Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 155 Üye Adayı ve 8 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Yarış
 Gene Hackman
 Doktor Doktor
 Ahmet İnam'la sıradışı bir sohbet...
 Sömürünün kavramları
 Halide Nusret Zorlutuna ile yeniden
 Mutfak kitapları
 FELON
 Kalbin hafızası var mıdır?
 Dahası ne?
 bir cumartesi
 Ayaklarının üstünde
 Bayramsız Çocuklar
 İyi Bayramlar
 bir cezm kaldı
 Uzlette...
 Çizginin Yüzleri...
 Eyy Uhnem! Eyy Uhnem!
 Seçmece
 İmkansızın peşinden koştunuz mu hiç ?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


J.Wolfgang Goethe: GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap Bölüm-2
Tarih: 19.11.2004 Saat: 00:09 Gönderen: karakutu
 
19 Ekim günü.
 

   Ah, bu boşluk, burada göğsümde hissettiğim bu korkunç boşluk! - Sık sık düşünüyorum: onu bir defa olsun, yalnız bir defacık şu bağra basabilsen, bütün bu boşluk dolardı 

  26 Ekim günü.  

  Evet, benim için kesinleşiyor, azizim! bir yaratığın varlığının fazla önemli olmadığı, çok az önemi olduğu kesinleşiyor, gittikçe daha kesinleşiyor. Lotte'ye bir kız arkadaşı geldi, ben de yan odaya bir kitap almaya geçtim ve okuyamadım, sonra yazmak için bir kalem aldım. Alçak sesle konuşmalarını işittim; birbirlerine önemsiz şeyler anlattılar, kentteki yenilikleri: biri nasıl evleniyormuş, öbürü nasıl hasta, çok hastaymış.


- Kuru bir öksürüğü var, kemikleri yüzünden fırlamış, baygınlıklar geçiriyor; onun yaşamının bir metelik değeri kalmadı, dedi arkadaşı. Onun (adı verilmeyen) da durumu kötü, dedi Lotte. Adamın her yanı şişmiş, dedi öbürü. - Ve derin hayal gücüm aldı beni bu zavallıların yataklarına götürdü; nasıl bir gönülsüzlükle yaşama sırt çevirdiklerini gördüm, nasıl - Wilhelm! ve benim kadıncıklar, nasıl konuşulursa işte, bundan öyle söz ediyorlar - bir yabancının ölmekte olduğundan. - Ve çevreme bakınınca, odayı seyredince, çevremde Lotte'nin giysileri ve Albert'in yazıları ve artık öylesine aşina olduğum bu möbleler, hatta mürekkep hokkası ve düşünüyorum: Bak, artık bu evin nesisin! Her şeyi. Dostların sana saygı gösteriyorlar! ve sık sık onlara sevinç hazırlıyorsun ve kalbin, sanki onlarsız olamayacağını sanıyor, yine de - şimdi kalkıp gitsen, bu çevreden ayrılsan? duyumsayacaklar mı, yokluğunun onların kaderinde bıraktığı boşluğu ne kadar zaman duyumsayacaklar? ne kadar zaman? - Oh, öylesine fani ki insan, varlığının asıl güvenini gördüğü yerde bile, kendi varoluşunun tek gerçek etkisini yaptığı yerde, sevdiklerinin hatıralarında, ruhlarında bile sönüp, yitmek zorunda, hem de onca tez!

 

 

  27 Ekim günü.

 

  Göğsümü parçalamak, insanın birbiri için bu kadar az değeri olabildiği için, beynimi dağıtmak istiyorum sık sık. Ah, kendim getirmediğim aşkı, sevinç, sıcaklık ve hazzı, öbürü bana vermez ve mutluluk dolu bütün kalbimle karşımda soğuk ve mecalsiz duranı mutlandıramam.

 

 

  Akşam üstü.

 

 

  O kadar çok şeye sahibim, ama ona karşı duygularım hepsini yutuyor; o kadar çok şeye sahibim, ama onsuz hepsi bir hiç.

 

 

  30 Ekim günü.

 

  Yüz defa gelmedim mi onun boynuna sarılacak noktaya! Bunca çok sevimliliği çevresinde dolanır görüp de, ona bir türlü uzanamamanın, insanı ne duruma getirdiğini, yüce Tanrı biliyor; ve de almaya uzanmak, insanlığın en doğal güdüsü. Çocuklar, akıllarına gelen her şeye uzanmıyorlar mı? - Ya ben?

