Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 232 Üye Adayı ve 10 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Baskın Oran: Okutulmayan Azınlık Raporu' nun Tam Metni
Tarih: 08.11.2004 Saat: 16:13 Gönderen: karakutu
 
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu" Raporu Ekim 2004(Çalışma Grubu üyelerince Temmuz 2003 toplantısında imzalanan raporun, 01 Ekim 2004 itibarıyle güncelleştirilmiş ve Genel Kurulca kabul edilmiş biçiminin 22 Ekim 2004 tarihinde Başbakanlık'a takdim edilmiş şeklidir.)
 
1) DÜNYADA AZINLIK KAVRAMI VE TANIMI
 
"Azınlık" kavrımı dünyada 16. yy'dan bugüne kadar kullanılmaktadır. Mutlakiyetçi krallık adı verilen yönetim biçimi kurulunca ve yaklaşık aynı zaman dilimi içinde dinsel azınlıklar ortaya çıkınca (Katolik krallıklarda Protestanlar, Protestan krallıklarda Katolikler) bu azınlıkların karşılıklı olarak korunması gerekmiş ve ancak o zaman azınlık kavramı ortaya çıkmıştır. 1789'dan sonra dinsel azınlıkların yanına bir de ulusal azınlık kavramı eklenecektir.

Avrupa devletleri bu azınlıkları korumayı kendi içlerinde hallettikten sonra kendi dışlarına dönmüşler ve Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrımüslimleri koruma ve bu sayede Osmanlı'ya müdahale etme çabalarına girişmişlerdir. Sonuçta Avrupa ülkeleri birbirleri ile çatışmaya başlamışlar, böylece ortaya "Şark Meselesi" (Doğu Sorunu) çıkmıştır.
 
Bu uluslararası koruma çabaları önce tek taraflı koruma fermanları (örn.1598 Nant Fermanı) ve ikili anlaşmalar (örn. 1699 Karlofça Antlaşması) biçiminde başlamış, 19. YY'da çok taraflı antlaşmalar (örn. 1856 Paris Antlaşması) evresine geçmiş ve nihayet 1920'de Milletler Cemiyeti'nin kurulmasıyla (Ulaslararası örgüt güvencesinde azınlık koruması) dönemi açılmıştır. Dünya şu anda da bu evrededir ve uluslararası azınlık koruma mekanizması Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, AGİT gibi kuruluşların şemsiyesi altında yürümektedir.
 
2) TÜRKİYE'DE AZINLIK KAVRAMI, TANIMI, KÜLTÜREL HAKLAR;
 
Milletler Cemiyeti döneminden bu yana azınlık kavramının ölçütü üçlüdür; Etnik, dilsel, dinsel azınlıklar. Bununla birlikte, Türkiye 1923 Lozan'da bunların üçünü de kabul etmemiş ve yalnızca gayrımüslüm yurttaşların azınlık olduğunu ve dolayısıyla uluslararası azınlık korumasından yararlanabileceğini kabul etmiştir
 
Bununla birlikte, aradan yaklaşık 80 yıl geçmiş olduğu ve bu arada dünyadaki azınlık kavramı, tanımı ve hakları büyük gelişme gösterdiği için Türkiye ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Üstelik, 1990'dan sonra azınlık hakları hem mekan hem de nitelik olarak daha da genişlemiş ve güçlenmiştir.
 
Bu sıkıntılar yalnızca Lozan'ın sınırlı tanımından kaynaklanmamaktadır. Türkiye, imzaladığı uluslararası sözleşmelere getirdiği bir tür rezervle (çekince, ihtirazi kayıt) daha da dar bir kalıp ileri sürmektedir. Bu "Yorum Beyanı"na göre, Türkiye, Lozan'ın yanı sıra 1982 Anayasası'nın kısıtlamalarını da uluslararası ortamda ileri sürmekte, katıldığı sözlyeşmelerde getirilen hakların Lozan'da kabul edilenler dışındakilere degetirilmesi ve 1982 Anayasası tarafından yasaklanan haklardan olması halinde uygulanmayacağını bildirmektedir.
 
