İbn Battûta'ya tüm zamanların en büyük seyyahı dense yeridir. Henüz dünyanın
tamamen batıya dönüşmediği;
farklı coğrafyalarda farklı yaşam tarzlarının hüküm
sürdüğü bir dönemde, 14. yüzyılın ilk yarısında (1326-1356) Atlas Okyanusu
kıyısındaki Fas'tan Çin denizine, Tanzanya'dan Güney Sibirya'ya uzanmış; 75 bin
mil gibi dudak uçurtan bir
güzergâhı ya yürüyerek, ya binek sırtında veya
gemiyle katetmiştir.
Seyyah ünlü kitabında sevdiği yemekleri, girdiği savaşları, hoşlandığı
kadınları, saygı duyduğu ermişleri anlatmakta; antropoloji ve folklora meraklı
bir
gazeteci gibi çeşitli etnik grupların bayram, cenaze ve düğün âdetlerini
tahlil etmekte; yeri gelince de sürükleyici bir hikâye üslubuyla savaş ve firar
anılarını nakletmektedir. Devletlerarası ilişkiler tarihine katkıda bulunduğu
gibi iktisat
tarihi açısından da değerli verilerle dolu bir eserdir.
İbn Battûta'nın eseri üzerine bu çeviri-incelememizde, Faslı diplomat
tarihçi-gezgin Abdülhâdî Tâzî'nin, otuzdan fazla elyazmasına bakarak 1997'de
bitirebildiği Arapça
ed-kritiği temel aldık. Özel isimleri yazıldığı gibi
vermeye çalıştık; asıl metinde olmayan küçük açıklama ve tanımları köşeli
parantezle [...] belirttik.
Aşağıda, seyahatnamenin İstanbul'a yolculuk kısmını bulacaksınız. Seyyah,
İstanbul'u gezdikten neredeyse otuz sene sonra kaleme almıştır anılarını ve
ister istemez bazı tarihleri karıştırmıştır. Ancak bu satırlar, iç kargaşa
sonrası kabuğa çekilme ve kendi dinî kimliğini Batı Hıristiyanlığından tamamen
ayırma
çabası güden o dönemdeki Bizans'ı; şehre hâkim olan ruhbanlık akımını iyi
yansıtmıştır.
Qustantîniye'ye Seyahatim
Şevval ayının onunda Beyelûn Hâtunun himayesinde yola çıktık.1 Sultan Uzbek Han,
ona bir menzil kadar eşlik etti; sonra Büyük Hâtun ve veliaht ile geri döndü.
Öteki hatunlarsa Beyelûn Hâtunu ikinci menzile kadar geçirdiler ve döndüler.
Beyelûn Hâtun beşbin askerle Emîr Baydara refakatinde devam etti yolculuğa.
Kendi özel kafilesi beş yüz atlıdan ibaretti. Bunlar arasında kapıkulu ve Rûm
hizmetkârlardan oluşan iki yüz kadar cariye, binek ve yük hayvanı cinsinden iki
bin at, dört yüz civarında araba, üç yüze yakın öküz, iki yüz de deve
bulunuyordu. Etrafında Rûm ve Hind delikanlılarından onar hizmetçi sabah akşam
emrine âmâde bekliyordu. Hintlilerin reisi Sünbül diye tanınan Hintliydi. Rûm
asıllıların reisi ise Mîhâîl idi. Türklerin Lu-lu diye hitap ettiği bu adam
büyük cengâverlerdendi. Beyelûn Hâtun, doğum yapmak ve babasını ziyaret etmek
amacıyla bu seyahate çıktığı için eşya ve cariyelerinin büyük bir bölümünü
hükümdarın ordugâhında bıraktı.2
Yola düştüğümüzde evvelâ
sultanın payitahtı olan Serâ [=Saray] şehrine on günlük
mesafedeki Ükek'e yöneldik.3 Buranın kışı pek şiddetledir. Binaları güzel, vakıf
ve hayır kuruluşları meşhurdur. Pek büyük olmayan bu kent ile Rûs Dağları
arasındaki mesafe bir
gün tutuyor. Rûslar Hıristiyandırlar. Kızıl saçlı, gök
gözlü, çirkin yapılı, zalim adamlardır. Onların ülkelerinden gümüş çıkıyor.
Onların diyarında temel alışveriş birimi, her biri beş okıya ağırlığında savm
[=som] adı verilen gümüş
külçelerdir.4
Ükek şehrinden itibaren on günlük bir seyahatten sonra Deşt-i Qafcaq [=Kıpçak]
elinin deniz kenarındaki önemli kentlerinden biri olan Surdâq'a ulaştık.5
Buranın limanı, yeryüzündeki limanların belki de en
güzelidir ve kuşkusuz en
büyüklerindendir. Çevresi sulak bahçelerle kaplıdır. Şehirde Türklerle beraber
onların egemenliği altında kalabalık bir Rûm cemaati yaşıyor. Halk, kendine özgü
sanatı ve mesleği olan mahir insanlardan oluşuyor.
Evleri, hep ahşaptır.
Şehir eskiden pek büyük imiş lâkin Türklerle Rûmlar arasında çıkan kargaşa
neticesinde mahvolmuş. Bu çatışmalarda evvelâ Rûmlar kazanır gibi olmuşlarsa da
sonunda Türkler galip çıkmış. Rûmları
tepeledikleri gibi bir çoğunu da şehirden
sürüp çıkarmışlar. Geriye kalan pek az Rûm ise onlara boyun eğmiş.
Seyahat esnasında her konakta Beyelûn Hâtuna dana [eti], dûqî [=düğ]6 qımızz;
inek ve koyun sütü gibi
yemeklikler sunulmaktaydı.
Bu ülkede yolculuk kuşlukleyin ve akşamleyin yapılır. Her emîr, askeriyle
beraber kendi bölgesinin girişinde Hâtunu karşılar, bölgenin sınırına kadar da
Hâtuna eşlik eder. Böyle yapmaları emniyet
kaygısıyla değil, saygıdan ötürüdür.
Çünkü bu ülke, gerçekten emin bir ülke!
Nihayet Bâbâ Saltûq adıyla bilinen ve Türklerin yaşadıkları toprakların sonu
olan kasabaya geldik. Bâbâ, Berberîlerde olduğu gibi eb [=Baba]
anlamına
geliyor. Yalnız bura ahalisi 'B' harfini daha tok ve sert ["P" harfi gibi]
telâffuz ediyorlar. Onların inançlarına göre Bâbâ Saltûq mükâşif yani olağanüstü
güçlere sahip, kerametli biriymiş. Lâkin hakkında söylenenler dinin temel
prensipleriyle bağdaşmamaktadır.7
Bâbâ Saltûq'la Bizans'ın ilk vilayeti arasında, normal yürüyüşle on sekiz gün
tutan bomboş bir bozkır var. Buranın sekiz günlük kısmı sudan yoksundur; hiçbir
yerde şöyle dikili bir
ağaç dahi göze çarpmamaktadır. Bu yüzden, yola koyulmadan
önce kırbalar suyla doldurulup arabalara yüklenir. Ama bizim yolculuğumuz kış
mevsimine rastladığından suya pek ihtiyacımız olmadı. Türklere gelince; onlar
kırbalarında
taşıdıkları yoğurdu pişirilmiş dûqî [=düğ] ile karıştırıp
içtiklerinden, hiç susuzluk çekmiyorlar. Önümüzdeki bozkırı göze alarak Bâbâ
Saltûq kasabasında tüm hazırlıklarımızı yaptık. Binek hayvanlarının sayısını
artırmaya ihtiyacım vardı.