 

 

  3 Kasım günü.

 

 

  Tanrı biliyor! çokça bir daha uyanmamak dileğiyle, hatta umuduyla yatağa uzanıyorum: ve sabahleyin gözlerimi açıp, yine güneşi görünce, perişan oluyorum. Ah, sağı solu belli olmayan biri olabilsem de, suçu havadan bilsem, bir üçüncü kişiye atsam, başarısızlıkla biten bir girişimi bahane etsem, o zaman üstümdeki bu isteksizliğin dayanılmaz yükü belki yarı yarıya inerdi. Vay halime! bütün suçun yalnızca kendimde olduğunu, çok açık hissediyorum, - suç değil! Yeter, bütün sefilliğin kaynağının içimde gizli olması, tıpkı bir zamanlar bütün saadetlerin kaynağı gibi. Bir zamanlar duyumsamanın bütün doluluğuyla süzülüp duran, her adımda bir cennet bulan, bütün dünyayı sevgi dolu sarmalayacak bir yüreği olan aynı kişi değil miyim artık? Ve bu yürek artık cansız, sevinçler akmıyor ondan artık, gözlerim kuru ve cana can katan gözyaşlarıyla artık esenlenmeyen duyularım korkuyla alnımı kırıştırıyor. Çok acı çekiyorum, zira hayatımın tek hazzını, çevremde dünyalar yarattığım can veren kutsal gücü yitirdim; yok artık! - Penceremden dışarıya uzak tepelere bakınca, sabah güneşinin sakin duran çayırın üstündeki sisi nasıl delerek ışıttığını ve uysal nehrin yapraksız söğütlerin arasından bana doğru yılan gibi dolandığını görüyorum, - oh! işte bu şahane tabiat parlak bir resim gibi böyle sabit karşımda dururken, bütün bu sonsuz haz kalbimden beynime bir damla bile mutluluk pompalayamıyor, koskoca herif Tanrı'nın karşısında kurumuş bir kuyu, delinmiş bir kova gibi duruyor. Öyle çok kendimi yerlere atıp, üstü tunçtan gökyüzü, etrafı susuzluktan kavrulan toprak, bir çiftçinin yağmur duası gibi, Tanrı'dan gözyaşları diledim.

  Ama ah! hissediyorum, Tanrı, yağmuru ve güneş ışınını bizim fevri yakarılarımız için vermiyor ve anısıyla kıvrandığım o zamanlar niçin öyle kutluydu? ruhunu sabırla bekleyip, üstüme boşalttığı hazzı derinden şükran duyan bütün kalbimle içime çektiğim için.

 

 

  8 Kasım günü.

 

 

  Aşırılıklarımı kınadı! ah, öylesine incelikle! Bir bardak şarapla kendimi bilmeyip, bir sürahi içmeye kalkmak gibi aşırılıklarım. - Yapmayın! dedi, Lotte'yi düşünün! - Düşünmek! dedim, bunu bana söylemeniz gerekir mi? Düşünüyorum! - düşünmüyorum! Siz hep ruhumdasınız. Bugün, geçende sizin arabadan indiğiniz yerde oturdum - beni daha derin konuşturmamak için, konuyu değiştirdi. Can, ben bitmişim! ne isterse, yapabiliyor benimle.

 

 

  15 Kasım günü.

 

 

  Teşekkürler, Wilhelm, candan paylaşman için, iyi niyetli nasihatın için ve sakin olmanı rica ediyorum. Bırak sonuna kadar katlanayım, bütün yorgunluğuma rağmen, hâlâ netice almaya yetecek gücüm var. Dine saygım var, bunu biliyorsun, kimi takatsıza baston, kimi tükenmişe hayat olduğunu seziyorum. Yalnız - bunu herkese verebilir mi, vermeli mi? Koca dünyaya bakınca, binlerce kişiye bunu vermediğini görüyorsun, binlerce kişiye de vermeyecek, yakarılsın yakarılmasın, öyleyse bana vermek zorunda mı? Tanrı'nın oğlu bile, Pederin kendisine verdiklerinin, onun çevresinde olacaklarını söylemiyor mu? Ya ben ona verilmemişsem? ya Peder beni, kalbimin bana söylediği gibi, kendine saklamışsa? - Lütfen, bunu yanlış yorumlama; bu masum sözlerde alay gibi bir şey arama; bütün ruhumu önüne seriyorum; yoksa susmuş olmayı tercih ederdim: herkesin de benim gibi çok az bildiği bütün bu konularda bir söz sarfetmek istemem. Payına düşen acıyı çekmek ve ona ayrılan kadehi boşaltmak, insanın kaderi değil de nedir? - Ve kupa, göklerdeki Tanrı'nın insan dudaklarına pek acı gelmişse, niçin ben büyüksenip, bana tatlı gelmiş gibi durayım? Bütün varlığım olmakla olmamak arasında titrer, geçmiş geleceğin zifiri uçurumunda bir şimşek gibi çakar ve etrafımdaki her şey çökerken, dünya da benimle birlikte battığı için, niçin utanayım ki - Beyhude çabalayan güçlerinin iç derinliklerinde gıcırdayan, salt kendi itilmişin, kendine yetmeyip durmadan uçuruma yuvarlanan mahluğun sesi değil mi: Tanrım! Tanrım! beni niçin terk ettin? Peki, gökyüzünü bir çarşaf gibi düreni sakınmayan ifadeden utanmalı, o andan endişe mi duymalıyım?