Türkiye'nin bu konudaki sıkıntılarını iki noktada özetleyebiliriz;
 
1-Türkiye'nin bu sınırlayıcı tutumu, dünyadaki eğilimlere gitgide ters düşmektedirb BM İnsan Hakları Komitesi'nin 1990'lardaki yorumundan sonra eğilim, bir ülkede azınlık olup olmadığını o ülkeye sormamak ve eğer "etnik, dinsel, dilsel bakımdan farklılık gösteren ve bu farklılığı kimliğinin ayrılmaz parçası sayan" gruplar varsa, o devlette azınlık bulunduğunu kabul etmek yönündedir. Fakat bunlara azınlık statüsü tanıyıp tanımamak tamamen ulus-devletin yetki alanına girer.
 
Burada hemen belirtelim ki Avrupa Birliği'nin, Türkiye'den, farklı kültürel gruplara azınlık statüsü ve hakları tanınması yolunda bir talebi kesinlikle yoktur. Yalnızca, kültürel bakımdan farklı bütün yurttaşlara eşit muamele yapılmasını istemektedir. Bu nokta çok iyi anlaşılmak zorundadır.
 
2-Türkiye Lozan'ı da gerektiği gibi uygulamamaktadır ve dolayısıyla Türkiye bu kurucu antlaşmasının kimi hükümlerini dahi ihlal etmektedir.
 
Bir kere gayrimüslimlere getirilmiş olan haklar tam olarak uygulanmamaktadır. Hem bu haklar yalnızca üç büyük azınlığa (Ermeni, Musevi, Rum) tanınmakta ve diğer gayrimüslimlere (ör.Süryaniler için madde 40'daki eğitim hakkı) tanınmamaktadır hem de Lozan Kesim 3'ün bu gayrımüslimler dışındakilere uluslararası koruma olmaksızın getirdiği haklar devlet tarafından görmezden gelinmektedir.
 
Birinci duruma örnek olarak basında "1936 Beyannamesi" olarak ünlenen uygulama, ikinci duruma ise Lozan'ın 39/4 maddesi gösterilebilirb Bu madde, "Bütün TC yurttaşları"na, "dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma" hakkı getirmektedir. Yani bu kullanımın tek istisnası resmi dairelerdir. Bu konuda, örneğin radyo ve TV'lerde kimse istediği dilde yayın yapamadığı için bir de 30 temmuz 2003'te Yedinci Paket çıkartılması gerekmiştir. Kasım 2003 sonunda RTÜK bu konuda bir yönetmelik hazırlamıştır. Burada da zaman ve mekan kısıtlamaları getirilmiştir.
 
Oysa örneğin Lozan 39/4 uygulansa, örneğin Kürtçe yayın konusunun getirdiği ve Türkiye'yi boşu boşuna meşgul eden sıkıntılı tartışmalar kendiliğinden sone erecektir. Böyle bir durum, Türkiye'nin dört açıdan çok işine yarayacaktır.
 
1) Türkiye'nin çok yakın bir gelecekte, zaten bir yararını görmediği "Yorum Beyanı"ndan vazgeçmek zorunda kalacağı kesindir. Bunu AB zoruyla değil, kendi iradesiyle yapması ulusal egemenlik kavramı açısından çok önemlidir ve bu da kendi kurucu antlaşması Lozan'ın hükümlerini uygulamasıyla olacaktır.
 
2) Bir gün, kaçınılmaz olarak, herkes her dilde yayın yapabilecektir. Buna geçişte yeni ve tartışmalı yasalar çıkarmakla uğraşmak yerine, Lozan'ın zaten en az anayasa değerinde olan hükümlerinin uygulandığı gerekçesini ileri sürmek devlet için büyük kolaylık sağlayacaktır.
 
