|
19 Ekim günü.
Ah, bu boşluk, burada göğsümde hissettiğim bu korkunç
boşluk! - Sık sık düşünüyorum: onu bir defa olsun, yalnız bir defacık şu bağra
basabilsen, bütün bu boşluk dolardı
26 Ekim günü.
Evet, benim için kesinleşiyor, azizim! bir yaratığın
varlığının fazla önemli
olmadığı, çok az önemi olduğu kesinleşiyor, gittikçe
daha kesinleşiyor. Lotte'ye bir kız arkadaşı geldi, ben de yan odaya bir kitap
almaya geçtim ve okuyamadım, sonra yazmak için bir kalem aldım. Alçak sesle
konuşmalarını işittim;
birbirlerine önemsiz şeyler anlattılar, kentteki
yenilikleri: biri nasıl evleniyormuş, öbürü nasıl hasta, çok hastaymış.
- Kuru
bir öksürüğü var, kemikleri yüzünden fırlamış, baygınlıklar geçiriyor; onun
yaşamının bir metelik değeri
kalmadı, dedi arkadaşı. Onun (adı verilmeyen) da
durumu kötü, dedi Lotte. Adamın her yanı şişmiş, dedi öbürü. - Ve derin hayal
gücüm aldı beni bu zavallıların yataklarına götürdü; nasıl bir gönülsüzlükle
yaşama sırt çevirdiklerini
gördüm, nasıl - Wilhelm! ve benim kadıncıklar, nasıl
konuşulursa işte, bundan öyle söz ediyorlar - bir yabancının ölmekte olduğundan.
- Ve çevreme bakınınca, odayı seyredince, çevremde Lotte'nin giysileri ve
Albert'in yazıları ve artık
öylesine aşina olduğum bu möbleler, hatta mürekkep
hokkası ve düşünüyorum: Bak, artık bu evin nesisin! Her şeyi. Dostların sana
saygı gösteriyorlar! ve sık sık onlara sevinç hazırlıyorsun ve kalbin, sanki
onlarsız olamayacağını
sanıyor, yine de - şimdi kalkıp gitsen, bu çevreden
ayrılsan? duyumsayacaklar mı, yokluğunun onların kaderinde bıraktığı boşluğu ne
kadar zaman duyumsayacaklar? ne kadar zaman? - Oh, öylesine fani ki insan,
varlığının asıl güvenini
gördüğü yerde bile, kendi varoluşunun tek gerçek
etkisini yaptığı yerde, sevdiklerinin hatıralarında, ruhlarında bile sönüp,
yitmek zorunda, hem de onca tez!
27 Ekim günü.
Göğsümü parçalamak, insanın birbiri için bu kadar az
değeri olabildiği için, beynimi dağıtmak istiyorum sık sık. Ah, kendim
getirmediğim aşkı, sevinç, sıcaklık ve hazzı, öbürü bana vermez ve mutluluk dolu
bütün kalbimle karşımda
soğuk ve mecalsiz duranı mutlandıramam.
Akşam üstü.
O kadar çok şeye sahibim, ama ona karşı duygularım
hepsini yutuyor; o kadar çok şeye sahibim, ama onsuz hepsi bir
hiç.
30 Ekim günü.
Yüz defa gelmedim mi onun boynuna sarılacak noktaya!
Bunca çok sevimliliği çevresinde dolanır görüp de, ona bir türlü uzanamamanın,
insanı ne duruma
getirdiğini, yüce Tanrı biliyor; ve de almaya uzanmak,
insanlığın en doğal güdüsü. Çocuklar, akıllarına gelen her şeye uzanmıyorlar mı?
- Ya ben?
3 Kasım günü.
Tanrı biliyor!
çokça bir daha uyanmamak dileğiyle,
hatta umuduyla yatağa uzanıyorum: ve sabahleyin gözlerimi açıp, yine güneşi
görünce, perişan oluyorum. Ah, sağı solu belli olmayan biri olabilsem de, suçu
havadan bilsem, bir üçüncü kişiye
atsam, başarısızlıkla biten bir girişimi
bahane etsem, o zaman üstümdeki bu isteksizliğin dayanılmaz yükü belki yarı
yarıya inerdi. Vay halime! bütün suçun yalnızca kendimde olduğunu, çok açık
hissediyorum, - suç değil! Yeter, bütün
sefilliğin kaynağının içimde gizli
olması, tıpkı bir zamanlar bütün saadetlerin kaynağı gibi. Bir zamanlar
duyumsamanın bütün doluluğuyla süzülüp duran, her adımda bir cennet bulan, bütün
dünyayı sevgi dolu sarmalayacak bir yüreği
olan aynı kişi değil miyim artık? Ve
bu yürek artık cansız, sevinçler akmıyor ondan artık, gözlerim kuru ve cana can
katan gözyaşlarıyla artık esenlenmeyen duyularım korkuyla alnımı kırıştırıyor.