 

 

  21 Kasım günü.

 

 

  Kendisini ve beni mahvedecek bir zehiri hazırlamakta olduğunu görmüyor, hissetmiyor; ve bana uzattığı felâketim olacak kâseyi büyük bir şehvetle yudumluyorum. Bana sık sık - sık? - yok, ama arada bir gönderdiği o müşfik bakış ne oluyor, hissimin elde olmayan bir ifadesini algılayışındaki o lütuf, katlanmam karşısında alnına çizilen o acıyış?

  Dün ben giderken, elini uzatarak dedi: Hoşçakal, sevgili Werther! - Sevgili Werther! Bana ilk defa sevgili diye hitab ediyordu ve bu iliğime, kemiğime işledi. Kendi kendime yüz defa tekrarladım ve dün yatağa giderken kendi kendime her türlü şeyi konuşurken, birden şöyle dedim: İyi geceler, sevgili Werther! sonra da kendime güldüm.

 

 

  22 Kasım günü.

 

 

  Dua edemiyorum: Onu bana bırak! yine de sık sık sanki o benimmiş gibi geliyor. Dua edemiyorum: Onu bana ver! zira o bir başkasının. Acılarıma takılıp dalga geçiyorum; kendimi koyversem, karşı savlardan upuzun bir ayin olur.

 

 

  24 Kasım günü.

 

 

  Nelere katlandığımı hissediyor. Bugün bakışı kalbimin ta derinine işledi. Onu yalnız buldum; bir şey söylemedim, bana baktı. Bense onun şirin güzelliğini, görkemli zekâ ışıltısını artık görmedim; bütün bunlar gözlerimden kayboldu. Çok daha nefis bir bakış, en candan katılımın ifadesiyle dolu, en tatlı acıma duygusu beni etkiliyordu. Niçin onun ayaklarına kapanamıyordum? niçin boynuna bin öpücük kondurup karşılık veremiyordum? Kurtuluşu piyanoya koşmakta buldu ve çalışına tatlı sakin bir sesle uyumlu eşlik etti. Dudaklarını hiç bunca alımlı görmedim; sanki susamış gibi açılıyorlardı, çalgıdan yükselen o tatlı tınıları içine çekmek ve yalnızca saf ağzından gizli yankıları yansılamak istercesine - Evet sana bunu öyle söyleyebilsem! - Daha fazla direnmedim, eğilip ahdettim: size bir öpüş kondurmaya hiç cüret göstermeyeceğim, dudaklar! üstünde gökyüzü ruhlarının süzüldüğü dudaklar - Yine de - arzuluyorum - Hah! görüyorsun, bir perde gibi ruhumun önünde duruyor bu - bu sonsuz mutluluk - ve sonra bu günahın cezasını çekmek için göçüp gitti - günah?

 

 

  26 Kasım günü.

 

 

  Bazen kendime diyorum: Senin yazgın biricik; diğerlerini mutlu say - hiç kimse böyle eziyet çekmemiştir. Sonra ilkçağlardan bir şairi okuyorum ve onda sanki kendi kalbimi görüyorum. Bunca çok şeye dayanmam gerekiyor! Ah, benden önce de insanlar hiç böyle sefil oldular mı?

 

 

  30 Kasım günü.

 

 

  Kendime, kendime gelemeyeceğim! nereye adımımı atsam, karşıma beni allak bullak eden bir görünüm çıkıyor. Bugün! ey yazgı! ey insanlık!

