Aydınlanmanın en devrimci yanı anlam dünyamızda göreceliliği hem bir
toplumsal durum hem de normatif bir önerme olarak yerleştirmesidir. Diğer bir
deyişle yaşadığımız gerçeklik zaten kendi içinde göreceli olgular üretir, çünkü
insan zihni bu gerçekliği tüm yönleri ve detaylarıyla algılayamaz.
Bu nedenle toplumsal farklılıklar hiçbir zaman ortadan kaldırılamaz. Diğer
taraftan bu çeşitliliğin kendisi istenilir bir durumdur, çünkü ancak farklı
algılamaları yanyana getirerek gerçekliğe yaklaşabilir, onu daha iyi
anlayabiliriz...
Aydınlanma öncesindeki kadim zihniyetler olan ataerkil ve otoriter anlayışta
ise, ister maddi ister manevi bir özden üretilsin, daima bir ‘doğru’ vardır; ve
ona yaklaşanın algısı uzakta kalanın algısına göre daha ‘doğru’dur. Böylece
ortaya bir bilgi hiyerarşisi çıkar. Aydınlanma öncesinin anlam dünyası, bizi
mutlak bilgiye adım adım yaklaştıran rehberlerin ve öncülerin dünyasıdır...
Batı kendi iç dinamiği içinde değişirken aydınlanmanın göreceli anlayışını
içselleştirme şansını fazlasıyla buldu ve günümüzdeki bireyselleşmenin yolunu
açtı. Ama orada bile ‘yaşanan’ aydınlanma kuramsal bir özgürleşme sürecinin
hayata geçmesi değildi. Bilişsel dünyadaki devrim ideolojik olarak kurumsal
yapıdan çok daha baskın çıkarken, devletler dinin egemenliğinden kurtulmak üzere
bu geçişi desteklediler. Böylece aydınlanma esas olarak ataerkilliğin
yenilgisini ifade etti ve göreceli bakışla otoriterliğin çeşitli biçimlerde
bütünleşmeleri farklı ülkelerdeki ‘modern’liği üretti.
Kısacası modernlik aydınlanmadan esinlenmekle birlikte, söz konusu zihni
‘koalisyon’a dayanır ve bu nedenle de güce, hiyerarşiye ve homojenizasyona
yönelik bir eğilim taşır. Bu durum gerçekte aydınlanma karşısında kaybeden
Katolik Kilisesi’nin de modernlik içinde kendi saygınlığını yeniden
üretebilmesini ve toplumsal yapıda kendine yer açabilmesini ifade etmiştir.
Diğer bir deyişle modernlik ataerkil kurumsal yapıları geriletirken, otoriter
zihniyete yakın durabilenleri kendi içine almış, onları ‘çağdaşlaştırmıştı’...
Çünkü çağdaşlık yaşanmakta olan modern sürece ne denli adapte olunduğuyla ilgili
bir kavramdı ve otoriter kurumların bu açıdan şansı çok daha fazlaydı.
Dolayısıyla örneğin askeriye hızla modernliğin asli parçası haline geldi.
Osmanlı’da modernleşmenin askeriyeden başlaması ve bizzat askerler tarafından
talep edilmesinde, sadece geri bir teknolojiden kurtulma isteği değil, askerlik
kurumunun modern dünyadaki özgüveni de önemli bir etken olmuştur. Ancak
çağdaşlık sadece kurumsal yapıların değil, ideolojilerin dünyasında da
geçerliydi... Nitekim ataerkilliğin taşıyıcısı olan din kamusal alanın dışına
doğru itilirken, ortaya çıkan boşluk ‘Türklere has’ yani ‘milli’ ve modern bir
ideolojiyle doldurulmak istendi. Ne var ki Osmanlı geçmişinde din dışında sadece
devlet ve devletçilik bir ideoloji üretecek durumda olunca, modernlik de güdük
ama zahmetsiz oldu.
Devlet, ya da eski terimle askeriye, Katolik Kilisesi’nden çok daha kolaylıkla
‘çağdaş’ oldu; ama bu durum aydınlanmanın göreceli temelini yok eden,
otoriterliğe saplanıp kalmış bir modern durum yarattı. Söz konusu durumu
meşrulaştırma işlevine sahip kemalizm ise, aydınlanmanın ideallerini Katolik bir
tasavvur içinde savunduğu, yani tepeden verilen ‘doğru’lara mahkum ettiği
ölçüde, toplumu ‘geri’ bırakmış oldu... Çünkü modernlik sadece teknolojide
ilerlemeyi değil, bireysel özgürleşmeyi de ifade etmekte; ve doğruların topluma
empoze edilmesine dayanan bir ‘çağdaşlığın’ gideceği fazla bir yol yok. Belki
tam da bu nedenle Katolik Kilisesi sık sık reform geçirmek zorunda kalıyor; ve
aynı nedenle bugün Türkiye’de kemalizmin köklü bir reform geçirmeden ayakta
kalma şansı yok...
Gazetem.Net
19/02/2006