Mesela okuduğumuzda hayatımızı değiştiren bütün o kitapları okumadığımızda ne
kaybediyoruz? Mesela içinde hiç
Raskolnikov, hiç Selim Işık, hiç Gregor Samsa,
hiç Palyaço Ruşen bulunmayan bir dağarcıkla nereye çıkardı yolumuz?
Ya o filmler? Amarcord sıcaklığından, Çingeneler Zamanı neşesinden, Kurban
derinliğinden, Siyam
Balığı acısından, Kayıp Çocuklar Kenti gizeminden, Büyük
Balık rüyasından, Mayıs sıkıntılarından payını almamış bir hayal gücüyle ne
kadar fakirleşirdik kim bilir!..
Ruh tellerimize dokunup dokunup geçen bütün o
şarkıları hiç yazmayayım... O
kadar çoklar ki... O kadar kaplamışlar ki her yanımızı, ne yapardık, ne olurduk
hiç olmasalar?
***
Ne kadar meşgulüz değil mi? Gündelik
koşuşturmalarımız sebebiyle adeta nefes
alacak zaman bulamıyoruz. Neredeyse "Başımızı kaşımaya elimiz ermiyor!" Böyle
düşünüyor, böyle hissediyoruz. Her sabah kalktığımızda mutlaka yapılması gereken
işlerden oluşan hain bir
liste bizi bekliyor oluyor. Mutfak alışverişi
yapılacak, bilumum kuyruklara girilecek, faturalar ödenecek, ıvır zıvır işler
halledilecek, işe gidilecek, mesainin uzun ipi çekilecek, mesai bitiminde
yeniden yollara düşülecek, yemek, televizyon,
vs... Bu koşuşturmaca sırasında
kendimize ayıracak bir tek saniye bile bulamadığımızdan canımızın yapmamızı çok
istediği bir sürü şeyi de mecburen başka baharlara itelenecek.
Yukarıdaki hayat manzarasının
doğruluğunu-yanlışlığını şimdilik bir tarafa
bırakalım. Ancak şu noktanın üstünde ısrarla durmak icabettiği kanaatindeyim:
Gerçekleştirmeyi başka baharlara bıraktığımız şeyler acaba hayatımızdan neleri
eksiltiyor?
Mesela okuduğumuzda hayatımızı değiştiren bütün o kitapları okumadığımızda ne
kaybediyoruz? Mesela içinde hiç Raskolnikov, hiç Selim Işık, hiç Gregor Samsa,
hiç Palyaço Ruşen bulunmayan bir dağarcıkla nereye
çıkardı yolumuz?
Ya o filmler? Amarcord sıcaklığından, Çingeneler Zamanı neşesinden, Kurban
derinliğinden, Siyam Balığı acısından, Kayıp Çocuklar Kenti gizeminden, Büyük
Balık rüyasından, Mayıs sıkıntılarından payını
almamış bir hayal gücüyle ne
kadar fakirleşirdik kim bilir!..
Ruh tellerimize dokunup dokunup geçen bütün o şarkıları hiç yazmayayım... O
kadar çoklar ki... O kadar kaplamışlar ki her yanımızı, ne yapardık, ne olurduk
hiç olmasalar?
Gittiğimiz şehirler, dolaştığımız sokaklar, uğradığımız mekanlar, seyrettiğimiz
dağlar, denizler, ırmaklar... Şahidi olmasaydık bütün bu tarifi imkansız
güzelliklerin, nasıl bir fikrimiz olurdu yeryüzü
hakkında. Varlık hakkında...
Yaratan hakkında...
Şimdi meşgulüz, çok meşgulüz, bizi bunca güzellikten uzaklaştıran bir
koşuşturmayı hayat belleyip sürüklemekle kendimizi...
Bıraksak diyorum, hiç
olmazsa bazen, bıçağın kemiğe yaklaştığı zaman hiç
değilse, bıraksak da kırılsa bu kara düzen! Yapılmasa bazen alışverişler,
ödenmese bir zaman için faturalar, girilmese kuyruklara, yan çizilse
mesailerden, oturulmasa o lanetli seyir
kutusunun başına... Ne olur? Biz manasız
işler peşinde böyle deliler gibi koşuşturmasak ara sıra dünya mı durur? Küçük
molalar versek bazen, yürümez mi bütün o manasız meşgale makineleri?
Farkeden bile olmaz!
Çünkü kimsenin kendinden bir şey katamadığı bir devranı var
zaten bu meşguliyetler çağının. Bu yüzden kimsenin eksikliği de hissedilmez.
Kuyruklardan çıksak, yolumuzu değiştirsek, okulları kırsak, mesailere ara
versek...
Bir kitabın kapısından içeri girsek, bir filmin bacasından, bir
şarkının ezgisine kapılsak, bir kenarda oturup düşünceye dalsak, gitmediğimiz
bir şehre gitsek, görmediğimiz denizler görsek...
Biz zaten bunları zaman zaman
yapıyoruz diyeceksiniz değil mi? Hayır,
yapmıyoruz, yapmıyorsunuz. Kitaplarınızın olmadığını, filmleri izlemediğinizi,
şarkıları bilmediğinizi, uzak şehirlere gitmediğinizi söylemiyorum, hayır!
Yapabilseydik eğer, bu döngüyü
bir yerlerinden kırabilseydik, hayatın içinde bu
kadar dar olur muydu hiç yerimiz?
Yenişafak
16/01/2006