  Su boyunda geziniyorum öğle saatinde, canım yemek istemedi. Her şey ıpıssızdı, soğuk ıslak bir akşam rüzgârı dağdan üfürüyordu, boz yağmur bulutları da vadiye doğru iniyordu. Uzaktan yeşil kötü bir setreyle kayalar arasında tırmanıp durarak, herhalde ot arayan bir adam gördüm. Onun yakınına gelip, çıkardığım ses üzerine dönünce, sessiz bir üzüncün ana hattı oluşturduğu, ama bunun dışında sadece doğru, iyi bir ifadeyi yansıtan ilginç bir çehreyle karşılaştım; siyah saçları tokalarla iki lüleye ayrılmış, kalan kısmı da sırtından sarkan kuvvetli bir kuyruk olarak örülmüştü. Giyimi, düşük bir zümrenin insanı izlenimini verdiği için, meşgalesiyle ilgilenmeme aldırmayacağını sanıp, ne arıyor? diye sordum. - Derin bir iniltiyle, çiçek arıyorum, diye yanıtladı - ama bulamıyorum. - Mevsimi de değil, dedim gülümseyerek. - Bunca çok çiçek var, dedi bana doğru inerek. Bahçemde güller ve iki tür hanımeli var, birini babam verdi, ayrık gibi bitiyorlar; iki gündür arıyorum, ama bulamıyorum. Şurda dışarda her zaman çiçekler oluyor, sarı ve mavi ve kırmızı, kızıllık otunun da güzel bir çiçeği var. Hiçbirini bulamıyorum. - Endişeli bir durumu ayrımsayarak, dolaylı yoldan sordum: Çiçekleri ne yapacak ki? - Olağanüstü, asabi bir gülümseme yüzünü çarpıttı. - Beni ele vermezseniz, dedi, parmağını ağzına bastırarak, sevgilime bir demet çiçek sözü verdim. - Bu yerinde, dedim. - Ay, dedi, onun başka her şeyi var, zengin. - Yine de onun verdiği çiçek demetinden hoşlanıyor, karşılığını verdim. - Ay, diye devam etti, onun ziynetleri var ve bir taçı. - Adı ne ki? - Hollanda Parlamentosu bana ücret bağlasa, diye karşılık verdi, başka bir insan olurdum! Evet, bir zaman oldu ki, o zaman halim öylesine iyiydi! Şimdi işim bitik benim.

Ben şimdi - Göğe yönelttiği ıslak bir bakış her şeyi ifade ediyordu. - Demek ki, mutluydu? diye sordum. - Ah, yine öyle olmayı isterdim! dedi. O zaman öyle hoştu halim, öyle keyifli, suda balık gibi hafif! - Heinrich! diye seslendi yoldan gelen yaşlı bir kadın, Heinrich, nerdesin? seni her yerde aradık, haydi yemeğe gel! - Bu oğlunuz mu? diye sordum kadına yaklaşarak. - Hoş, o benim zavallı oğlum! karşılığını verdi. Tanrı bana ağır bir çarmıh yükledi. - Ne zamandan beri böyle? diye sordum. - Böyle sakin, dedi kadın, yarım seneden beri.Tanrıya şükür, böyle olduğuna, daha önce bir yıl boyunca kudurdu durdu, o zaman tımarhanede zincire vurulmuştu. Şimdi artık kimseye bir şey yapmıyor, ama hep krallarla, kraliçelerle uğraşıyor. Benim geçimime yardım eden sessiz, öyle iyi bir insandı, güzel eli yazardı, birdenbire melankolik oldu, ateşli bir hummaya tutuldu, bundan çıldırdı ve şimdi işte gördüğünüz gibi. Size bir anlatsam, bey - Sözlerinin akımını bir soruyla kestim: Öyle mutlu olduğundan, keyfinin yerinde olduğundan övgüyle söz ettiği o zamanlar nasıl bir zamandı acaba? - Ahmak insan! diye seslendi acıyan bir gülümsemeyle, kendinden geçtiği zamanı demek istiyor, hep övüyor o zamanı; tımarhanede olduğu, kendini hiç bilmediği zaman - gök gürlemesi gibi vurdu beni bu sözler, avcuna bir para sıkıştırıp, acele yanından ayrıldım.
 

  Mutlu olduğun için! diye seslendim kendi kendime kente doğru yürürken, suda balık gibi keyfin yerinde olduğu için! - Ulu Tanrım! akıllarını bulup, sonra onu tekrar yitirmeden mutlu olmamaları mı insanların kaderi! - Ey sefil! senin gamına, seni sararıp solduran duyularının karmaşasına öylesine imreniyorum ki! Kraliçen için çiçek toplamaya çıkıyorsun umutla - kış ortasında - bulamadığın için üzülüyorsun ve niçin bulamadığını anlamıyorsun. Bense - bense umutsuz, amaçsız dışarı çıkıyor, sonra gittiğim gibi yine eve dönüyorum. - Hollanda Parlamentosu seni ücrete bağlasa, nasıl bir insan olacağını sanıyorsun. Mutluluğunun eksikliğini dünyevi bir engele bağlayabilen, aziz mahluk! Hissetmiyorsun! sefaletinin harap olmuş kalbinde, sarsılmış beyninde yattığını hissetmiyorsun, buna yeryüzünün bütün kralları birleşse, çare bulamaz.
 