Çok acı çekiyorum, zira hayatımın tek
hazzını, çevremde dünyalar yarattığım can
veren kutsal gücü yitirdim; yok artık! - Penceremden dışarıya uzak tepelere
bakınca, sabah güneşinin sakin duran çayırın üstündeki sisi nasıl delerek
ışıttığını ve uysal nehrin yapraksız
söğütlerin arasından bana doğru yılan gibi
dolandığını görüyorum, - oh! işte bu şahane tabiat parlak bir resim gibi böyle
sabit karşımda dururken, bütün bu sonsuz haz kalbimden beynime bir damla bile
mutluluk pompalayamıyor,
koskoca herif Tanrı'nın karşısında kurumuş bir kuyu,
delinmiş bir kova gibi duruyor. Öyle çok kendimi yerlere atıp, üstü tunçtan
gökyüzü, etrafı susuzluktan kavrulan toprak, bir çiftçinin yağmur duası gibi,
Tanrı'dan gözyaşları
diledim.
Ama ah! hissediyorum, Tanrı, yağmuru ve güneş ışınını
bizim fevri yakarılarımız için vermiyor ve anısıyla kıvrandığım o zamanlar niçin
öyle kutluydu? ruhunu sabırla bekleyip, üstüme boşalttığı hazzı derinden şükran
duyan bütün kalbimle içime çektiğim için.
8 Kasım günü.
Aşırılıklarımı kınadı! ah, öylesine incelikle! Bir
bardak şarapla kendimi bilmeyip, bir sürahi içmeye kalkmak gibi
aşırılıklarım. -
Yapmayın! dedi, Lotte'yi düşünün! - Düşünmek! dedim, bunu bana söylemeniz
gerekir mi? Düşünüyorum! - düşünmüyorum! Siz hep ruhumdasınız. Bugün, geçende
sizin arabadan indiğiniz yerde oturdum - beni daha derin
konuşturmamak için,
konuyu değiştirdi. Can, ben bitmişim! ne isterse, yapabiliyor
benimle.
15 Kasım günü.
Teşekkürler, Wilhelm, candan paylaşman için, iyi
niyetli
nasihatın için ve sakin olmanı rica ediyorum. Bırak sonuna kadar
katlanayım, bütün yorgunluğuma rağmen, hâlâ netice almaya yetecek gücüm var.
Dine saygım var, bunu biliyorsun, kimi takatsıza baston, kimi tükenmişe hayat
olduğunu seziyorum. Yalnız - bunu herkese verebilir mi, vermeli mi? Koca dünyaya
bakınca, binlerce kişiye bunu vermediğini görüyorsun, binlerce kişiye de
vermeyecek, yakarılsın yakarılmasın, öyleyse bana vermek zorunda mı?
Tanrı'nın
oğlu bile, Pederin kendisine verdiklerinin, onun çevresinde olacaklarını
söylemiyor mu? Ya ben ona verilmemişsem? ya Peder beni, kalbimin bana söylediği
gibi, kendine saklamışsa? - Lütfen, bunu yanlış yorumlama; bu
masum sözlerde
alay gibi bir şey arama; bütün ruhumu önüne seriyorum; yoksa susmuş olmayı
tercih ederdim: herkesin de benim gibi çok az bildiği bütün bu konularda bir söz
sarfetmek istemem. Payına düşen acıyı çekmek ve ona
ayrılan kadehi boşaltmak,
insanın kaderi değil de nedir? - Ve kupa, göklerdeki Tanrı'nın insan dudaklarına
pek acı gelmişse, niçin ben büyüksenip, bana tatlı gelmiş gibi durayım? Bütün
varlığım olmakla olmamak arasında titrer, geçmiş
geleceğin zifiri uçurumunda bir
şimşek gibi çakar ve etrafımdaki her şey çökerken, dünya da benimle birlikte
battığı için, niçin utanayım ki - Beyhude çabalayan güçlerinin iç
derinliklerinde gıcırdayan, salt kendi itilmişin, kendine
yetmeyip durmadan
uçuruma yuvarlanan mahluğun sesi değil mi: Tanrım! Tanrım! beni niçin terk
ettin? Peki, gökyüzünü bir çarşaf gibi düreni sakınmayan ifadeden utanmalı, o
andan endişe mi
duymalıyım?