Durumu Hâtuna bildirdim. Kendisini sabah akşam birer
kez selâmlıyordum. Ona ne zaman misafirlerinden hediye gelse, bunların arasından
iki-üç at ve birkaç koyunu mutlaka bana ayırırdı. Ben de atları kesmez, bir
kenara bağlardım.
Yanımdaki köle ve hizmetkârlar, Türk yoldaşlarımızla beraber
sofraya oturmakta, yemeği onların payından yemekteydiler. Beraberimde elli kadar
at toplamıştım; daha sonra Hâtun on beş at daha verilmesini emretti. Vekili olan
Sarûca
Rûmî'ye8 mutfak ihtiyacımız için semiz hayvanların en iyilerinden
ayrılmasını tembih ettiğinde bana da şöyle demişti:
"Korkma! Bundan başka bir ihtiyacın olursa da çekinme, fazlasıyla karşılarız!"
Zilkade'nin
ortalarında bozkıra girdik.9 Hükümdardan ayrılışımızdan bozkıra
girdiğimiz bu güne dek tam ondokuz gün geçmişti. Sadece bir yerde üst üste beş
gün kalmıştık. Bozkır boyunca kuşluk ve akşam vakitlerinde yol almak üzere tam
on
sekiz gün seyahat ettik. Tanrı Teâlâ'ya şükürler olsun ki hiçbir sıkıntıyla
karşılaşmadık.
Bizans Sınırında
Bizans Devletinin ilk kalesi olan Mehtûlî'ye ulaştık.10 Rûmlar Beyelûn Hâtun'un
kendi
ülkelerine gelmek üzere olduğunu haber aldıkları için Kefâlî Niqûlâ [=Nikola]
adlı Rûm subay başkanlığındaki askerî birlikle muhteşem bir karşılama
yaptılar.11 Hâtunu almak üzere Bizans sarayından pek çok nedime ve dadı kadın
gönderilmişti. Mehtûlî kalesinden İstanbul'a yirmi iki gün tutan bir yol vardır.
Bu yolun on altıncı gününde deniz girintisine ulaşılır; oradan İstanbul'a
varmaksa altı gün alır. Bu kaleden itibaren arazi dağlık ve sarp bir çehreye
büründüğü
için arabaları bıraktık, at ve katır sırtında yolculuk etmeye
başladık. Kefâlî bu maksatla pek çok katır getirmişti. Hâtun bunlardan altısını
bana gönderdiği gibi kale muhafızına benim orada bırakmak zorunda olduğum araba,
hayvan, ağır
yük, köle ve adamlarımla ilgilenmesini tembih etmiş, muhafız da
bunlara bir bina tahsis edilmesini emretmişti. Emîr Baydara ise [kendi görevi
bittiği için] askeriyle geri dönmüştü. Hâtunla sadece yakınları yolculuğa devam
ediyordu.
Hâtun mescit olarak kullandığı çadırı burada bıraktı. Yolculuk
esnasında vakit ezanlarının okunması âdeti de buradan itibaren terk edildi.
Bana bildirildiğine göre Hâtun yemeklerde kendisine sunulan şarabı afiyetle
içiyor,
domuz etinden yapılan kızartmaları da rahat rahat yiyormuş...
Çevresindekiler arasında bizimle namaz kılan birkaç Türk'ten başka ibadete devam
eden kalmamıştı. Gavur toprağına ayak bastığımız andan beri her şey değişti, iç
yüz, dışa
vuruldu. Lâkin Beyelûn Hâtun, bize saygıda kusur edilmemesini
Kefâlî'ye sıkı sıkı tembih ettiği için bir defasında namazımızla alay eden
kölelere dayak attırıldı!
Bir müddet sonra çoşkun akan Istafîlî [=Stefani, Astelefos]
Irmağı kenarında bir
dağın yamacında kurulmuş Mesleme b. Abdülmelik kalesine vardık.12 Yıkıntılardan
başka bir şey kalmamıştı kale hesabına. Dışındaysa büyük bir kasaba kuruluydu.
Oradan yola çıktık, iki gün sonra bir körfeze
indik, kenarında büyük bir köy
kuruluydu. Med zamanı idi, biraz bekledik; cezir vakti gelince körfezi aştık. Bu
boğazın genişliği iki mil kadardır. Kumlar üzerinde dört mil yürüdük ve ikinci
bir körfeze vardık. Burası üç mil kadar genişti. İki
mil daha kayalar ve kumlar
arasında yürüdükten sonra eni bir mil olan üçüncü bir körfeze ulaştık. Med yine
başlamıştı. Burada çok yorulduk. Bütün körfezin genişliği yer yer su, yer yer de
kum olmak üzere on iki mil civarındaydı.
Yağmur mevsiminde tamamen su ile
doluyor ve kayıklar üzerinde geçiş yapılıyormuş.
Üçüncü körfezin yakınında Fenîke adlı küçük bir kasaba vardı.13 Kalesi sağlam,
kilise ve binaları çok özenli inşa edilmişti. Şehrin
sokaklarını su arkları
ayırıyordu, çevresi bağ ve bahçelerle kaplıydı. Bu kasabada her sene üzüm, erik,
elma, ayva gibi meyveler toplanır ve [kurutulup] öbür seneye saklanırmış. Burada
üç gün kaldık. Beyelûn Hâtun babasının o civardaki
köşküne misafir oldu. Bu
esnada onun ana-baba bir kardeşi olan Kefâlî Qarâs baştan aşağı pusatlı beş bin
atlıyla onu karşılamaya geldi.14
Rûm prensi, kız kardeşiyle görüşmek isteyince şöyle bir merasim düzenlendi:
Önce prens sırtında beyaz elbise, başında mücevherle süslü bir gölgelik ile kır
atına bindi. Sağında ve solunda beyazlara bürülü beşer asilzade öne çıktılar.
Bunların her birinin gölgeliği altın ve değerli taşlarla süslenmişti.
Prensin
önünde yüz atlıyla yüz piyade ilerlemekteydi.
Hâtun ise kardeşini karşılamak üzere özel muhafız, cariye ve köleden oluşan beş
yüz kişilik maiyeti ile atına bindi. Onlar gümüş ve altın simle bezeli ipek
elbiselere
bürünmüş, Hâtun ise nahh ya nesîc denilen15 incilerle bezeli bir
fistân giymiş, başına murassâ bir taç kondurmuştu. Bindiği at altın ve gümüşle
bezeli ipek bir örtüyle şereflenmiş, ayak bileklerine de altun halhallar
takılmıştı! Hayvanın
boynunda pahalı taşlarla bezeli gerdanlıklar vardı. Eyer
tahtası ise altınla kaplanmış, inci ve zümrütle çevrelenmişti.
Taraflar, şehirden bir mil kadar uzakta bir düzlükte buluştular. Prens, Beyelûn
Hâtun'dan yaşça küçük
olduğu için atından inip kız kardeşinin üzengisini öptü.
Beyelûn Hâtun ise prensi başından öperek selâmladı. Her ikisinin beraberinde
bulunan bey ve asilzadeler atlarından indiler, Hâtun'un üzengisini öptüler.
Merasim bu şekilde son
bulunca iki kardeş yan yana [köşke] döndüler.