  En uzak kaynağa gidip şifa arayan, ama hastalığı daha da artan, yaşamı daha da acıyla sürecek bir hastayla alay eden, umarsız gebersin! vicdan azabından kurtulmak ve ruh sıkıntısından sıyrılmak için, kutsal mezara hac yapan bungun kalbe tepeden bakan. Tabanları açılmamış yola basan her adımı, ürkülü ruhunu dindiren bir damla olan ve her günün yolculuğundan sonra bir çok sıkıntıdan hafiflemiş yürek, rahat uyur. - Siz minderlerine kurulmuş lâf ebeleri, buna hezeyan mı demeniz gerekir? - Hezeyan! Ey Tanrım! gözyaşlarımı görüyorsun! İnsanı bunca zavallı yaratıp, ona bir de, bir parça fakirliğini, sana olan bir parça güvenini gasp eden kardeşler vermek zorunda mıydın, ey Rahman! Zira şifa veren bir köke, bağ çubuğunun gözyaşlarına olan güven, bizi saran her şeye, her saat öylesine ihtiyaç duyduğumuz şifayı ve hafifleten kuvveti veren sana olan güvenden başka nedir ki? Ey bilmediğim Peder! Aslında bütün ruhumu dolduran ve yüzünü benden çeviren Peder, beni kendine çağır, daha fazla susma! susuşun bu susamış ruhu dindirmeyecek - Ve beklenmedik bir şekilde geri gelen oğlu, kendisine sarılıp şöyle seslenirse, buna bir baba öfkelenebilir mi: İşte yine geldim, babacığım! Daha fazla dayanmamı istediğin yolculuğumu yarıda kestiğim için bana öfkelenme. Dünya her yerde bir, çaba ve çalışmanın karşılığı ücret ve sevinç; ama ben bunu ne yapayım? ben senin olduğun yerde iyi oluyorum ve senin yüzünü görerek acı çekeyim, zevk alayım. - Ey ulu Tanrım, sen kovar mısın onu?

 

 

  1 Aralık günü.

 

 

  Wilhelm! sana anlattığım mutlu bedbaht insan, Lotte'nin babasının yanında yazıcıymış ve Lotte'ye beslediği gizli aşk, ortaya çıkınca işten atılmış, bunun üzerine çıldırmış. Belki senin de okuduğun gibi, Albert'in istifini bozmadan bana anlattığı bu kuru sözlerden, bu hikâyenin beni nasıl saçma bir biçimde kavradığını hisset.

 

 

  4 Aralık günü.

 

 

  N'olur - Bak, ben bitmişim, artık buna dayanamıyorum! Bugün onun yanında oturdum - oturdum, o piyanosunu çaldı, çeşitli melodiler ve bütün o ifadeler! bütün! bütün! - Ne istiyorsun! - Küçük kız kardeşi dizimde oturup bebeğini süsledi. Gözlerim yaşla doldu. Eğilince, evlilik yüzüğü gözüme battı - gözyaşlarım döküldü - Ve birden o göksel tatlı melodiye başladı, öyle aniden ve ruhuma bir avuntu doldurup, geçmişin, şarkıyı işittiğim zamanların, kederli ara zamanların, yılgınlığın, boşa giden umutların anısı içimden geçti ve sonra - Odada bir aşağı, bir yukarı yürüdüm, kalbim bezgin boğuluyordu. - Tanrı aşkına, dedim, şiddetli bir hiddetle ona doğru yürüyerek, Tanrı aşkına, kesin! - Durup, gözlerini bana dikti. - Werther, dedi, ruhumu delen bir gülümseyişle, Werther, siz çok hastasınız, en sevdiğiniz yemeklere karşı koyuyorsunuz. - Ondan koptum ve - Tanrım! felâketimi görüyorsun ve bunu sona erdireceksin.

 

 

  6 Aralık günü

 

 

  Nasıl da peşime takılıyor o endam! Uyurken, uyanıkken bütün ruhumu dolduruyor. Burada, gözlerimi kapayınca, şurada, iç görme gücünün birleştiği alnımda, onun kara gözleri duruyor. Burada! sana bunu anlatamam. Gözlerimi kapatınca; hemen görünüyorlar; bir deniz gibi, bir uçurum gibi önümde, içimde dinleniyor, alnımın bütün duyularını dolduruyor.

  Nedir insan, o övülmüş yarı Tanrı! En fazla ihtiyacı olduğu yerde, gücü güdük değil mi? Ve sevinçten uçsa da, üzüntüden batsa da, her iki halde de işte orada durdurulmuyor mu, yittiğini sandığı sonsuzluğun bolluğunda kör, soğuk bilince tekrar geri sürülmüyor mu?

 

 

 

 

  YAYINA HAZIRLAYANDAN OKURA

 

 

  Dostumuzun bu son garip günlerinden kendi el yazısıyla çokça belgenin kalmasını, böylece arta kalan mektuplarının akışını kendi anlatımımla kesmek zorunda kalmamayı, ne kadar arzu ederdim.