21 Kasım günü.
Kendisini ve beni mahvedecek bir zehiri hazırlamakta
olduğunu görmüyor, hissetmiyor; ve bana uzattığı felâketim olacak kâseyi büyük
bir şehvetle
yudumluyorum. Bana sık sık - sık? - yok, ama arada bir gönderdiği o
müşfik bakış ne oluyor, hissimin elde olmayan bir ifadesini algılayışındaki o
lütuf, katlanmam karşısında alnına çizilen o acıyış?
Dün ben giderken, elini uzatarak
dedi: Hoşçakal,
sevgili Werther! - Sevgili Werther! Bana ilk defa sevgili diye hitab ediyordu ve
bu iliğime, kemiğime işledi. Kendi kendime yüz defa tekrarladım ve dün yatağa
giderken kendi kendime her türlü şeyi konuşurken, birden
şöyle dedim: İyi
geceler, sevgili Werther! sonra da kendime güldüm.
22 Kasım günü.
Dua edemiyorum: Onu bana bırak! yine de sık sık sanki
o benimmiş gibi geliyor. Dua
edemiyorum: Onu bana ver! zira o bir başkasının.
Acılarıma takılıp dalga geçiyorum; kendimi koyversem, karşı savlardan upuzun bir
ayin olur.
24 Kasım günü.
Nelere
katlandığımı hissediyor. Bugün bakışı kalbimin
ta derinine işledi. Onu yalnız buldum; bir şey söylemedim, bana baktı. Bense
onun şirin güzelliğini, görkemli zekâ ışıltısını artık görmedim; bütün bunlar
gözlerimden kayboldu. Çok daha
nefis bir bakış, en candan katılımın ifadesiyle
dolu, en tatlı acıma duygusu beni etkiliyordu. Niçin onun ayaklarına
kapanamıyordum? niçin boynuna bin öpücük kondurup karşılık veremiyordum?
Kurtuluşu piyanoya koşmakta buldu ve
çalışına tatlı sakin bir sesle uyumlu eşlik
etti. Dudaklarını hiç bunca alımlı görmedim; sanki susamış gibi açılıyorlardı,
çalgıdan yükselen o tatlı tınıları içine çekmek ve yalnızca saf ağzından gizli
yankıları yansılamak istercesine - Evet
sana bunu öyle söyleyebilsem! - Daha
fazla direnmedim, eğilip ahdettim: size bir öpüş kondurmaya hiç cüret
göstermeyeceğim, dudaklar! üstünde gökyüzü ruhlarının süzüldüğü dudaklar - Yine
de - arzuluyorum - Hah! görüyorsun, bir
perde gibi ruhumun önünde duruyor bu -
bu sonsuz mutluluk - ve sonra bu günahın cezasını çekmek için göçüp gitti -
günah?
26 Kasım günü.
Bazen kendime diyorum: Senin
yazgın biricik;
diğerlerini mutlu say - hiç kimse böyle eziyet çekmemiştir. Sonra ilkçağlardan
bir şairi okuyorum ve onda sanki kendi kalbimi görüyorum. Bunca çok şeye
dayanmam gerekiyor! Ah, benden önce de insanlar hiç böyle sefil
oldular
mı?
30 Kasım günü.
Kendime, kendime gelemeyeceğim! nereye adımımı atsam,
karşıma beni allak bullak eden bir görünüm çıkıyor. Bugün! ey yazgı! ey
insanlık!
Su boyunda geziniyorum öğle saatinde, canım yemek
istemedi. Her şey ıpıssızdı, soğuk ıslak bir akşam rüzgârı dağdan üfürüyordu,
boz yağmur bulutları da vadiye doğru iniyordu. Uzaktan yeşil kötü bir setreyle
kayalar arasında tırmanıp durarak, herhalde ot arayan bir adam gördüm. Onun
yakınına gelip, çıkardığım ses üzerine dönünce, sessiz bir üzüncün ana hattı
oluşturduğu, ama bunun dışında sadece doğru, iyi bir ifadeyi yansıtan ilginç bir
çehreyle karşılaştım; siyah saçları tokalarla iki lüleye ayrılmış, kalan kısmı
da sırtından sarkan kuvvetli bir kuyruk olarak örülmüştü. Giyimi, düşük bir
zümrenin insanı izlenimini verdiği için, meşgalesiyle ilgilenmeme
aldırmayacağını
sanıp, ne arıyor? diye sordum. - Derin bir iniltiyle, çiçek
arıyorum, diye yanıtladı - ama bulamıyorum. - Mevsimi de değil, dedim
gülümseyerek. - Bunca çok çiçek var, dedi bana doğru inerek. Bahçemde güller ve
iki tür hanımeli var, birini
babam verdi, ayrık gibi bitiyorlar; iki gündür
arıyorum, ama bulamıyorum. Şurda dışarda her zaman çiçekler oluyor, sarı ve mavi
ve kırmızı, kızıllık otunun da güzel bir çiçeği var. Hiçbirini bulamıyorum. -
Endişeli bir durumu ayrımsayarak,
dolaylı yoldan sordum: Çiçekleri ne yapacak
ki? - Olağanüstü, asabi bir gülümseme yüzünü çarpıttı. - Beni ele vermezseniz,
dedi, parmağını ağzına bastırarak, sevgilime bir demet çiçek sözü verdim. - Bu
yerinde, dedim. - Ay, dedi,
onun başka her şeyi var, zengin. - Yine de onun
verdiği çiçek demetinden hoşlanıyor, karşılığını verdim. - Ay, diye devam etti,
onun ziynetleri var ve bir taçı. - Adı ne ki? - Hollanda Parlamentosu bana ücret
bağlasa, diye karşılık verdi,
başka bir insan olurdum! Evet, bir zaman oldu ki,
o zaman halim öylesine iyiydi! Şimdi işim bitik benim.