Ertesi sabah yola koyularak deniz kenarında etrafı ağaçlık ve sulak olan büyük
bir kentin dışında konakladık; şu anda ismini hatırlayamıyorum.16 Burada
Hâtun'un diğer
kardeşi; veliaht olan prens baştan aşağı zırh kuşanmış on bin
kişilik bir ordu ile Beyelûn'u karşılamaya gelmişti. Prensin başında bir taç
vardı, sağında ve solunda yirmi kadar asilzade yürüyordu. O da kendi merasim
bölüğünü kardeşi
gibi düzenlemişti ama bu seferki daha kalabalık ve
gösterişliydi. Hâtun bu kardeşini de önceki gibi karşıladı. Sonra ikisi de
atlarından indiler, oracıkta kurulan ipek bir çadıra girdiler. Kucaklaşmaları
[ve neler konuştukları] hususunda bir
şey bilmiyorum.
Şehre Giriş
Qustantîniye'ye on mil uzakta bir yerde konaklamıştık. Ertesi sabah kimi atlı
kimi yaya, kadın-erkek, çoluk-çocuk hep beraber en güzel elbiselerine bürünerek
şehirden
dışarı çıktılar. Davul, zurna ve uzun borular sabahın erken saatlerinde
çalmaya başlamış, askerler atlarına çoktan binmişti. Beyelûn Hâtun'un annesi,
babası, devlet erkânı ve saray halkı hep beraber onu karşılamaya gelmişti.
İmparatorun
üstünde bir gölgelik vardı. Bu gölgelik bir grup süvari ve piyade
tarafından uçlarında deriden mamul topuzlar bulunan sırıklarla havaya
kaldırılmıştı. Bunun tam ortasında kubbeyi andıran bölümü atlılar tutuyor
[,kenarlarını yayalar
taşıyordu].
Hükümdar buluşma yerine gelince askerler birbirine karıştı. Havaya kalkan toz
bulutundan dolayı onların yanına yaklaşmam mümkün olmadı. Can havliyle Hâtun'un
eşya ve adamlarının bulunduğu yöne koştum.
Bana anlatıldığına göre Beyelûn
Hâtun, annesiyle babasının durduğu noktaya gelince bineğinden inmiş, önlerinde
yeri öptükten sonra atlarının toynaklarına bûse kondurmuş. Onun ileri gelen
adamları da aynı hareketi
yapmışlar.
O gün öğle civarında muhteşem Qustantîniye'ye girdik. Şehrin bütün çanları
çalıyor, yer gök inliyordu sesten. Hükümdar sarayının kapılarından birinin önüne
geldiğimiz zaman peykelere oturmuş yüz kadar
kapıcıyla karşılaştık; onların
başında komutanları bulunuyordu.
Birden bağırmaya başladılar:
"Sarâkino! sarâkino!" diyorlardı.17 Bu kelime "Müslümanlar! Müslümanlar!"
anlamına gelir. Bizi içeri
girmekten alıkoydular. Beyelûn Hâtun'un adamları
"Onlar bizden!" dedilerse de ötekiler "İzinsiz kimse giremez!" dediler. Birkaç
adamım gitti, Beyelûn'a durumumu bildirdi. O babasının huzurundaydı, bizden
bahsetti; Hükümdar içeri
alınmamız için buyruk verdi, Hâtun'un kaldığı köşke
yakın bir köşkü bize ayırdı, şehirde nereye gitmek istersek isteyelim engel
olunmaması için bir emirname yazdırarak tellallar aracılığıyla sokaklarda halka
duyurdu.
Bu
köşkte kaldığımız üç gün boyunca bize tavuk, koyun, ekmek, un, yağ, meyve,
balık ikram edildiği gibi özel döşek ve para da gönderildi. Dördüncü gün
İmparatorun huzuruna çıktık.
Qustantîniye Şehrinin
Hükümdarı
Onun ismi Tekfûr'dur. Babası Circîs hâlen hayatta olmakla beraber hükümranlık
hakkını oğluna devretmiş, kiliselerde ruhbanlığı tercih ederek zahitliğe
meyletmiştir.18
Varışımızın dördüncü
günü Beyelûn Hâtun, Hintli Sünbül adındaki yiğit
hizmetkârını yanımıza gönderdi. O da elimden tutarak beni İmparatorun kaldığı
saraya götürdü.19 Dört büyük kapıdan geçtik; her birinin sundurmasında silahlı
adamlar nöbet bekliyor,
reisleri halı döşeli bir peykede oturuyordu. Beşinci
kapıya gelince Sünbül beni dışarıda bırakıp içeri süzüldü. Az sonra yanında dört
Rûm yiğidiyle geri döndü. Onlar, üstümde bıçak ve benzeri aletler var mı diye
baştan aşağı kolaçan
ettiler beni. Kapıdaki kumandan bu taramanın herkese
uygulandığını söyleyerek ekledi:
"Şehirli ya köylü, akraba ya misafir; İmparatorun huzuruna çıkan herkes böyle
bir aramadan geçirilir!"
Ben daha sonra
Hindistân'da da bu tür bir uygulamaya tanık oldum.
Kontrol bittikten sonra kapıcı ayağa kalkıp elimi tutarak kapıyı açtı. Orada
çevremi saran dört kişiden ikisi kolumun yenlerinden, diğer ikisi de cübbemin
arkasından tutarak
duvarları mozaikle süslü geniş bir salona soktular beni. Bu
mozaiklerde hayvan ve manzara resimleri vardı. Ortasındaki fiskıye ve
etrafındaki ağaçlarla şahane bir salondu burası. Sağda solda insanlar sükûnet
içinde ayakta duruyor,
kimse kimseyle konuşmuyordu. Salonun tam ortasında üç
adam heykel gibi beklemekteydi. Bunlar beni demin bahsettiğim dört adamdan
teslim aldılar, yine cübbemin kenarlarından ve alt tarafından tuttular; ilerde
duran mabeyincinin
verdiği işaretle öne çıkarttılar. Onlardan biri Yahudi'ydi,
bana bakıp şöyle seslendi:
"Sakın böyle davranmalarından ürkme! Her gelene, usûlleri gereği bu şekilde
davranıyorlar. Ben aslen Sûriyeliyim, tercümanlık yapıyorum!"
Arapça
konuşuyordu. Ona, hükümdara nasıl selâm vereceğimi sordum, o da;
"Selâmün Aleyküm dersin yeter! Onlar bu selâmı anlarlar!" dedi.
Böylece muazzam kubbeli bir iç salona geldik. İmparator tahtına
oturmuş, Beyelûn
Hâtun'un annesi onun önünde yer almıştı. Hâtun ile kardeşleri tahtın alt
tarafında ayakta duruyorlardı. İmparatorun sağ yanında altı, sol yanında ve
başında da dörder kişi dikiliyordu. Bunların hepsi silahlıydı. Tam
selâmlayacaktım ki heyecanımın geçmesi için oturmamı işaret buyurdu hükümdar...
Ben de öyle yaptım. Sonra önüne çıkarak selâm verdim. Bana tekrar oturmamı
işaret ettiyse de bu kez dediğini yapmadım.
Hükümdar
bana Beyt-i Maqdis [=Kudüs], Kutsal Kaya, Qumâme20 Mehd-i Îsâ [=Îsâ'nın
beşiği], Beytelehem, Halîl, Dımaşq, Mısır, Irâq ve Anadolu'ya dair sorular
sordu. Gerektiği şekilde tek tek cevapladım. Demin gördüğüm Yahudi aramızda
dilmaçlık yapıyordu. Söylediklerimden memnun olan hükümdar, çocuklarına emretti:
"Bu adama gerektiği gibi ikram ediniz, onu koruyunuz!"
