aksi bir mânâ çıkarmaya cüret edemeyecektir.
Bir misâl de Trakya'dan...
- "Arda boylarına ben kendim gittim/dalgalar urdukça can teslim ettim/Ah
anneciğim, ah anneciğim yaktın ya beni/Bu genç yaşta denizlere attın ya beni!"
Söyler misiniz acaba, bir genç kızın dilinden canına kıymanın (intiharın) hicran
ve hüznünü Türkçe'den başka hangi dil böylesine asîl bir surete büründürebilir?
"Alıverin feracemi anneciğim diksin/O gıymatlı İsmail'e kendisi gitsin!"
diyen kızcağın sitem ve şikâyetindeki burukluğun 'anneciğim' ifadesine
kazandırdığı edebli şiddeti, hiç kuşkusuz türküyü dinleyen herkes hücrelerine
kadar hissedecektir. İşte dilin gücü!
- Arda boylarına ben kendim gittim/dalgalar urdukça can teslim ettim!
Aşk uğruna cana kıyışın hüzün ve acısına Türkçe'nin kazandırdığı böyle bir
dolayım ve nezaket karşında saygıyla eğilmekten gayrı yapacak bir şeyimiz yok!
Yetersizliğimden olsa gerek, âşık bir delikanlının çaresizliğini, boyun eğişini,
teslimiyetini, acziyetini ve acziyetinden duyduğu utancı, şu Bayburt türküsünden
daha derinliğine hissettiren başka bir kıta aklıma gelmiyor:
- "Baba ben dervişmiyem/Hırkamı giymişmiyem/Ben sevdim eller aldı/Baba ben
ölmüşmiyem?"
Bilhassa "Baba ben ölmüşmiyem?" mısraı, bu türküyü her dinleyişimde içimi yakar.
VE her nedense Amiş Efendi'nin, nefsime rehber ittihaz ettiğim, "Bir şeyin olup
olmaması nezdinde müsavî (eşit) değilse, nâkıssın evlâdım!" şeklindeki o
muhteşem dervişâne öğüdünü hatırlarım.
İktidar ve mülkiyet duygusunu kaybetmenin nefse ne denli acı verdiğini
iliklerinize kadar hissetmek istiyorsanız, sizlere bu türküyü dikkat ve ibretle
dinlemenizi tavsiye ederim.
Şimdi biraz da günümüze yaklaşalım ve merhum Cem Karaca'nın Türkçesine kulak
verelim:
- "Kız gelinim, suna boylum, doyamadan biz bize/besmeleyle yüzün açıp
oturmadan diz dize/almış kaçırmışlar seni, çökertmişler ıssıza."
Bu dizeler, bilebildiğim kadarıyla bir "zifaf gecesi" ile bir "tecavüz
şenaatinin" Türkçe'de mümkün olabilecek en kısa, en edebî ve dahî en edebli
tasviridir.
Şu edeb ve letâfete bakar mısınız lütfen:
- Besmeleyle yüzün açıp oturmadan dizdize...
Evet, hepsi bu kadar! Yârinin aşk ve hasretiyle yaralı bir gönlün söz etmekten
kendini alamadığı "en mahrem ân"ın, yani bir zifaf gecesinin tasviri... Burası,
benim nazarımda, 'edeb' ile 'edebiyat'ı birleştiren nokta... Asaletin, edeb ve
terbiyenin, hatta dilin hakkı verildiği takdirde mahremiyetin ihtişamlı
tecessümü...
Şimdi de karşıtı:
- Almış kaçırmışlar seni, çökertmişler ıssıza...
Bu bir tecavüz sahnesi... Issızlığın sessizliği ve şiddeti... Bir de 'çökertmek'
sözcüğünün anlatım gücü... mecazın îcaz ve i'cazı... bataklıkta kirlenmeden de
dolaşılabileceğinin iki kelimeyle isbatı... hayal ve tahayyüle açılan geçit...
Türkü söylermiş türküler... Hakikaten çok doğru!
Yenişafak
12/03/2006