DÜN / BUGÜN
Mafya dizilerinin televizyonlarda en çok seyredilen programlar olduğu bir
dönemde
yaşıyoruz.
Nasıl bu hâle geldik, bu tür dizilerden topluma yansıyan tavırların neticeleri
ileride nasıl tezahür edecek, kanunsuzluğun veya paraya dayalı dağ kanununun
sosyal ve ekonomik sonuçları neler olacak,
her alanda gitgide yaygınlaşan
zorbalık ve güç üstünlüğü mer’î sistemleri nasıl değiştirir, hepsi başlı başına
üzerinde titizlikle durulması gereken soru ve vakıalar.
Kuralını kendisi koyan
ve kaba kuvvete dayalı zorbalığın
silahla bütünleşmesi anlamına alınabilecek bu
yozlaşma yalnızca bizim toplumumuza veya yalnızca bu çağa ait bir sorun da
değildir üstelik. Tarih boyunca her toplum kendi çağının mafya ilişkilerini
üretmekten hiç geri durmamıştır.
Çünkü her ahlak nizamı, her devlet etme biçimi içinde bir alternatif sistemi de
barındırır. Adına eşkıya, haydut, zorba, kabadayı vb. ne denirse denilsin hepsi
aslında kanunu kendisi yapan ve dünyanın her yerinde kurallarını
yine kendi
özgüveniyle uygulayan zoraki insanları tanımlar. Ne ki, hiçbir dönemde bugünkü
kadar toplum bünyesini sardıkları, yahut gençlerin şimdiki kadar özendikleri bir
grup haline geldikleri söylenemez.
Eski
toplumumuzda sözgelimi bir kabadayı ile bir tulumbacı, yahut bir eşkıya ile
külhanbeyi, hele zorba ile tulumbacı arasında derece derece anlayış ve icraat
farklılığı bulunur; gayrimeşruluk ibresini derece derece artırmaları oranında da
toplumun nefreti yükselirdi. Şimdi hepsine birden mafya sıfatını uygun
gördüğümüz bu insanlar arasında bir de kanunlara yakın ve yatkın duran tip vardı
ki biz ona hâlâ babayiğit deriz. Bir kabadayı ile bir babayiğit arasında ahlak,
cesaret, edep ve haysiyet bakımından farklar bulunur, iki sıfatı taşıyanlar
arasında ahlaken de önemli bir aykırılık kendini gösterirdi. Bir babayiğit adam
her şeyden evvel halim selim gezer, herkese hürmetine göre davranır, ürkmez,
korkmaz, gösteriş yapmaz, behemehal doğruyu söyler, gizli kapaklı işlere
bulaşmaz, kurnazlık peşinde olmaz, kumar ve içki alemlerinden uzak durur vs. Bir
kabadayı ise sözgelimi vakur görünürse de meyhaneleri haraca keser,
mülayim
hareket ederse de nerede nasıl davranacağı kestirilemez, hak-hukuktan yana
görünse de menfaatlerine düşkündür, haksızın yanında olduğunu söylerken de
insanları birbirine kırdırmadaki maharetini göstermekten geri durmaz
vs.
Kabadayının daha kanundışı olan külhanbeyi, eşkıya, haydut gibilerde ise ilk
kaybolan şey vicdan duygusu olacaktır. Bütün bu kabadayılık katmanlarının ortak
adı bugün mafyadır, anarşidir, terördür ve yazık ki silahlı hesaplaşmalar
arasında kan ve kurşun izleriyle lekelenmiş hayatları yaşamaktadırlar. Yasaların
verasında, kanun adamlarının karşılarında yetimler ve dullar arasında, üstelik
onları da çıkarlarına alet ederek geçen pejmürde, perişan, hazin hayatlar...
“Açılın, yoksa kıyarım!” diye palavralarla vakit geçiren ve adam öldürmekten öte
güç ve hakimiyetini kabul ettirme anlayışına yönelik eski kabadayılık,
şimdilerde “Var mı bana yan bakan!” narasına sığınıp
arkadan veya topuktan
kurşun sıkmaya kadar varan bir kalleşlik ve rezilliktir. Bunun terör ve
eşkıyalık boyutu ise ihanetin ta kendisidir.
Şanlı yeniçeriden Gladio’ya...
Yeniçerilik I. Murad
devrinde Roma’nın Kapitol muhafızları misali disiplin ve
iman ölçüleriyle kurulmuş (1362), II. Mahmud devrinde şehir eşkıyalığının
kepazelikleri ve yozlaşma ortamında lağvedilmiştir (1826). Yaklaşık 450 yıl
yaşayan bu teşkilatın
başında 15 bin olan sayı sonda 140 bin civarındadır.
Başlangıçta sultanı koruyup şehrin asayişini sağlarken sonunda sultanların
kellesini isteyip şehri yağmalar olmuşlardı. Önceleri kışlada yaşayıp
askerlikten başka bir işle uğraşmaları
yasak iken sonraları ev bark, çarşı
dükkan sahibi bile oldular. Yetkileri ve nimetleri çoğaldıkça gayrimeşru
ilişkiler ağına düğümler atmaktan hoşlandılar. Ellerinde silah da vardı üstelik.
Vaktiyle nezaket ve dürüstlüğe eğitilimli, bedensel
ve zihinsel talimlere
alışkın ve kışlalarda vakit geçirirken yolun sonunda kaba kuvvet ve cehalet diz
boyu olarak meyhanelerde zaman öldürdüklerini bütün tarih kaynakları yazarlar.
Yeniçerilerin Ocak denilen
kışla/teşkilatlarının merkezi İstanbul’un ortası
sayılan Şehzadebaşı’nda, şimdiki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bulunduğu
bölgede idi. Ne zaman ayaklansalar ocaktaki efsanevi kazanı Etmeydanı denilen bu
meydana çıkarır ve devirirlerdi. İşler çığırından çıkınca sık sık devirmeye
başladıkları (mesela 1648, 1651, 1655) bu kazan yalnızca İstanbul halkının
değil, padişahların da karabasanı olmaya başlar. Nitekim Sırp ve Yunan
mağlubiyetlerinden sonra 1826’da II. Mahmud alternatif bir ordu kurmak
istediğinde, onlar daha evvel modernleşmeye karşı çıktıkları gibi reformu
destekleyen bu hareket ve fetvalara da direnmeye başladılar. Ama bu sefer yolun
sonu görünmüştü ve ordu ile halk birlik olup onları kışlalarında kuşattı, kazanı
son kez olarak devirip ocağı söndürdüler.
BERCESTE
İzzet Molla, Yeniçeriliğin kaldırılması için ebcedle düşürdüğü tarih
kıtasında
şöyle der:
Tecemmü eyledi Meydân-ı Lahme
Edip küfrân-ı ni’met bunca bâğî
Koyup kaldırmada ikide birde
Kazan devrildi söndürdü ocağı
(Şunca
şehir eşkıyası (mafya), evvelden beri gördükleri nimetlere karşı
nankörlük edip isyan için yine Etmeydanı’na toplandılar. İkide birde kazanı
koyup kaldırayım derken, nihayet kazan bu devrilişte ocağı da söndürdü...)
Zaman
24/11/2005