Ben şimdi - Göğe
yönelttiği ıslak bir bakış her şeyi ifade ediyordu. - Demek ki, mutluydu? diye
sordum. - Ah, yine
öyle olmayı isterdim! dedi. O zaman öyle hoştu halim, öyle
keyifli, suda balık gibi hafif! - Heinrich! diye seslendi yoldan gelen yaşlı bir
kadın, Heinrich, nerdesin? seni her yerde aradık, haydi yemeğe gel! - Bu oğlunuz
mu? diye sordum
kadına yaklaşarak. - Hoş, o benim zavallı oğlum! karşılığını
verdi. Tanrı bana ağır bir çarmıh yükledi. - Ne zamandan beri böyle? diye
sordum. - Böyle sakin, dedi kadın, yarım seneden beri.Tanrıya şükür, böyle
olduğuna, daha önce bir yıl
boyunca kudurdu durdu, o zaman tımarhanede zincire
vurulmuştu. Şimdi artık kimseye bir şey yapmıyor, ama hep krallarla,
kraliçelerle uğraşıyor. Benim geçimime yardım eden sessiz, öyle iyi bir insandı,
güzel eli yazardı, birdenbire
melankolik oldu, ateşli bir hummaya tutuldu,
bundan çıldırdı ve şimdi işte gördüğünüz gibi. Size bir anlatsam, bey -
Sözlerinin akımını bir soruyla kestim: Öyle mutlu olduğundan, keyfinin yerinde
olduğundan övgüyle söz ettiği o zamanlar
nasıl bir zamandı acaba? - Ahmak insan!
diye seslendi acıyan bir gülümsemeyle, kendinden geçtiği zamanı demek istiyor,
hep övüyor o zamanı; tımarhanede olduğu, kendini hiç bilmediği zaman - gök
gürlemesi gibi vurdu beni bu
sözler, avcuna bir para sıkıştırıp, acele yanından
ayrıldım.
Mutlu olduğun için! diye seslendim kendi kendime kente
doğru yürürken, suda balık gibi keyfin yerinde olduğu için! - Ulu Tanrım!
akıllarını bulup, sonra onu
tekrar yitirmeden mutlu olmamaları mı insanların
kaderi! - Ey sefil! senin gamına, seni sararıp solduran duyularının karmaşasına
öylesine imreniyorum ki! Kraliçen için çiçek toplamaya çıkıyorsun umutla - kış
ortasında - bulamadığın için
üzülüyorsun ve niçin bulamadığını anlamıyorsun.
Bense - bense umutsuz, amaçsız dışarı çıkıyor, sonra gittiğim gibi yine eve
dönüyorum. - Hollanda Parlamentosu seni ücrete bağlasa, nasıl bir insan
olacağını sanıyorsun. Mutluluğunun
eksikliğini dünyevi bir engele bağlayabilen,
aziz mahluk! Hissetmiyorsun! sefaletinin harap olmuş kalbinde, sarsılmış
beyninde yattığını hissetmiyorsun, buna yeryüzünün bütün kralları birleşse, çare
bulamaz.