  Onun hikâyesini iyi bildiklerini düşündüğüm kişilerin ağzından eksiksiz bilgiler toplamayı, kendime vazife edindim; bu hikâye basit ve birkaç ayrıntı dışında anlatılanların hepsi birbiriyle uyuşuyor; yalnızca sözü geçen kişilerin huyları üzerine görüş ve yorumlar değişiyor.

  Yaşama veda edenlerin artlarında bıraktıkları mektupları araya koyup, bulunan en ufak kâğıtçığı bile önemsiz görmeden, tekrar tekrar çaba harcayarak elde ettiklerimizi titizlikle anlatmaktan başka ne yapabiliriz; hele sıradan olmayan insanların bir tek hareketlerinin en öz, en gerçek güdüsünü bile saptamanın öylesine zor olduğu düşünülürse.
 

  Sıkkınlık ve hevessizlik Werther'in ruhunda gittikçe daha derinden kök salmış, gittikçe daha sıkı sarmalamış ve biraz biraz onun bütün varlığını kavramıştı. Zihin huzuru tamamen tahrip olmuş, doğasının bütün güç kaynaklarını birbirine karıştıran bir humma ve şiddet, en ters sonuçları doğurdu, sonunda ona sadece bütün kötülüklere karşı o zamana kadar sürdürdüğü mücadeleden daha korkulu olarak çıktığı bir bitkinlik kaldı. Kalbinin korkusu, zihninin diğer güçlerini, canlılığını, keskin zekâsını yeyip bitirdi, üzgün bir ahbap, git gide daha mutsuz, mutsuz oldukça da daha insafsız oldu. En azından Albert'in arkadaşları böyle diyorlar; sakin, temiz bir adam olan Werther'in, uzun zamandır arzu ettiği mutluluğa artık kavuşunca, bu mutluluğu gelecekte de elinde tutmak için nasıl davranacağını bilemeyip, her geçen gün bütün takatını tükettiğini, akşam da acı çekip sıkıldığını ileri sürüyorlar. Albert, diyorlar, böylesine kısa bir zamanda değişmemişti, o hâlâ, Werther'in başından beri bildiği, pek çok takdir edip saydığı aynı kişiydi. Lotte'yi her şeyin üstünde çok seviyordu, onunla gurur duyuyor ve onun herkes tarafından en mükemmel varlık olarak kabul görmesini arzu ediyordu. Öyleyse, bu enfes varlığı o anda en masumane şekilde bile olsa kimseyle paylaşmaya razı olmadığı için, kuşkunun her türlü görünümünü defetmek istemesini ayıplayabilir miyiz? Werther orada olduğu zaman, Albert'in, karısının odasını terk ettiğini, sık sık itiraf ediyorlar, ancak bunu arkadaşına duyduğu kin ve öfke yüzünden değil de, kendisi varken onun sıkıldığını hissettiği için yapıyormuş.

  Lotte'nin babası, kendisini eve kapayan bir rahatsızlığa yakalanmıştı; arabasını kızına gönderiyor, Lotte de ona gidiyordu. Güzel bir kış günüydü, ilk kar fazlaca yağmış, bütün çevreyi kaplamıştı.
 

  Albert almaya gitmeyecek olursa, Lotte'yi getirmek üzere, Werther ertesi sabah ardından gitti. Açık hava kapalı gönlüne fazla bir etki yapmadı, ruhunda bunaltıcı bir baskı vardı, içine üzüntülü resimler çöreklenmişti ve gönlü bir acı düşünceden öbürüne geçmek dışında bir hareket bilmiyordu.

  Kendisi ebedi bir huzursuzluk içinde yaşadığı gibi, başkalarının hali de ona hep daha endişe verici, daha karışık görünüyordu, Albert ile karısının arasındaki güzel ilişkiyi bozduğunu sanıyor, kendi kendine serzenişte bulunuyor, ama kocaya karşı gizli bir hiddet de buna karışıyordu.

  Yolda da düşünceleri bu konuya geldi. Evet, evet, dedi kendi kendine gizli bir diş gıcırdatmasıyla: içten, samimi, incelikli, her şeyi paylaşan bir ilişki, sakin, sürekli sadakat bu! Doymuşluk bu, vurdumduymazlık! Her türlü sefil iş onu, kıymetli, nefis karısından daha çok çekmiyor mu? Talihinin değerini biliyor mu? Ona hak ettiği saygıyı gösterebiliyor mu? Ona sahip, tamam ona sahip - Biliyorum, ama başka bir şey daha biliyorum, bu düşünceye alıştım sanıyorum, bu düşünce beni daha çıldırtacak, beni öldürecek - Ve bana olan arkadaşlığı buna dayandı mı? Lotte'ye olan bağlılığımı kendi haklarına tecavüz olarak görmüyor mu, ona olan ilgimi sessiz bir sitem olarak görmüyor mu? Biliyorum, bunu hissediyorum, beni gönülsüz görüyor, benim uzak olmamı diliyor, mevcudiyetim onun için eziyet.