Böylece bana bir hil'at [=özel şeref elbisesi] giydirdiği gibi koşum
takımları
mükemmel bir at verdi; ayrıca emân [=güvenlik] alâmeti sayılan gölgeliklerden
birinin bana verilmesini emretti; kendi başı üzerinde de taşıyordu bu tür
gölgeliklerden. Şehrin gezilecek yerlerini kolayca gezmem, olağanüstü
eserlerini
ülkemde anlatabilmem için bir rehber verilmesini ve bu adamın devamlı yanımda
kalmasını istedim ondan. Dileğimi kabul etti. Hükümdar bir kimseye kendi
elbisesini verip şahsî harasındaki atlardan birini ihsan ederse şehir
halkının
görüp duyması için davul, zurna ve borazanlarla grup hâlinde sokaklarda dolaşmak
âdetten imiş. Bu âdet daha çok Sultan Uzbek'in diyarından gelen Türklere
uygulanıyormuş; kötü bir muamele ile karşılaşmasınlar diye. Beni de
[merasim
ile] sokaklarda dolaştırdılar.
Kentin Tasviri
Bu kent sonsuz derecede büyük! İki bölüme ayrılmıştır. İki taraf arasında,
Mağrib'teki Selâ vadisine benzeyen, sularında gelgit yaşanan büyük bir
nehir
vardır. Eskiden üzerinde köprü kuruluymuş ama harap olmuş. Şu anda karşıdan
karşıya büyük kayıklarla geçiliyor. Söz konusu nehrin ismi Absumi'dir
[=Haliç].21
"Astanbûl" denen kısım, nehrin doğu yakasıdır.
Hükümdarla devlet erkânı burada
oturuyor, nüfusun büyük bölümü de buraya yerleşmiştir.22 Çarşıları taşla
döşelidir ve gayet geniştir. Her zanaat erbabı kendi başınadır, başkalarıyla
karışık değildirler. Her çarşının ayrı kapıları vardır;
geceleyin kapatılır. Ve
enteresan bir nokta; çarşı esnafının ve zanaatkârların çoğu kadındır!
Şehir denize doğru dokuz mil girmiş bir dağ eteğine kuruludur. Enlemesine
dağılışı da yine aynı ölçülerde; belki biraz fazla. Üstünde
küçük bir kale ve
hükümdarlık sarayı vardır. Şehrin surları, tepenin eteklerini her yandan
çeviriyor; denizden kimse içeri giremiyor. Kentte on üç kalabalık mahalle ve
olağanüstü büyük bir kilise var.
Kentin öteki kısmı
"Galata" adını taşıyor. Demin bahsettiğim suyun batı
yakasıdır burası.23 Nehre açılan kapılarıyla burası, bizim Ribâtu'l-Feth'i
andırıyor. Bu yakaya, hepsi de tüccar olan Frenk [=Avrupalı] taifesi
yerleşmiştir. Galatada nüfus Cenova,
Venedik, Roma ve Fransız gavurundan
oluşuyor. Onlar da Qustantîniye hükümdarının hakimiyeti altında yaşıyorlar.
Hükümdar onların başına kendilerinin razı olduğu birini atamaktadır; o adama
Qums [=Konsolos] derler.24 Onların her yıl
hükümdara belli bir vergi ödemeleri
gerekliyse de bazen baş kaldırırlar ve iki taraf savaşa tutuşur. Aralarını ancak
Papa bulur! Bu taife tümüyle ticarete gömülmüştür; sahip oldukları liman,
dünyanın en işlek limanlarındandır. Bu limanda
yüz kadar qurqûra [=çektiri
denilen büyük tekne] gördüm. Ufak tekneler ise sayılmayacak denli çok! Bu
tarafta çarşılar gayet renkli ve zengin olmasına rağmen çok pis! Çarşıları
birbirinden ayıran küçük dere sade lağam akıtıyor desem
yeridir! Galatalıların
kiliselerinde de hayır yok; revnaksız ve sessiz.
Büyük Kiliseye Dair
Bu kilisenin ancak dışını anlatacağım. İçini bilmiyorum.25 Halk oraya Ayâ Sûfiyâ
[=Ayasofya] der. Bu yapıyı
Süleymân Peygamber'in teyze oğlu Âsaf b. Barhiyâ
yaptırmış söylentiye göre.26 Hıristiyanların en büyük kilisesidir. Her yanı
duvarla çevrili olan bu kilise kompleksi, küçük bir şehri andırıyor; on üç
kapısı var. Bir mil kadar geniş olan
avlunun önünde koca bir kapı var; buradan
girmek isteyenlere kimse engel olmaz. İmparatorun babası ile geldim bu kiliseye.
Avlu, mermerle döşeli muazzam bir kabul salonunu andırıyor. Kilisenin içinden
fışkıran bir kaynakla ikiye
bölünüyor. Su arkının yan duvarları bir arşın
yükseklikte gayet güzel işlenmiş somaki mermerle kaplı. Arkın iki yanı da
düzenli aralıklarla dikilmiş ağaçlarla süslü. Kilise kapısından avlunun ortasına
kadar uzanan yüksek ahşap çardakta
hâlâ üzüm salkımları vardı. Bunun altında
yaseminler ve reyhanlar diziliydi. Avlu kapısının hemen dışında ahşaptan mamûl
büyük bir kubbe göze çarpmaktadır. Buraya konan peykelerde kapı hizmetkârları
oturur. Kubbenin sağ tarafında
çoğu ahşap olan iskemle ve peykeler şehrin
yargıçlarına ve divan kâtiplerine aittir. Orta yerde tahta merdivenlerle çıkılan
kubbe aşağıda anlatacağımız gibi baş yargıcın makamıdır. Bu kubbede, üstü
kamışla örtülü bir koltuk var. Salon
kapısının hemen yanındaki kubbenin sol
tarafından attarlar çarşısına giriliyor.
Yukarıda sözünü ettiğimiz kaynaktan çıkan su ikiye ayrılıyor. Bir kol attarlar
çarşısından geçiyor, öteki, yargıç ve kâtiplerin bulunduğu sokaktan
geçiyor.
Kilisenin [ana] kapısının üst tarafındaki çardakta mabedi temizleyen, kayyumluk
yapan, kandilleri yakan, kapıları açıp kapatan görevliler oturuyor. Onlar Îsâ
Peygamber'in benzerinin çarmıha gerildiği haçın tahtalarından arta
kalanla
yapıldığı zannedilen ve bu yüzden kutsal sayılan eski bir haç önünde secde
etmedikçe kimseyi kiliseye sokmazlar. Bu haç, mabet kapısının üstündedir ve
uzunluğu on arşın tutan yine haç şeklinde altın bir sandukada
korunmaktadır.
Büyük kapı altın ve gümüş levhalarla süslenmiştir.
Bu kilisede hizmet eden rahip ve keşişlerin sayısının binlere vardığı
söyleniyor! Onların bazıları Îsâ Peygamber'in havarilerinin soyundan geliyormuş.
Büyük kilisenin iç kısmında dünyadan elini eteğini çekip kendini ibadete vermiş
binden fazla bakire kadına ait bir kilise bulunmaktadır. Çocuk yapamayacak kadar
yaşlı kadınlar ise bakirelerden daha fazla!.. Hükümdarın, devlet erkânının
ve
genel halkın başlıca âdeti her sabah bu kiliseyi ziyaret etmektir. Papa buraya
yılda bir defa gelir. Şehre dört konak yaklaştığında hükümdar onu karşılamak
üzere yola koyulur, atından inip yürüyerek papanın huzuruna çıkar. Şehre
girilirken de hükümdar papanın önünde yaya ilerler. Papa İstanbul'da kaldığı
müddetçe hükümdar sabah akşam huzura girip onu selâmlar.
