İnsanı sevdiğini gösteren her eylem, kutsaldır... Ama bunu telefonla, mesajla
yapmaya kalkışma zevzekliğine ‘yeter artık’ demenin vakti geldi de geçiyor...
Telefonun, ayrılıkların lezzetini, gurbet acısını, sıla özlemini, arzulamayı ve
vuslatı piç eden işlevselliğine isyan ediyorum…
Sersemletici yabancılaşmanın hazzı yüzünden, kablolarla, ahizelerle
konuştuğumuzu fark etmiyoruz bile. Ruhsuz, ‘paket’ mesajlarla bu yabancılaşmayı
daha da körüklüyoruz.
Mesajla bir şeyleri kutlayıp, sevap bekleyenlere sesleniyorum; Bu gösterinin
şaklabanı da seyircisi de sensin unutma! Yani kendinden, samimiyetinden kontör
düşüyor anlamıyorsun...
“Gösteri çağı, ideolojinin yerine kozmetiğin geçtiği, hakikatin imaja yenik
düşerek içeriksizleştirilip eğlenceliğe çevrildiği, muhakemenin kaybolduğu bir
çağdır.”
(Neil Postman)
Oldum olası, mekanik bir aygıtın karşında düştüğüm aczi insanlara ifade etmekte
güçlük çektim. Telefondan bahsediyorum...
Onunla, sözüm ona sohbet denen ve uzadıkça yavşayan sakızları sevmiyorum…
Manevi, duygusal ve metafizik içerikten yoksun dijital iletilere, mesajlara
illet oluyorum…
Telefonla, dini, ideolojik ve insani hiçbir düşüncenin, karşı taraftakine
aktarılacağına ve onda gerekli hassasiyeti uyandıracağına inanmıyorum…
Telefonun, ayrılıkların lezzetini, gurbet acısını, sıla özlemini, arzulamayı ve
vuslatı piç eden işlevselliğine isyan ediyorum…
Sözde, maşuk ile özlem tesis eden, ancak gerçekte sağaltıcı bir mastürbasyondan,
yani, “Oh bunu da aradan çıkarttık”tan başka hizmeti olmayan bu soğuk aletten
nefret ediyorum…
Bazen, sürekli temas, acıyı kaşıyor. Bazen, yalana sevk ediyor.
Bakırköy minübüsünde, “Yok abi! Şu anda görüşmemiz imkansız, daha Kadıköy’deyim”
diyene bizzat şahit oldum…
Telefonla, derdini değil meramını anlatırsın. Haber verirsin, durum bildirirsin.
10 yıl önceyi hatırlayalım. Sözün namusuna güvenip günler öncesinden buluşma
yeri ve saati tertip eder ve -ölüm olmadıkça- buluşurduk. Şimdi herkesin
uydularla fezayla konuştuğu bir dönemde, son anda arayıp “İşim çıktı”
bahanelerine sığınıldığına şahit olmak gönlümü yaralıyor...
Muhabbet ettiğimizi sandığımız muhatabımız, aslında büyük bir yanılsama!
Karşımızda kimse yok aslında!
Sersemletici yabancılaşmanın bizi ele geçirdiği duygularla, mekanik bir aygıtla,
kablolarla, ahizelerle sesleştiğimizi, karşımızda bir insan olmadığını
bilinçaltına tulum peyniri gibi bastırıyoruz…
Hele mübarek gün ve gecelerde, bayramlarda ve bizim için anlamı olan günlerde,
cepten ucuz yollu mesaj atma terbiyesizliğinin vardığı haddini bilmezlik,
pespayelik, samimiyetsizlik ve içeriksiz edebiyat katletme zevzeklikleri,
iletişimde soytarılığın vardığı şahika gerçekten...
Bir de beleş mesaj kontenjanından, paket bir dörtlüğe kurban gitmenin tek anlamı
var bence o da; resmen tacize uğramak...
GSM şirketlerinin kâr hanesini şişirirken, sevap hanesinde artış beklemek
kesinlikle saflıkla açıklanamayacak kadar enayiliğe yakın bir ruh durumunu
işaret ediyor.
Otomatiğe bağlı bir kutlama, sevap bekleme, gönül alma beklentisindeki
insanların sayısındaki dehşet artış, yakında bu özel kişilikler için onların
yerine sanal ibadetler yapan aletlerin icat edilmesinin de habercisidir. Çünkü
piyasada talep eden malzeme bu kadar çok olunca elbette ki karşı malzeme de
arzolunacaktır...
Sıla-i rahim’in yerini cep to cep iletiler alıyorsa, yollarsın bilmemkaç
bilmemkaça yeni bir ileti, yerine namaz da kılarlar. Hem ne dersiniz daha güzel
olmaz mı..?