  Hızlı adımlarını sıkça yavaşlatıyor, sık sık sessiz duruyor ve sanki dönmek istiyordu; yine de adımları hep ileriye doğru gidiyordu ve bu düşüncelerle, kendi kendine konuşmalarla nihayet istemeden av evine varmıştı.
 

  Kapıda ihtiyar adamı ve Lotte'yi sordu, evi belli bir telaş içinde buldu. En büyük oğlan, orada Wahlheim'de bir kaza olduğunu söyledi, bir köylü öldürülmüş! - Bu onu fazla etkilemedi. - Odaya girerek, Lotte'yi, hasta haline aldırmaksızın olay yerine gidip, durumu yerinde incelemek isteyen babasını iknaya çalışır buldu. Fail henüz meçhuldü, dövülerek öldürülen, kapının önüne bırakılmıştı, zanlar ileri sürülüyordu: katledilen, daha önce geçimsizlik yüzünden ayrıldığı başka birini çalıştıran bir dul kadının yeni uşağıydı.

  Werther bunu işitince, hiddetle yerinden fırladı. - Mümkün mü bu! diye bağırdı, hemen oraya gitmeliyim, bir an bile duramam. - Wahlheim'e doğru hızla yola koyuldu, bütün anıları canlandı ve arada bir konuştuğu ve değer verdiği o insanın bu cürmü işlediğinden bir an bile kuşku duymuyordu.

  Küplü meyhaneye ulaşmak için, cesedi koydukları ıhlamurların oradan geçmesi gerekiyordu, bunca sevdiği meydandan dehşet duydu. Komşu çocukların onca sık oynadıkları eşik kana bulanmıştı. Sevgiyle sadakat, en güzel insan duyguları, şiddet ve cinayete dönüşmüştü. Koca ağaçlar yapraksız ve çiğ vurmuş duruyordu, kilise avlusunu çeviren alçak duvarların üstünde kemer yapan çit çalıları yaprak dökmüştü ve aralıklardan karla örtülü mezar taşları görünüyordu.

  Önünde bütün köyün toplandığı küplü meyhaneye yaklaşınca, birden bir bağrış çağrış oldu. Uzakta silahlı bir takım adamlar görüldü ve herkes, failin getirildiğini sesleniyordu. Werther o tarafa bakınca, kuşkusu uzun sürmedi. Evet! kısa bir süre önce sessiz bir hiddet, gizli bir çaresizlik içinde dolanırken kendisine rasladığı, o dulu çok seven uşaktı.

  Ne işledin, ey bedbaht! diye seslendi Werther, ona doğru atılarak. - O, sessiz bakıp sustu, sonunda istifini bozmadan karşılık verdi: Kimse ona yâr olmayacak, o kimseyi almayacak. - Tutukluyu küplü meyhaneye getirdiler, Werther ivedi oradan uzaklaştı.

  Bu korkunç, müthiş temas benliğinde her şeyi alt üst etmişti. Üzüntüsünden, bezginliğinden, kayıtsız teslimiyetinden bir an için koptu; aşılmaz bir paylaşım duygusu ona egemen oldu ve tarifsiz bir o insanı kurtarma arzusuna tutuldu. Onun, öylesine mutsuz olduğunu hissetti, cani olarak bile onu öyle suçsuz buldu, öyle içten kendini onun yerine koydu ki, başkalarını da buna ikna edebileceğine kesinlikle inandı. Onun adına konuşma hevesine kapıldı, en heyecanlı ifadeler dudaklarına üşüştü ve av evine koşarken, yolda danışmana anlatacaklarını mırıldanmaktan kendini alamadı.
 

  Odaya girince, Albert'in orada olduğunu görüp, bir an keyfi kaçtı; ama hemen kendine hâkim olup, düşündüklerini danışmana ateşli ateşli anlattı. Adam, birkaç defa başını salladı, Werther'in, bir insanın affı için söylenebilecek her şeyi büyük bir tutku, hakikat ve can başla anlatmasına karşın, kolaylıkla düşünülebileceği gibi, danışmanın kılı kıpırdamadı. Hatta Werther'in sözünü bitirmesini beklemeden, fevri bir çıkışla, alçak bir katili koruduğu için onu kınadı! bu davranışla her yasanın ortadan kalkacağını, devletin bütün güvenliğinin mahvolacağını ona gösterdi, büyük bir sorumluluk altına girmeden böyle bir işte hiçbir şey yapamayacağını, her şeyin düzen içinde öngörülen gidişine bırakılması gerektiğini de sözlerine ekledi.