En uzak
kaynağa gidip şifa arayan, ama hastalığı daha
da artan, yaşamı daha da acıyla sürecek bir hastayla alay eden, umarsız
gebersin! vicdan azabından kurtulmak ve ruh sıkıntısından sıyrılmak için, kutsal
mezara hac yapan bungun kalbe
tepeden bakan. Tabanları açılmamış yola basan her
adımı, ürkülü ruhunu dindiren bir damla olan ve her günün yolculuğundan sonra
bir çok sıkıntıdan hafiflemiş yürek, rahat uyur. - Siz minderlerine kurulmuş lâf
ebeleri, buna hezeyan mı
demeniz gerekir? - Hezeyan! Ey Tanrım! gözyaşlarımı
görüyorsun! İnsanı bunca zavallı yaratıp, ona bir de, bir parça fakirliğini,
sana olan bir parça güvenini gasp eden kardeşler vermek zorunda mıydın, ey
Rahman! Zira şifa veren bir
köke, bağ çubuğunun gözyaşlarına olan güven, bizi
saran her şeye, her saat öylesine ihtiyaç duyduğumuz şifayı ve hafifleten
kuvveti veren sana olan güvenden başka nedir ki? Ey bilmediğim Peder! Aslında
bütün ruhumu dolduran ve
yüzünü benden çeviren Peder, beni kendine çağır, daha
fazla susma! susuşun bu susamış ruhu dindirmeyecek - Ve beklenmedik bir şekilde
geri gelen oğlu, kendisine sarılıp şöyle seslenirse, buna bir baba öfkelenebilir
mi: İşte yine
geldim, babacığım! Daha fazla dayanmamı istediğin yolculuğumu
yarıda kestiğim için bana öfkelenme. Dünya her yerde bir, çaba ve çalışmanın
karşılığı ücret ve sevinç; ama ben bunu ne yapayım? ben senin olduğun yerde iyi
oluyorum
ve senin yüzünü görerek acı çekeyim, zevk alayım. - Ey ulu Tanrım, sen
kovar mısın onu?
1 Aralık günü.
Wilhelm! sana anlattığım mutlu bedbaht insan,
Lotte'nin babasının
yanında yazıcıymış ve Lotte'ye beslediği gizli aşk, ortaya
çıkınca işten atılmış, bunun üzerine çıldırmış. Belki senin de okuduğun gibi,
Albert'in istifini bozmadan bana anlattığı bu kuru sözlerden, bu hikâyenin beni
nasıl saçma bir
biçimde kavradığını hisset.
4 Aralık günü.
N'olur - Bak, ben bitmişim, artık buna dayanamıyorum!
Bugün onun yanında oturdum - oturdum, o piyanosunu çaldı, çeşitli melodiler ve
bütün o ifadeler! bütün! bütün! - Ne istiyorsun! - Küçük kız kardeşi dizimde
oturup bebeğini süsledi. Gözlerim yaşla doldu. Eğilince, evlilik yüzüğü gözüme
battı - gözyaşlarım döküldü - Ve birden o göksel tatlı melodiye başladı, öyle
aniden ve ruhuma bir avuntu doldurup, geçmişin, şarkıyı işittiğim zamanların,
kederli ara zamanların, yılgınlığın, boşa giden umutların anısı içimden geçti ve
sonra - Odada bir aşağı, bir yukarı yürüdüm, kalbim bezgin boğuluyordu. - Tanrı
aşkına, dedim, şiddetli bir hiddetle ona doğru yürüyerek, Tanrı aşkına, kesin! -
Durup, gözlerini bana dikti. - Werther, dedi, ruhumu delen bir gülümseyişle,
Werther, siz çok hastasınız, en sevdiğiniz yemeklere karşı koyuyorsunuz. -
Ondan
koptum ve - Tanrım! felâketimi görüyorsun ve bunu sona
erdireceksin.
6 Aralık günü
Nasıl da peşime takılıyor o endam! Uyurken, uyanıkken
bütün ruhumu
dolduruyor. Burada, gözlerimi kapayınca, şurada, iç görme gücünün
birleştiği alnımda, onun kara gözleri duruyor. Burada! sana bunu anlatamam.
Gözlerimi kapatınca; hemen görünüyorlar; bir deniz gibi, bir uçurum gibi önümde,
içimde
dinleniyor, alnımın bütün duyularını dolduruyor.
Nedir insan, o övülmüş yarı Tanrı! En fazla ihtiyacı
olduğu yerde, gücü güdük değil mi? Ve sevinçten uçsa da, üzüntüden batsa da, her
iki halde de işte orada durdurulmuyor mu,
yittiğini sandığı sonsuzluğun
bolluğunda kör, soğuk bilince tekrar geri sürülmüyor mu?
YAYINA HAZIRLAYANDAN OKURA
Dostumuzun bu son garip
günlerinden kendi el yazısıyla
çokça belgenin kalmasını, böylece arta kalan mektuplarının akışını kendi
anlatımımla kesmek zorunda kalmamayı, ne kadar arzu ederdim.
Onun hikâyesini iyi bildiklerini düşündüğüm kişilerin
ağzından eksiksiz bilgiler toplamayı, kendime vazife edindim; bu hikâye basit ve
birkaç ayrıntı dışında anlatılanların hepsi birbiriyle uyuşuyor; yalnızca sözü
geçen kişilerin huyları üzerine görüş ve yorumlar değişiyor.
Yaşama
veda edenlerin artlarında bıraktıkları
mektupları araya koyup, bulunan en ufak kâğıtçığı bile önemsiz görmeden, tekrar
tekrar çaba harcayarak elde ettiklerimizi titizlikle anlatmaktan başka ne
yapabiliriz; hele sıradan olmayan insanların
bir tek hareketlerinin en öz, en
gerçek güdüsünü bile saptamanın öylesine zor olduğu düşünülürse.
Sıkkınlık ve hevessizlik Werther'in ruhunda gittikçe
daha derinden kök salmış, gittikçe daha sıkı sarmalamış ve biraz
biraz onun
bütün varlığını kavramıştı. Zihin huzuru tamamen tahrip olmuş, doğasının bütün
güç kaynaklarını birbirine karıştıran bir humma ve şiddet, en ters sonuçları
doğurdu, sonunda ona sadece bütün kötülüklere karşı o zamana kadar
sürdürdüğü
mücadeleden daha korkulu olarak çıktığı bir bitkinlik kaldı. Kalbinin korkusu,
zihninin diğer güçlerini, canlılığını, keskin zekâsını yeyip bitirdi, üzgün bir
ahbap, git gide daha mutsuz, mutsuz oldukça da daha insafsız oldu. En
azından
Albert'in arkadaşları böyle diyorlar; sakin, temiz bir adam olan Werther'in,
uzun zamandır arzu ettiği mutluluğa artık kavuşunca, bu mutluluğu gelecekte de
elinde tutmak için nasıl davranacağını bilemeyip, her geçen gün bütün
takatını
tükettiğini, akşam da acı çekip sıkıldığını ileri sürüyorlar. Albert, diyorlar,
böylesine kısa bir zamanda değişmemişti, o hâlâ, Werther'in başından beri
bildiği, pek çok takdir edip saydığı aynı kişiydi. Lotte'yi her şeyin üstünde
çok seviyordu, onunla gurur duyuyor ve onun herkes tarafından en mükemmel varlık
olarak kabul görmesini arzu ediyordu. Öyleyse, bu enfes varlığı o anda en
masumane şekilde bile olsa kimseyle paylaşmaya razı olmadığı için,
kuşkunun her
türlü görünümünü defetmek istemesini ayıplayabilir miyiz? Werther orada olduğu
zaman, Albert'in, karısının odasını terk ettiğini, sık sık itiraf ediyorlar,
ancak bunu arkadaşına duyduğu kin ve öfke yüzünden değil de,
kendisi varken onun
sıkıldığını hissettiği için yapıyormuş.
Lotte'nin babası, kendisini eve kapayan bir
rahatsızlığa yakalanmıştı; arabasını kızına gönderiyor, Lotte de ona gidiyordu.
Güzel bir kış günüydü, ilk kar fazlaca yağmış,
bütün çevreyi
kaplamıştı.
Albert almaya gitmeyecek olursa, Lotte'yi getirmek
üzere, Werther ertesi sabah ardından gitti. Açık hava kapalı gönlüne fazla bir
etki yapmadı, ruhunda bunaltıcı bir baskı vardı, içine üzüntülü
resimler
çöreklenmişti ve gönlü bir acı düşünceden öbürüne geçmek dışında bir hareket
bilmiyordu.
Kendisi ebedi bir huzursuzluk içinde yaşadığı gibi,
başkalarının hali de ona hep daha endişe verici, daha karışık görünüyordu,
Albert ile karısının arasındaki güzel ilişkiyi bozduğunu sanıyor, kendi kendine
serzenişte bulunuyor, ama kocaya karşı gizli bir hiddet de buna
karışıyordu.
Yolda da düşünceleri bu konuya geldi. Evet, evet, dedi
kendi kendine
gizli bir diş gıcırdatmasıyla: içten, samimi, incelikli, her şeyi
paylaşan bir ilişki, sakin, sürekli sadakat bu! Doymuşluk bu, vurdumduymazlık!
Her türlü sefil iş onu, kıymetli, nefis karısından daha çok çekmiyor mu?