Qustantîniye Kentinin Manastırları
Mânistâr [=manastır],
mâristân kelimesinin kalıbındadır; yalnız 'n' harfi önce,
'r' harfi sonra. Manastırlar, Müslümanların tekke ve zaviyelerine benzer.
Sayıları pek çok. Bunlardan birini Qustantîniye hükümdarının babası Circîs
yaptırmıştır. Burası Astanbûl'un
dışında, Galata karşısındadır. Manastırlardan
ikisi büyük kilisenin alanı dışındadır; büyük kiliseye girerken sağ tarafa
düşüyorlar. Bu manastırlar ortalarından su arkı geçen bir bahçede kuruludur;
biri erkeklere, diğeri kadınlara aittir. Her
manastırın içinde bir kilise var;
çevresinde dindar kadın ve erkeklerin odaları sıralanmış. Buralarda yaşayan
ibadet heveslilerinin yiyecek ve giyecek masraflarını karşılamak üzere vakıf
gelirleri ayarlanmış.
Bahsettiğimiz iki
manastırı da aynı hükümdar yaptırmıştır. Büyük kilisenin sol
tarafında ötekilere benzeyen iki manastır daha var. İç kısımlarındaki
kiliselerin çevresini hücreler çevirmiş. Bu manastırlardan biri, gözleri
göremeyenlere; öteki iş yapamayacak
denli yaşlanmış ihtiyarlara aittir. Onların
yaşları altmış civarındadır; bütün giyim, kuşam ve harcırahları vakıflardan
karşılanmaktadır. Her manastırda orayı yaptıran imparatora ayrılmış küçük bir
ibadetgâh bulunuyor. Bizans
hükümdarlarından çoğu, altmış ya da yetmiş yaşını
bulunca bir manastır yaptırır, kıldan dokunmuş mish denilen hırkayı [=rahip
abasını] giyerek tahtı oğluna terkeder. Ölünceye kadar manastırdaki köşesinde
keşiş gibi vaktini ibâdetle
geçirir. Rûmlar manastır inşasına başlarken toplanıp
merasim yaparlar. Şehirde bol bulunan mozaik ve mermer, manastır mimarîsinin
temel malzemesini teşkil eder. Bir manastıra imparatorun verdiği Rûm asıllı
rehberle birlikte girdim.
Ortasından su geçiyordu. İçerdeki kilisede [=ibâdet
edilen kısımda] rahibe kıyafetine bürünmüş yüz kadar bakire vardı. Hepsinin
saçları kesilmiş başlarına keçe külahlar geçirilmişti. İnsanın yüreğini hoplatan
muhteşem güzellikte kızlardı
ve yüzleri yaptıkları ibadetten ötürü aydınlıktı!
Küçük bir çocuk minbere çıktı, şimdiye kadar işitmediğim tatlı bir sesle o güzel
bakirelere İncîl okudu. Ana minberin çevresindeki diğer minberlere de sekiz mini
yumurcak oturmuştu;
başlarında rahip vardı. Ufaklıklardan biri okumayı bitirince
sıra diğerine geliyordu. Rûm vazifeli, oradaki bakirelerin prens kızları
olduklarını ve kendilerini mabedin hizmetine adadıklarını; küçük çocukların ise
aslında başka bir manastırın
hizmetinde olup buraya ziyaret amacıyla
geldiklerini belirtti.
Bahçeler arasında kaybolmuş diğer bir kiliseye girdiğimiz zaman orada da beş
yüz, belki daha fazla bakireyle karşılaştık. Bu kilisede de ötekinde olduğu gibi
bir yavrucak İncîl okuyor, diğerleri ana minberin çevresindeki minberlere
oturuyordu. Rûm memur, bu enfes bakirelerin de vezir ve asilzâde kızları
olduğunu, kendilerini kilisenin hizmetine adadıklarını söyledi. Böylece
İstanbul'un
aristokrat sınıfının kızlarına, çocuk yapamayacak hâle gelmiş yaşlı
ablalara ve keşişlere ayrılan bir sürü manastır gezdik. Bu manastırların her
birinde yüz civarında rahip yaşamaktadır. Ne garip; böyle kalabalık bir şehirde
halkın çoğu
rahipler, münzeviler ve keşişlerden oluşuyor!27
Kısaca, burada kiliseler sayılamayacak kadar çoktur. Halk; büyük, küçük, sivil
ve asker; yaz-kış şemsiye kullanmakta, kadınlar kocaman kocaman hotozlu şapkalar
giymektedir.
Keşiş Olan Hükümdar Circîs'e Dair
Bu hükümdar mülkünü ve devletini oğluna bırakmış, kendini ibadete adayarak şehir
dışında deniz manzaralı bir manastıra çekilmiştir.28 Bir gün
emrimize verilen
Rûm rehberle gezerken onu yayan gördük. Sırtında mish, başında keçe bir külah
vardı. Uzun sakalı bembeyazdı; yüzü ibâdet eseri bir ışıkla aydınlıktı. Elinde
asâ, boynunda koca bir tesbih taşıyordu. Kılavuzum onu
görünce atından indi ve
şöyle dedi bana:
"İn, hükümdarın babası işte bu adamdır!"
Memur onun yanına varıp selâmladığı zaman ihtiyar benim kim olduğumu sordu ve
yanına çağırdı. Ben de oraya gittim. Elimi
tuttu, Arapça bilen Rûm rehbere şöyle
dedi;
"Sarâkinoya söyle! Onun, Beyt-i Maqdis'e giren elini; Kutsal Kaya'da [=Sahre],
Qumâme denilen kilisede ve Beytelehem'de gezen ayaklarını öperim ben!"
Diğer
yandan eliyle benim ellerimi ve ayaklarımı sıvazlıyor, yüzüne sürüyordu!
Bu kentte yaşayan Hıristiyanların, -kendi dinlerinden olmasa da- kutsal
bildikleri mekânları gezen kişiye dair inançları ve tavırları beni hayrete sevk
etmiştir!
Sabık hükümdar yeni rahip beni elimden tuttu; beraber yürüdük. Benden Beyt-i
Maqdis ve orada yaşayan Hıristiyanlar hakkında malûmat istedi. Sorular uzadı,
evvelce bahsettiğim büyük kilisenin avlusuna girdik.
Ana kapıya yaklaştığımız
anda, ruhbanlıkta ileri dereceye yükselmiş olan sabık hükümdarı selâmlamak üzere
bir sürü rahip dışarı fırladı! Onları görünce elimi bıraktı, bense onunla
birlikte iç kiliseye girmek istediğimi söyledim, o zaman
tercümanıma şöyle
demiş:
"Söyle ona! Oraya girmek için kutsal haça secde etmek şarttır! Bu, geçmiş
ululardan kalma bir âdettir. Aksi yapılamaz!"
Haça secde etmedim, onu orada bıraktım, kendisi tek
başına içeri girdi. Bir daha
onunla karşılaşmadım.
Qustantîniye Yargıcına Dair
Kendini rahipliğe adayan imparatorun yanından ayrıldıktan sonra kâtipler
sokağına girmiştik; şehrin başyargıcı beni
görünce adamlarından birini yanıma
gönderdi. Gelen kişi benim kim olduğumu sordukta yanımda vazifeli olan Rûm dedi
ki:
"Bu adam Müslüman öğrencilerdendir." Adam yargıcın yanına gidip durumumu
anlattı. Yargıç
kendi dostlarından birini gönderdi. Rûmlar, yargıçlarına Necşî
Kefâlî derler.29 Gelen memur da bu sebeple bana şöyle demişti:
"Necşî Kefâlî seni çağırıyor!"
Bu davet üzerine yargıçla görüşmek üzere evvelce
anlattığım makama çıktım. Yüzü
aydın, saçları güzel taranmış bir ihtiyarla karşılaştım. Rahiplere özgü siyah
bir elbise giymişti. Önünde on kadar kâtip bir şeyler yazıyordu. Yargıç ve
beraberindekiler beni ayakta karşıladılar. Dedi ki:
"Hükümdarın misafiri olduğuna göre sana ikramda bulunmak bizim vazifemizdir!"
Benden Beyt-i Maqdis, Sûriye ve Mısır hakkında sorular sordu. Söz uzayınca
çevremizdeki kalabalık büyüdü. Nihayet;
"Evime gel, seni evimde ağırlamak istiyorum" dedi.
Yanından böylece ayrıldım ama onunla bir daha karşılaşmadım.
Notlar:
1 Yedi yüz otuz
dört yılının Şevvâl ayının onu: 14 Haziran 1334'e denk düşer.
Beyelûn Hatun, Altınordu hükümdarı Muhammed Uzbek'in eşlerindendir.
2 Karadeniz'in batısına dair ilk satırlar: Seyyahın, Moldovya, Romanya, Dobruca
ve
Bulgaristan gibi Balkanların kuzeydoğusundan bahsettiği bu satırlar,
Ortaçağ'da o bölgeyle ilgili Arapça yazılmış yegâne satırlardır. Ne Ebû Hâmid
Garnâtî ne de Şerif İdrisî bu konuda İbn Battuta'yı aşabilir. Bk.; Abdülhâdî
Tâzî, Rıhle, s.
242.
3 Ukek: Burada maksat, Azak Denizi kıyısında Lokak diye bilinen küçük bir
kenttir; yoksa Marko Polo'nun bahsettiği, Saratov'un altı mil güneyinde, Volga
kıyısında kurulu meşhur Ukak şehri değildir. Bk.; Marco Polo,
The Book of Ser
Marco Polo, (İngilizce'ye çev. Sir H. Yule) Londra 1903, c. 2, s. 488; Gibb, The
Travels of Ibn Battuta, c. 2, s. 498.
4 Som denen külçe: Esasen kadim Bulgar Türklerinin kullandığı bir kelimedir ve
eski
Türkçe sayı anlamına gelen "san"dan dönüşmedir. Bizim "içi dolu, bütün,
yekpare" anlamında kullandığımız "som" kelimesi de buradan gelir. Seyyahın
döneminde küçük gümüş külçelere som denilirdi. Zamanla katışıksız saf altın
külçesi ve diğer şeyler için de kullanıldı. Dil hususiyeti bakımından eski
Bulgarlara (=Volga Bulgarlarına) benzediği söylenen Çuvaşların sözlüğüne
baktığımda "som" un, Ruble, parça, külçe anlamına geldiğini gördüm. Bk.; H.
Paasonen, Çuvaş Sözlüğü, İstanbul 1950, s. 130; Gibb, age, c. 2,
s. 497
5 Surdâq (=Suğdak): Soldaya diye de bilinen bu kent, Kırım Yarımadası'ndadır.
Venedikli ve Cenovalı tacirlerin uğrak yeri;
Karadeniz'in kuzeydoğusunda
yürütülen deniz ticaretinin ana limanıydı. Rumlar buraya Sudagios derlermiş.
Martin Bronevskiy'in anlattığına göre şehir yüksek ve geniş bir kayalık zemin
üzerine kuruluymuş. Şehirde bir çok Rum kilisesi
varmış ve o dönemdeki (1578 m.)
harabelerinden, bir zamanlar çok büyük bir ticarî ve kültürel merkez olduğu
anlaşılıyormuş. Seyyahımızın çağdaşı Ebu'l-Fidâ ise Sûdâq diye kaydettiği kentin
bir dağ eteğinde kurulu olduğunu; her
yandan surlarla çevrili bulunduğunu,
halkının umumiyetle Müslüman olduğunu belirtir ve Sûdâq'ın tam karşısında
(Karadeniz'in güney yakasında) kurulu liman kentinin Samsun olduğunu söyler.
Bk.; Ebu'l-Fidâ, Taqvîmu'l-Buldân, s. 215;
M. Bronevskiy, Kırım, s. 31.
6 Dûqî (=Düğ) kelimesi: Anadolu ağızlarında hâlâ yaşayan bir kelimedir. Dövülüp
inceltilmiş manasındadır. Tokat yöresinde ince dövülmüş buğdaya, yani ince
bulgura "düğ" dendiğini biliyorum.
Herhâlde Oğuz lehçesinin tesiriyle kelimenin
başı d'ye son tarafı ise yumuşayıp eriyerek "ğ" harfine dönüştü. Ancak başta ve
sonda sert ve patlayıcı harfleri muhafaza eden Kıpçak lehçesinde bu kelimenin "Tukı"
veya "Dukı" şeklinde
telâffuz edilmesi tabiîdir. Bk.; Derleme Sözlüğü, c. 4, s.
1572 ve 1622; Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara 1978,
c. 2, s. 182-185.
7 Baba Saltûq (=Sarı Saltuk): Baba Saltuk, tarihî metinlerde adı
Sarı Saltuk
şeklinde geçen Hızırımsı bir şahsiyettir. 628/1260'tan sonra Selçuklular
liderliğinde bir grup Oğuz'un Dobruca ve çevresine geldiği sıralarda Sarı
Saltuk'un belirdiği ve bu yörenin İslâma girmesinde etkili olduğu anlatılır.
Bazı kayıtlara göre 699/1300'de ölen Sarı Saltuk'un kabri, Dobruca'nın kuzeyinde
Babadağ kentindedir. Türkmen babası Sarı Saltuk'un 12 bin nefer ile Dobruca'ya
varıp derviş meşrebiyle Balkanlarda Osmanlı'dan evvel İslâm'ı yaymaya
başladığı;
onun müritlerinden Barak Baba'nın da Anadolu, Suriye ve İran'ı dolaşıp Kırım'a
geldiği anlatılır. Sarı Saltuk ve müridi Barak Baba Kalenderî meşrepli olup
gazâları, kerâmetleri ve menakıbnameleri hakkında Arap ve Türk
kaynaklarında
epey malûmat vardır. Arnavutluk'un İslâmlaşmasında da Sarı Saltuk'un tesiri
olduğu söylenir. Paul Wittek, Yazijioghlu Ali on the Christian Turks of Dobruja,
BSOAS 1952, sayı: 3, s. 639-668; Fuad Köprülü, Türk
Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar, İstanbul 1918, s. 63-65; Prof. Osman Turan, Selçuklular Zamanında
Türkiye, İstanbul 1993, s. 581; Bk.; Gibb, Travels, c. 2, s. 499; Aleksandre
Popovic, Balkanlarda İslâm, (komisyon çev.), İstanbul 1995,
s. 17; H. T. Norris,
"Ibn Battuta's Journey in the Nort-Eastern Balkans", Journal of Islamic Studies
5:2 (1994), s.209-220.
8 Rûm Saruca: Metindeki isim "Saruca Rûmî"dir; o hâlde bu görevli ya Anadolu
asıllı bir Türk idi
yahut bugün bile Hıristiyan Türklerin (=Gagavuzların)
yaşadığı bölgenin yani Güney Ukrayna ve Moldavya civarının yerli halkından
Hıristiyan bir Türk idi.