  Werther, henüz teslim olmadan, o insanın kaçmasına yardımcı olunmasını, danışmanın görmezden gelmesini rica etti! Danışman, bunu da reddetti. Nihayet söze karışan Albert de yaşlı adamdan yana çıktı; Werther azınlıkta kaldı ve danışman birkaç defa: Hayır, onu kurtarmak mümkün değil! diye söylendikten sonra, o da korkunç bir acıyla yola koyuldu.

  Bu sözlerin ona ne kadar koyduğunu, kâğıtları arasında bulunan ve herhalde o gün yazılmış küçük bir nottan görüyoruz:

  Seni kurtarmak mümkün değil, bedbaht! görüyorum ki, bizim kurtulmamız mümkün değil.

 

 

  Albert'in, danışmanın yanında tutuklu hakkında son söyledikleri, Werther'in pek zıddına gitmişti: kendine karşı bazı duyarlıklar fark ettiğini sandı ve üzerinde düşündükçe keskin zekâsından, her iki adamın da haklı olmak istediği kaçmadıysa da, bunu itiraf etmek, bunu kabullenmek, ona sanki varlığının tözünü reddetmekmiş gibi geldi.

  Belki de Albert ile bütün ilişkisini dile getiren bir not parçasını kâğıtları arasında buluyoruz:

  Kendi kendime tekrar tekrar, o mert ve iyi, demem neye yarar, oysa bu bağrımı en derinden deşiyor; adil olamıyorum.

 

 

  Yumuşak bir akşam olup, hava donları çözmeğe başladığı için, Lotte ile Albert yürüyerek döndüler. Sanki Werther'in refakatını arıyormuşçasına, Lotte yolda oraya buraya bakınıyordu. Albert, ondan söz edip, haksızlık etmeden onu kınadı. Onun bahtsız tutkunluğuna değinerek, onu uzaklaştırmanın mümkün olmasını diledi. - Bunu kendimiz için de istiyorum, dedi, ve senden rica ediyorum, diye devam etti, sana karşı davranışına başka bir yön vermeye, sık ziyaretlerini azalttırmaya bak. İnsanların dikkatini çekiyor ve orada burada söz edildiğini biliyorum. - Lotte sustu, Albert de onun bu susuşunu duyumsamış göründü; en azından o zamandan beri Werther'in adını bir daha anmadı, o söz edecek olursa da, ya konuşmayı bıraktı ya da başka bir yöne çekti.

  Werther'in, bedbaht insanı kurtarmak için yaptığı boşuna girişim, sönmekte olan bir ışığın son parlamasıydı; artık daha da derin bir acıya ve miskinliğe battı; özellikle de, kendisinin belki işi inkâra vuran o insana karşı tanık olarak çağrılabileceğinin kulağına gelmesiyle nerdeyse kendini kaybediyordu. Etkin yaşamı boyunca karşılaştığı bütün tatsızlıklar, elçilikteki usanç, başarısız olduğu diğer her şey, herhangi bir zamanda onu incitmiş olan şeyler, ruhunda çalkalanıp duruyordu. Bütün bunlar yüzünden, kendini atıl olma hakkına sahip görüyordu, her türlü umuttan kopmuş, günlük yaşayışın işlerine el koyacak herhangi bir tutamak bulmaktan aciz görüyordu ve böylece nihayet, kendini salt eşsiz hissine ve zihniyetine ve sonsuz bir tutkuya vererek, huzurunu bozduğu sevimli ve sevgili varlıkla üzünçlü bir ilişkinin ebedi yeknesaklığında, kendi takatına saldırıp, amaçsız ve umutsuz tüketerek, acıklı bir sona doğru durmadan kayıyordu.

  Ondaki karışıklığın, tutkunun, dur durak bilmeyen gayret ve çabasının, yaşam yorgunluğunun en güçlü tanıkları, ardında kalan, buraya sokmak istediğimiz birkaç mektup:

 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Öykü - Roman
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Öykü - Roman:
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap SON


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 3.66
Toplam Oy: 3


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Genç Siviller’in sesi: Sözün başladığı yer...
Gençlik Kokuları
Genç Subaylar Rahatsız
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap SON
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap Bölüm-2
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap Bölüm-1
Tiyatro ve İkinci Yüzü
İkinci yenicilerden hangisi sizin şairiniz?
Satranç Dersleri -İkinci Bölüm-
Hüküm Giymiş Bir Kitap İçin Yazıt
Hangi kitaptan sinemaya uyarlanırdınız?
Kitaplar
King Crimson - Epitaph
Haşmet Babaoğlu: Son kez Venedik!
Avni Özgürel: Bir asır sonra aynı tartışma

"GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap Bölüm-2" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke