DÜN / BUGÜN
Ramazan bereketi denir ya, işte tam da ondan bahsedeceğiz.
Bilmem farkında
mısınız; artık ramazanlar pek çok toplantıya, görüşmeye,
konferans ve etkinliğe zemin hazırlıyor, çeşitli kuruluşlar özellikle kültürel
etkinlikler düzenlemek açısından neredeyse birbirleriyle yarışıyorlar.
Eskiden
yalnızca büyük şehirlerde düzenlenen bu tür programların gitgide Anadolu
kasabalarına kadar yayılması doğrusu entelektüel birikimlerin paylaşılması
açısından hayli yararlı da oluyor. Keşke bu toplantılara masanın her iki
yanından da
daha çok insan katılabilse; daha çok bilgi ve kültür akışı
sağlanabilse.
Lüks otellerde verilen iftar yemekleri bahsi var bir de. Kültürel amaçtan ziyade
bir dost ağırlama faslı gibi. Buna da elbette ihtiyaç var, illa ki bu tür lüks
sofralarda iftar etmek herhalde fakir fukaranın da hakkı olsa gerektir.
Anlattıklarımızın paralelinde geçmişe bakacak olursak Osmanlı entelektüellerinin
ramazana has toplantıları içinde huzur derslerini en ön sırada görürüz.
Osman
Gazi zamanında başlayıp Murad Hüdavendigar’ın tertibiyle resmileşen ve her
ramazanın ilk sekiz gününde icrası gelenek haline gelen huzur derslerinde
şeyhülislam ile onun seçtiği 8-10 kadar alim bulunur, bunlardan
birisi
(genellikle ulemâdan olur) bir sureden ayetler okuyup meal ve tefsirini verir,
sonra da meclistekiler (bunlar da müderrislerden seçilir) sorular sorarak
meseleyi müzakere ederlerdi. Öğle namazıyla ikindi arasında ve hünkar huzurunda
icra edilen derslerin katılımcıları her gün ayrı kişilerden seçilebilirdi.
Müzakerecilere üç aylar başlangıcında ders konusu ve katılım günleri habe r
verilir, böylece hazırlıklı bir toplantı icra olunurdu. En son huzur dersi
Halife Abdülmecid
huzurunda 1924 ramazanında yapılmıştır. Huzur derslerinin
sonunda padişaha dualar edilir, o da alimlere hatırı sayılır hediyeler verirmiş.
Atalarımız huzur derslerine özenerek halk arasında da toplantılar tertip
etmişlerdir.
Bu toplantılarda da keza zamana ve mekana uygun okumalar ve
açıklamalar yapılırmış. Konaklarda ve eşraf arasında Leyla ile Mecnun okumaları,
mahalle kahvelerinde Kan Kalesi, Hamzaname, Battal Gazi gibi destanlar okunması
gelenektendir. Okunan kitaplar o zamanın imkanlarına göre elyazması olduğundan,
ramazandan evvel sahaflardan kira ile temin edilir, okuma bilen bir kişi
okudukça anlatıma yorumlar katar, zenginleştirir, hatta mahallileştirdiği de
olurmuş. Bu tür meclislerde masrafı bazan tertipleyen karşılar, bazan da
kahvehane sahibi kitabı okuyandan kahve ve çay parası almaz, onun yerine
dinleyicilere bolca servis yaparmış. Bu meclislerin en büyük sakıncası, hiç
şüphesiz, kitabı okuyanın yazıyı söktüremeyip heceleye heceleye okumasıdır.
Eski çağların entelektüel muhitlerinden biri de enderun iftarlarında teşekkül
edermiş. Özellikle ramazan ortasında kutsal emanetlerin ziyarete
açılmasıyla
birlikte enderun iftarları fevkalade önem kazanır ve devlet ricali burada
iftarda buluşmaya can atarmış.
Bir de lezzeti estetikle buluşturmak isteyenlerin Bayezit Kulesi’nde yaptıkları
iftarlar vardır.
Ramazanın yirmisinden sonra iki veya üç defa yapılır, katılmak
isteyenlerin çokluğu ile hiyerarşik hırgür çıkar, buna mukabil davetiye
gönderilenler gelemezlerse paylarına düşen mükellef sofralarını gönderirlermiş.
İftarı düzenleyenler,
yaşlı olup kuleye çıkamayacak zengin paşalara ve hidivlere
davetiye göndererek mükellef sofralar kurdurturlarmış. Oruç haliyle kuleye
çıkmanın zahmeti, herhalde yukarıdan Adalar ve Marmara manzaraları ile Yeşilköy
taraflarındaki gün
batımını seyretmeye değer bir şey olsa gerek.
Burada bir notu da ilave edelim: Eski İstanbul sofralarının ramazan çorbası
işkembeden ibarettir. O kadar ki, iftarda işkembe çorbası bulundurmayan ev
sahibi ayıplanırmış. Top
atılır atılmaz bütün şehrin, intikam alırcasına işkembe
çorbasına saldırdığını varın siz düşünün!..
Hiç şüphesiz eski ramazanlarda midelerden öte gönüllerin doyması için de zengin
ve zarif nimetler ilgililere sunulmuştur.
Bugünün ramazanlarında onlardan eksik
kalan bir yanımız olduğunu sanmıyorum. Mideler, zihinler, gönüller ve hassaten
ruhların ziyafeti adına biz de ona “onbir ayın sultanı” diyoruz zaten.
ACAYİP / GARAYİP
Vaktiyle musıkişinas bir Tesbihçi Emir Efendi yaşamış. Bayezit Camii avlusunda
tesbih satar, bu sırada kendi bulduğu bir terennüm ile “Tesbihim birer
paraya!”
diye şarkı okur gibi sesine ahenk verirmiş. Garip tesadüftür, bu tesbihçi öldüğü
zaman “Tesbihim birer paraya!” sözünü ebced ile hesap edenler tesbihçinin ölüm
yılına tekabül ettiğini görmüşler.
BERCESTE
Neşv ü nemâ bulamaz düşmeyicek hâke nebât
Mütevâzı olanı rahmet-i Rahmân büyütür
Laedrî
(Bir tohum, toprağa
düşmeyince asla büyüyüp gelişme gösteremez. Çünkü mütevazı
olup başını yere indireni Allah’ın rahmeti büyütür.)
Zaman
13/10/2005