9 Yedi yüz otuz dört yılının Zilkade ayının onbeşi: 1334 yılının Temmuz
ayının
15'ine denk düşer; seyahat ettiği bölge Nogay Bozkırı diye bilinen bir alandır
ve hava bu kadar soğuk olmamalıdır! Demek ki seyyahımız tarihleri biraz
karıştırıyor. Büyük bir ihtimalle Ekim'de gerçekleşecek dönüş yolculuğu ile
ilgili hatıralarını gidiş yolculuğunu anlatırken veriyor.
10 Meht'lî ve dönemin hudut kenti Diampolis: Meht'lî, bugün Camboli diye bilinen
o dönemin sınır kenti Diampolis olabilir; burası Bulgaristan sınırları içinde
Tunca
Nehri'nin güneyindedir. Bk.; Gibb, age, c. 2, s. 500.
11 Kefali Niqola: Kefali, Rumca kafa, reis, kumandan manasına geliyor; yani
Kumandan Nikola demek oluyor bu tamlama. Bk.; Yuvanaki Panayotidis, Kamûs-i
Rûmî,
İstanbul 1897, s. 1001.
12 Emîr Mesleme (=Halife Abdülmelik'in oğlu): Emevî Halifesi Abdülmelik'in oğlu
olan Mesleme yüz yirmi bin nefer ile İstanbul'u 98h./716 m. yılında kuşatmış
idi. Onun Kafkasya ve Kuzeydoğu
Anadolu üzerine yaptığı seferler de meşhurdur.
Sonraki Arap ve Türk tarihçilerinin eserlerinde Mesleme'nin seferine dair birçok
efsanevî hatıra bulmak mümkündür. Galata Kulesi'nin aşağısındaki Arap Camii'nin
Mesleme tarafından
yapıldığını söyleyenler bile vardır. Yine Mesleme'nin
seferlerinde adı geçen Abdullah Battal isimli cengâverin hayatı Battal Gazi
namıyla Türk edebiyatına mal olmuştur. O dönemle ilgili enteresan bir husus da
Bizans'ın Araplar gibi güçlü,
çağına göre modern, düzenli ve kalabalık bir ordu
tarafından her yönden sarılıp imha edilmemesinde iki önemli engelin öne
çıktığıdır: Birincisi Kafkasya ve civarına egemen olan, Bizansla ittifak yapan
Hazar devleti; ikincisi, Tuna boyunda
artan savaş gücü ve kültürel ihtişamıyla
göz kamaştıran Bulgar devleti. Her ikisi de Türk askerî dehâsına dayanan ve buna
göre organize olmuş devletlerdi. Eğer bu iki savaşçı ve dirençli devlet
olmasaydı önlerine çıkan bütün büyük
güçleri yenen Arap orduları karşısında
Bizans aslâ dayanamazdı. Bk.; İbn Cerîr Taberî, Târîhu'r-Rusul ve'l-Mulûk,
Leiden 1879, c. 9, s. 1317; Mes'ûdî, Murûcu'z-Zeheb, C. Pellat neşri, c. 2, s.
317; Fethi Osman,
el-Hudûdu'l-İslâmiyye'l-Bîzantıyye, Qâhire 1966, c. 2, s. 84;
Canard M. "Tarih ve Efsaneye göre Arapların İstanbul Seferleri" çev. İsmail Hami
Danişmend, İstanbul Enst. Mecmuası, sayı: 2, İstanbul 1956, s. 216-259; Doç. Dr.
Şahin
Uçar, Anadolu'da İslâm-Bizans Mücadelesi, İstanbul 1990, s. 108-118;
Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, Ankara 1986,
s. 145-147.
13 Fenike şehri: Burada geçen Fenike adlı şehrin
Agathatonike olması
muhtemeldir. Bk.; Gibb, age, c. 2, s. 502.
14 Kefâlî Qarâs: Buradaki Qarâs isminin Yunanca olmadığı Gibb tarafından
belirtilmiştir. Şu var ki "kara" kelimesi Rumca'da aynı kefal gibi, baş aziz,
reis ve
kelle manasına gelmektedir. İşin garibi "keras" şah, boynuz, çalgı
borusu ve en önemlisi "asker kulu" yani kapıkulu manasına geliyor. Bu durumda,
zannımca söz konusu isim "kapıkullarının başındaki adam" manasındadır. Bk.;
Yuvanaki Panayotidis, Qâmûs-i Rûmî, İstanbul 1897, s. 951 ve 997; Gibb, age, c.
2, s. 502.
15 Nahh (=Nakh) cinsi kumaş: Farsça olup Neh diye telâffuz edilir. İbrişim teli,
ibrişimle bezenmiş pahalı kumaş, ipek yaygı
demektir. Nesic, Arapça "örme"
demektir. "Nakh" ticarî bir terim olarak bütün Akdeniz dillerine nacchi, nac vs.
şeklinde girmiştir. Bk.; Ziyâ Şükün, Ferheng-i Ziyâ, c. 3, s. 1875; John T.
Platts, A Dictionary of Urdu Classical Hindu and
English, Londra 1911, s. 1126;
Marco Polo, (İngilizce'ye çev. Sir H. Yule) c. 1, s. 65.
16 İstanbul'a yakın olup ismi hatırlanmayan büyük kent: Bu kentin Selymbria
(=Silivri) olması muhtemeldir. Silivri, Marmara kıyısındadır
ve İstanbul'dan
sadece 70 km. uzaklıktadır. Bk.; Gibb., age, c. 2, s. 503.
17 Sarakino kelimesinin öyküsü: Sarazen şeklinde de söylenir. Bu kelime
İspanya'da, Avrupa'da, Bizans ve çevresinde Araplar ve Müslümanlar için
kullanılırdı. Mes'ûdî, kelimenin aslının "Saraqinos" olduğunu belirterek şöyle
izah eder: "Hıristiyanlar İbrâhim'in (as) hanımı Hâcer validemizi ve oğlu
İsmâil'i sevmezler, Müslümanlar hakkında -Hz. İsmâil neslinden gelen peygambere
tabi oldukları için- 'Saraqinos' yani 'Sara soyundan gelen', 'Sara'ya mensup
olan', 'Sara'nın köleleri' derler." Ancak bu kelimenin farklı izahları da
vardır; M. Mourre, Bizanslıların Kuzey Arabistan'da Sarâcîn adlı yeni Müslüman
olmuş bir kabile karşısında çok zorlandıklarını ve ondan sonra bütün
Müslümanlara Sarakino dediklerini belirtmektedir. Bk.; Mes'ûdî, et-Tenbîh ve'l-İşrâf,
(De Goeje neşri) Leiden 1894, s. 168; Ömer Rıdâ Kahhâle, Mu'cemu
Qabâili'l-Arab,
c. 1, s. 252, 506; Züheyr Ahmed el-Qaysî, "Havle Kelimeti Sarâcîn", Mevrid
dergisi, Bağdat 1994, A. Tâzî, Rıhle., c. 2, s. 249.
18 Konstantiniye kentinin o dönemdeki tekfuru (=hükümdarı) 3. Andronikus: Arap
seyyahların Bizans imparatoru için tekfur veya kayser dedikleri bilinmektedir.
Tekfur, Ermenice kral manasında Tagavur'dan gelir. "Circis", "Cüreyc" veya "Corc"
Araplar arasında yaygın bir Hıristiyan adı olup Georges (Yorgi, Kevork vs.)
karşılığıdır. O dönemde İstanbul'a hükmeden kişi, 3. Andronikus (728-741
h./1328-1341 m.) idi. Ondan önce tahtta bulunan dede 2. Andronikus uzun süren
bir iç savaştan sonra yenilmiş, 1328'de tahttan indirilmiş, önceleri sarayda
kalmasına izin verilirken iki yıl sonra keşiş olarak kiliseye çekilmeye
zorlanmıştır. İşte 2. Andronikus İbn Battûta'nın burada verdiği tarihten az önce
732 h./13 Şubat 1332'de Keşiş Antonyus adıyla ölmüştür. Bk.; Ostrogorsky, Bizans
Devleti Tarihi, çev. Fikret Işıltan, s. 463; Gibb, age, c. 2, s. 505.
19 İmparatorun sarayı: Kentin kuzeybatı ucuna yakın bir yerde bulunan Blakhernae
Sarayı olmalı; yani bizim tarihimizde Tekfur Sarayı diye bilinen yer. Bu
saray,
ta baştan beri Bizans tarihinde önemli hâdiselere tanık olmuştur. Ancak o
dönemin kuşkusuz en önemli hâdiselerinden biri, zühd taraftarı Hesykhast
hareketinin 1351'de bu sarayda toplanan bir konsil tarafından resmen tasdik ve
ilân edilmesidir. Hesykhast hareketi aynı zamanda Bizans'ın, batı
Hıristiyanlığından ve Latin dünyasından farklı, kendine özgü bir dinî yolu
tercih ettiğini gösteren siyasi ve toplumsal hareketti. Bk.; Ostrogorsky, age,
s.
480.
20 Qumâme Kilisesi: Seyyahın çağdaşı tarihçi Ebu'l-Fidâ (ö:732/1332) şöyle der:
"Bu mıntıkada evvelce Süleyman (as.) tarafından büyük bir mabet inşa edilmiş,
ancak bu mabet Buhtunnasr [Nebukadnassar] tarafından
yıktırılmıştı Daha sonra
İran krallarından biri bu mabedi tekrar yaptırmış ise de Rum kralı Titus
tarafından yine harap edilmiştir burası. Fakat yeniden restorasyon ve
genişletilme imkânına kavuşan bu mabet, Kayser Qustantin ve annesi
Helâna'nın
Hıristiyanlığı kabul etmesiyle tamamen harap edilmiştir. Qustantin o civarda Hz.
Îsâ'nın mezarı olduğu sanılan yere bir kilise yaptırmıştır ki bu yapı Arapça'da
Qumâme [batı dillerinde ise St. Sepulchure] Kilisesi diye
bilinmektedir." Bk.;
İmâdüddîn Ebu'l-Fidâ, Taqvîmü'l-Buldân (Reinaud ve Baron Mac Guckin neşri),
Paris 1840, s. 240-241.
21 Ubsumi; Potamosa yani Haliç: Ubsumi herhâlde eski Yunanca nehir anlamına
gelen
Potamosa kelimesinden bozmadır. Bk.; Gibb, age, c. 2, s. 508.
22 Istambul ya da Astambul kelimesi: İbn Battûta'dan önce Yâqût Hamevî de, bu
kent için Istanbûl adını kullanmıştır. Ebu'l-Fidâ, İstanbul halicinden
bahsederken bu kelimeyi kullanmıştır. Herhâlde İstanbul kelimesinin
yaygınlaşması İtalyan tacirlerin katkılarıyla oldu. Bk.; MEB İslam
Ansiklopedisi, İstanbul mad.; Ebu'l-Fidâ, Taqvîm, s. 32; Yâqût Hamevî, Mu'cemü'l-Buldân,
c. 4,
s. 395.
23 Galata: O dönemde daha çok Cenevizlilerin oturduğu semt. 1267'de burası
tamamen onlara tahsis edilmişti. Cenevizliler İstanbul'un fethine kadar burada
kalmışlar ve bu semti parlak bir ticaret merkezi hâline
getirmişlerdir. Bk.;
Ostrogorsky, age, s. 420.
24 Qums: Bu kelimenin aslı, "kont" anlamındaki Comes olmalı. Fakat o dönemde
Cenovalı baş yetkili (yani kont), "podestat" diye isimlendirilirdi. Belki de İbn
Battûta burada
Batı dillerinde "consul" diye adlandırılan yetkiliyi, yani
konsolosu kastetti. Bkz.; Gibb, age, c. 2, s. 508; A. Tâzî, age, c. 2, s. 251.
25 Büyük kilise (=Ayasofya) ve çevresinde yer alan dinî amaçlı hizmet
kurumlarının tasviri:
Ayasofya, eski bir kilisenin yerine II. Iustinyanos
tarafından yeniden inşa edilmiş ve bugünkü kubbesi ve dev sütunları o zaman
konmuştur. İbn Battûta, Ayasofya'nın içini görmediğini sadece çevresinde bulunan
dinî yapıları
anlatabileceğini söylüyor. Ancak İbnü'l-Hatîb gibileri sanki
seyyah bu kilisenin içine girmiş ve abartılı rakamlar vermiş gibi onu eleştiri
yağmuruna tutmuşlardır. Bk., Ostrogorsky, age, s. 67; İbnü'l-Hatîb Lisâneddîn,
el-İhâta, c. 3, s. 273;
Mehmed İzzeddin, "Ibn Battouta et la Topographie
byzantine" Actes du VI. Congrès internationale des Études byzantines (Paris
1951), II, 195.
26 Âsaf b. Berhıyâ: Hem İslâm, hem de Mûsevî geleneğinde adı Hz.
Süleyman'ın
veziri olarak geçer.
27 Bizans'ta 1330'lu yıllar; mistik ve zâhidâne akımların yükselişi: İbn
Battûta'nın Bizans yolculuğunda bol yer tutan manastır ve zahid tasvirleri hiç
de abartılı değildir. Tarihçilerin
bildirdiğine göre Bizanslıların yaşadığı ağır
siyasî ve ekonomik bunalımlar Hesykhast (=Hesukhast) denen keşişler önderliğinde
güçlü bir mistik akımın doğmasına yolaçmıştı. Bu akıma karşı çıkan parlak
hatipler zuhur ettiyse de onların
karşısına Gregorios Palamas çıktı ve 1340'lı
yıllarda bu zühd ve mistisizm akımı devletin resmî görüşü oldu. Bkz.; Georg
Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, s. 472.
28 Keşiş imparator; evvelce de belirttiğimiz gibi 2.
Andronikus'tur. Onun ismi
keşişlik zamanında Antonyus idi. Ancak seyyahımızın verdiği tarihler onun
imparatorla görüşmüş olabilme ihtimalini ortadan kaldırmaktadır; zira daha önce
belirttiğimiz gibi imparator 1332 Şubatı'nda ölmüştü.
Herhâlde seyyahımız tarih
belirtme hususunda hafızasının gadrine uğruyor. Bkz. 18. not.
29 Necşi Kefali (=Bahşi Kefali mi?): Kelimenin en başta yanlış noktalanması ve
aslının Bahşi Kefali olması mümkündür. Zira İbn
Battûta bazı Türklerin din
adamlarına Bahşi dediğini biliyordu; belki burada da tıpkı Tekfur der gibi genel
bir adlandırma yapmak istedi ve "bahşî" yazdırdı; ancak kelime Necşî şeklinde
"Cim" ile girdi nüshalara. Bahşi, Baksı bilindiği gibi
Türklerin ve Moğolların
Budizm ve Maniheizm dönemlerinden kalma bir kelimedir; yazar, kâhin, yargıç, din
adamı gibi anlamlara gelir. Necşi için bk.; Gibb, age, c. 2, s. 513.
Cogito
Sayı: 35
Bahar 2003 A. Sait Aykut