Talihinin değerini biliyor
mu? Ona hak ettiği saygıyı gösterebiliyor mu? Ona
sahip, tamam ona sahip - Biliyorum, ama başka bir şey daha biliyorum, bu
düşünceye alıştım sanıyorum, bu düşünce beni daha çıldırtacak, beni öldürecek -
Ve bana olan arkadaşlığı
buna dayandı mı? Lotte'ye olan bağlılığımı kendi
haklarına tecavüz olarak görmüyor mu, ona olan ilgimi sessiz bir sitem olarak
görmüyor mu? Biliyorum, bunu hissediyorum, beni gönülsüz görüyor, benim uzak
olmamı diliyor,
mevcudiyetim onun için eziyet.
Hızlı adımlarını sıkça yavaşlatıyor, sık sık sessiz
duruyor ve sanki dönmek istiyordu; yine de adımları hep ileriye doğru gidiyordu
ve bu düşüncelerle, kendi kendine konuşmalarla nihayet istemeden
av evine
varmıştı.
Kapıda ihtiyar adamı ve Lotte'yi sordu, evi belli bir
telaş içinde buldu. En büyük oğlan, orada Wahlheim'de bir kaza olduğunu söyledi,
bir köylü öldürülmüş! - Bu onu fazla etkilemedi. - Odaya girerek,
Lotte'yi,
hasta haline aldırmaksızın olay yerine gidip, durumu yerinde incelemek isteyen
babasını iknaya çalışır buldu. Fail henüz meçhuldü, dövülerek öldürülen, kapının
önüne bırakılmıştı, zanlar ileri sürülüyordu: katledilen, daha önce
geçimsizlik
yüzünden ayrıldığı başka birini çalıştıran bir dul kadının yeni
uşağıydı.
Werther bunu işitince, hiddetle yerinden fırladı. -
Mümkün mü bu! diye bağırdı, hemen oraya gitmeliyim, bir an bile duramam. -
Wahlheim'e
doğru hızla yola koyuldu, bütün anıları canlandı ve arada bir
konuştuğu ve değer verdiği o insanın bu cürmü işlediğinden bir an bile kuşku
duymuyordu.
Küplü meyhaneye ulaşmak için, cesedi koydukları
ıhlamurların oradan
geçmesi gerekiyordu, bunca sevdiği meydandan dehşet duydu.
Komşu çocukların onca sık oynadıkları eşik kana bulanmıştı. Sevgiyle sadakat, en
güzel insan duyguları, şiddet ve cinayete dönüşmüştü. Koca ağaçlar yapraksız ve
çiğ
vurmuş duruyordu, kilise avlusunu çeviren alçak duvarların üstünde kemer
yapan çit çalıları yaprak dökmüştü ve aralıklardan karla örtülü mezar taşları
görünüyordu.
Önünde bütün köyün toplandığı küplü meyhaneye
yaklaşınca,
birden bir bağrış çağrış oldu. Uzakta silahlı bir takım adamlar
görüldü ve herkes, failin getirildiğini sesleniyordu. Werther o tarafa bakınca,
kuşkusu uzun sürmedi. Evet! kısa bir süre önce sessiz bir hiddet, gizli bir
çaresizlik içinde
dolanırken kendisine rasladığı, o dulu çok seven
uşaktı.
Ne işledin, ey bedbaht! diye seslendi Werther, ona
doğru atılarak. - O, sessiz bakıp sustu, sonunda istifini bozmadan karşılık
verdi: Kimse ona yâr olmayacak, o kimseyi
almayacak. - Tutukluyu küplü meyhaneye
getirdiler, Werther ivedi oradan uzaklaştı.
Bu korkunç, müthiş temas benliğinde her şeyi alt üst
etmişti. Üzüntüsünden, bezginliğinden, kayıtsız teslimiyetinden bir an için
koptu;
aşılmaz bir paylaşım duygusu ona egemen oldu ve tarifsiz bir o insanı
kurtarma arzusuna tutuldu. Onun, öylesine mutsuz olduğunu hissetti, cani olarak
bile onu öyle suçsuz buldu, öyle içten kendini onun yerine koydu ki, başkalarını
da
buna ikna edebileceğine kesinlikle inandı. Onun adına konuşma hevesine
kapıldı, en heyecanlı ifadeler dudaklarına üşüştü ve av evine koşarken, yolda
danışmana anlatacaklarını mırıldanmaktan kendini alamadı.
Odaya
girince, Albert'in orada olduğunu görüp, bir an
keyfi kaçtı; ama hemen kendine hâkim olup, düşündüklerini danışmana ateşli
ateşli anlattı. Adam, birkaç defa başını salladı, Werther'in, bir insanın affı
için söylenebilecek her şeyi büyük bir
tutku, hakikat ve can başla anlatmasına
karşın, kolaylıkla düşünülebileceği gibi, danışmanın kılı kıpırdamadı. Hatta
Werther'in sözünü bitirmesini beklemeden, fevri bir çıkışla, alçak bir katili
koruduğu için onu kınadı! bu davranışla her
yasanın ortadan kalkacağını,
devletin bütün güvenliğinin mahvolacağını ona gösterdi, büyük bir sorumluluk
altına girmeden böyle bir işte hiçbir şey yapamayacağını, her şeyin düzen içinde
öngörülen gidişine bırakılması gerektiğini de
sözlerine ekledi.
Werther, henüz teslim olmadan, o insanın kaçmasına
yardımcı olunmasını, danışmanın görmezden gelmesini rica etti! Danışman, bunu da
reddetti. Nihayet söze karışan Albert de yaşlı adamdan yana çıktı;
Werther
azınlıkta kaldı ve danışman birkaç defa: Hayır, onu kurtarmak mümkün değil! diye
söylendikten sonra, o da korkunç bir acıyla yola koyuldu.
Bu sözlerin ona ne kadar koyduğunu, kâğıtları arasında
bulunan ve herhalde o
gün yazılmış küçük bir nottan görüyoruz:
Seni kurtarmak mümkün değil, bedbaht! görüyorum ki,
bizim kurtulmamız mümkün değil.
Albert'in, danışmanın yanında tutuklu hakkında son
söyledikleri,
Werther'in pek zıddına gitmişti: kendine karşı bazı duyarlıklar
fark ettiğini sandı ve üzerinde düşündükçe keskin zekâsından, her iki adamın da
haklı olmak istediği kaçmadıysa da, bunu itiraf etmek, bunu kabullenmek, ona
sanki
varlığının tözünü reddetmekmiş gibi geldi.
Belki de Albert ile bütün ilişkisini dile getiren bir
not parçasını kâğıtları arasında buluyoruz:
Kendi kendime tekrar tekrar, o mert ve iyi, demem neye
yarar, oysa bu bağrımı en
derinden deşiyor; adil olamıyorum.
Yumuşak bir akşam olup, hava donları çözmeğe başladığı
için, Lotte ile Albert yürüyerek döndüler. Sanki Werther'in refakatını
arıyormuşçasına, Lotte yolda oraya buraya
bakınıyordu. Albert, ondan söz edip,
haksızlık etmeden onu kınadı. Onun bahtsız tutkunluğuna değinerek, onu
uzaklaştırmanın mümkün olmasını diledi. - Bunu kendimiz için de istiyorum, dedi,
ve senden rica ediyorum, diye devam etti,
sana karşı davranışına başka bir yön
vermeye, sık ziyaretlerini azalttırmaya bak. İnsanların dikkatini çekiyor ve
orada burada söz edildiğini biliyorum. - Lotte sustu, Albert de onun bu susuşunu
duyumsamış göründü; en azından o
zamandan beri Werther'in adını bir daha anmadı,
o söz edecek olursa da, ya konuşmayı bıraktı ya da başka bir yöne
çekti.
Werther'in, bedbaht insanı kurtarmak için yaptığı
boşuna girişim, sönmekte olan bir ışığın son
parlamasıydı; artık daha da derin
bir acıya ve miskinliğe battı; özellikle de, kendisinin belki işi inkâra vuran o
insana karşı tanık olarak çağrılabileceğinin kulağına gelmesiyle nerdeyse
kendini kaybediyordu. Etkin yaşamı boyunca
karşılaştığı bütün tatsızlıklar,
elçilikteki usanç, başarısız olduğu diğer her şey, herhangi bir zamanda onu
incitmiş olan şeyler, ruhunda çalkalanıp duruyordu. Bütün bunlar yüzünden,
kendini atıl olma hakkına sahip görüyordu, her türlü
umuttan kopmuş, günlük
yaşayışın işlerine el koyacak herhangi bir tutamak bulmaktan aciz görüyordu ve
böylece nihayet, kendini salt eşsiz hissine ve zihniyetine ve sonsuz bir tutkuya
vererek, huzurunu bozduğu sevimli ve sevgili
varlıkla üzünçlü bir ilişkinin
ebedi yeknesaklığında, kendi takatına saldırıp, amaçsız ve umutsuz tüketerek,
acıklı bir sona doğru durmadan kayıyordu.
Ondaki karışıklığın, tutkunun, dur durak bilmeyen
gayret ve çabasının, yaşam
yorgunluğunun en güçlü tanıkları, ardında kalan,
buraya sokmak istediğimiz birkaç mektup:
|