3) Türkiye'de uluslararası koruma altında azınlık yaratmamak açısından, bütün yurttaşlara mümkün olduğu kadar geniş özgürlükler verilmesi gerektiği açıktır ve bu madde "tüm TC yurttaşları"ndan söz etmektedir.
 
4) Türkiye'de devletin kendi insanına daha insanca muamele yapmasının, ülkede "birlik ve beraberlik" açısından çok yararlı olacağına kuşku yoktur. Çünkü "zorunlu yurttaş"lardan oluşan bir ülke zayıf bir ülkedir. İnsanları mutlu ederek onları "gönüllü yurttaş"lar haline getirmek bizzat devleti kuvvetlendirecektir. Devletin en az çekineceği vatandaş, hakkını verdiği vatandaştır.
 
3) TÜRKİYE'DE İLGİLİ MEVZUAT VE UYGULAMA
 
Türkiye'de azınlıkları ve dolayısıyla kültürel hakları ilgilendiren mevzuat, ülkedeki azınlık kavramı ve haklarından daha kısıtlayıcı durumdadır.
 
Bunun temel kaynağı, Anayasa'nın 3/1 maddesidir; "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir"
 
Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü son derece doğal ve tüm dünyada tartışlmasız kabul edilen bir husustur. Fakat "milletin bölünmez bütünlüğü" kavramı, bizlere doğal gibi gelivermekle birlikte, bir batılıya son derece terstir. Çünkü bu terimi kullanmak milletin tek parça (monolitik) olduğunu söylemektir ki, milleti oluşturan çeşitli altkimliklerin inkarı anlamına gelir ve dolayısıyla demokrasinin özüne karşıdır. Bu "yabancı" oluş durumu uluslararası insan hakları alanında şöyle somutlaşmaktadır; Hakların sınırlandırılmasında kullanılan ölçütlerde "milli güvenlik" ve "toprak bütünlüğü" vardır ama, "milletin bütünlüğü" yoktur. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kendi önüne getirilen davalarda, "ülkede azınlıklar bulunduğunu ileri sürme"nin engellenemeyeceğini belirterek ihlal kararı vermektedir.
 
Diğer yandan "Türkiye Devleti'nin Dili Türkçedir" ibaresini anlamak hepten imkansızdır, çünkü devletin dili olmaz. Resmi dili olur ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişkilerinde bu resmi dili kullanmanın yanısıra, ülkede çeşitli diller konuşurlar ve bu dillerde yayın yaparlar. Nitekim, 1961 Anayasası'ndaki ifade; Resmi dil Türkçedir" biçimindedir.
 
Anayasa'nın ve yasaların sayısız maddesinde tekrarlanan "devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü" ilkesi, "azınlık yaratmak" adı altında kültürel alt-kimlikleri reddeder biçimde yorumlanınca, Türkiye'deki mevzuat, "alt-kimliklerin tanınması" halinde bir bütünlüğün bozulmak istendiğini varsaymakta ve dolayısıyla bunu yapanları "bölücülük/yıkıcılık"la suçlamaya yönelik bir mevzuat olmaktadır. Terörle Mücadele kanunu, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu, Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, Dernekler Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, gibi önemli yasalarda "etnik ve dilsel farklılıklara dayanan azınlıkların var olduğunu ileri sürmek yoluyla azınlık yaratmak" şiddetle cezalandırılmaktadır.
 
Anayasa böyle olunca, kimi yasa ve yönetmeliklerde, "Türk" teriminin Atatürk tarafından algılanmış biçimine hiç benzemeyen hükümler getirilebilmektedir. Örneğin 28 Aralık 1988'de çıkartılan ve 1991'e kadar uygulanan "Sabotajlara Karşı Koruma Yönetmeliği", hangi kategorilerin sabotaj yapabileceklerini sıralarken galrımüslim TC vatandaşlarını da "Memleket içindeki yerli yabancılar (Türk tebaalı) ve yabancı ırktan olanlar" diyerek bu kategoriye katmıştır. "Yabancılar tarafından açılmış özel okullar"a "Türk müdür başyardımcısı" atanmasına ilişkin olan 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu'nun 24/1. maddesi, Türk yurttaşı olan azınlıkların okullarına da uygulanmaktadır. Üstelik, md.24/1 bu başyardımcının "Türk asıllı ve TC uyruklu" olacağını söylemektedir ve bu hüküm halen yürürlüktedir.
 
1940'lara kadar gayrımüslim yurttaşların "ecanip" (yabancılar) defterine kaydedilmiş olması, 1942 Varlık Vergisi'nin yasada bulunmayan bir "G" (gayrimüslim) cetveli uygulayarak bu yurttaşlardan müslümanlara oranla daha fazla vergi alınmış bulunması, 1950'lere kadar askeri okullara ve hatta, sivil kuramlara kabul edildiğini "TC tebasından ve Türk ırkından olmak" şartına bağlı kılınması, bütün bunlar yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir. Bugün de TSK, Dışişleri, Emniyet, MİT başta olmak üzere, üniversiteler dışında gayrimüslim memura rastlanmaz. Bu örnekler "Türk" teriminin ırk ve hatta din bağlamındaki kullanımını yansıttıkları için 21 yüzyıl eşiğinde Türkiye'yi uluslararası planda layık olduğu yere ulaşmaktan ciddi biçimde alıkayan ve içte de ulusal birliği zedeleyen uygulamalardır.
 
4) TÜRKİYE'DE İLGİLİ MAHKEME İÇTİHATLARI
 
Anayasa Mahkemesi, Siyasal Parti Kapatma Kararları
 
Böyle bir mevzuat karşısında Anayasa Mahkemesi'nin sık sık parti kapatma kararları aldığına rastlanmaktadır.
 
Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi'nin, yorum yaparken, hukukun kimi temel kavramlarını göz ardı ettiği ve dolayısıyla Türkiye'deki demokrasinin daha da zedelenmesine yol açtığı da doğrudur.
 
Örneğin Mahkeme Haziran 1994 DEP kapatma kararında "Sınırsız hakları sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsız" olduğunu söylerken, "negatif/bireysey hak" (Bütün yurttaşlara verilen eşitlik hakları) ile "pozitif/grupsal hak" (yalnızca dezavantajlı yurttaşlara verilen artı haklar) ayrımını bilmezden gelmiştir. Ayırıca, mahkemenin bu ifadesi çoğunluğa mensup yurttaşları birinci sınıf, azınlığa mensup yurttaşları ise ikinci sınıf addeder niteliktedir.
 
Anayasa Mahkemesi örneğin TEP kapatma kararında, önce farklı kimliklerin varlığından söz etmenin mümkün olduğunu söylemiş, ama hemen arkasından farklı kimlikler bulunduğunu söylemenin "zamanla bütünden kopma eğilimine" gireceğini ekleyerek eski tutumunu sürdürmüştür (TEP kapatma kararı, E:1979/1, K:1980/1).
 
Bu tutum Türkiye'de farklı etnik dinsel kültürel vs. kökenden kişilerin varlığının tanınması, devletin parçalanmasına yol açacağı korkusundan kaynaklanmaktadır.
 
Yargıtay'ın ve Danıştay'ın İlgili Kararları
 
Türkiye'deki kimi yurttaşlar ne yazık ki "yabancı" olarak algılanmaktadır. Halk arasında böyle bir yanlışlığın yapılmasının yanı sıra, "1936 beyannamesi" adıyla tanınan gayri müslim vakıfları sorununda verdiği kararlarla Yargıtay'ın da bu ciddi yanlışa düştüğü (ve hatta bu yanlıkta ısrar ettiği) görülmüştür.
 
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1974 yılında verdiği kararla "...yabancıların Türkiye'de mal edinmeleri yasaklanmış olup..." demek suretiyle bir gayrimüslim Türk kuruluşu olan Balıklı Rum Hastenesi Vakfı'nın mal edinemeyeceğine karar vermiştir. Savunma avukatlarının bu yanlışlığı belirtmeleri üzerine aynı kurul bu sefer "davalı mülhak vakfın Türk vatandaşları tarafından kurulmuş olmasına karşın onama kararında 'yabancıların Türkiye'de taşınmaz mal edinmelerini yasaklayan yasalardan söz edilmesi' bir yanılgı sonucudur" demiş ve ilave etmiştir: "[Bu nedenle o tümcenin] düzeltme yoluyla ilamdan çıkartılmasına, bunun dışında ...düzeltme isteğinin reddine..." (HGK E:1971/2-820, K:1974/505, 08.05.1974)... Yani, yargıtay yanlışta ısrarlıdır. Fakat böyle yanlışlar millet kavramına çok zarar verici ve Türkiye'yi uluslararası ortamda küçük düşürücü niteliktedir.
 
Bu "1936 beyannamesi konusu 02 Ocak 2003'te çıkartılan Dördüncü AB Uyum Paketi'ne sokularak düzeltilmişse de, uygulamada haksızlık bugün de olduğu gibi devam etmektedir. Nitekim 19 Haziran 2003'te çıkartılan Altıncı Uyum Paketi'nde aynı husus yinelenmek zorunda kalınmıştır. Uygulamada ise henüz sonuç alınabilmiş değildir.
 
Son olarak, 1936 Beyannamesi kaldırıldığı halde Surp Haç Ermeni Lisesi Vakfı'na Hazine'nin Şubat 2003'te açtığı davada iddialarını "İçişleri Bakanlığı Azınlık Tali Komisyonu" kararına dayandırmış olması, tek kelimeyle vahim bir durumu yansıtmaktadır. Türkiye'de dinleri çoğunluktan farklı olan yurttaşların malları söz konusu olduğunda, devlet şemasında bulunmayan böyle bir Tali Komisyon devreye girmektedir ki, etnik ve dinsel ayrımcılık konusunda bundan daha dorukta bir örnek vermek herhalde zordur.
 
İdari yargıya gelince, İstanbul 2 Numaralı İdari Mahkemesi bir Rum Ortodoks yurttaşımız hakkında "Yabancı uyruklu TC vatandaşı" terimini kullanmıştır (E:1995/1271, K:1996/552, 17.04.1996). Dahası idari mahkemesi kararının temel dayanağı olan bu çok ilginç terim Danıştay'ın 12. Dairesi'nin dikkatine sunulduğunda, temyiz nedeni sayılmamış ve mahkemenin kararı oybirliği ile onaylanmıştır (E:1997/2217, K:1997/4256, 24.12.1997).
 
5) TÜRKİYE'DEKİ DURUMUN TEMELLERİ
 
İncelediğimiz bu azınlıklar konusunun Türkiye'de çok dar ve yanlış bir açıdan ele alındığı açıktır. Bu açının temel direkleri şöyle özetlenebilir:
 
1) Türkiye, azınlık kavramının ve hukukunun dünyadaki gelişmelerini izlemek yerine, 1923 yılına takılıp kalmakta, üstelik 1923 Lozan'ı da yanlış/eksik yorumlamaktadır.
 
2) Azınlığın farklı kimliğinin kabulu ile azınlık statüsü/hakları vermek aynı şey sayılmakta/sanılmaktadır. Oysa birincisi objektif bir durumdur, ikincisi ise devletin bileceği iştir.
 
3) Demokrasi anlamına gelen "iç self-determinasyon" ile parçalanma anlamına gelen "dış self-determinasyon" aynı şey sanılmakta ve sonuçta farklı kimliklerin tanınması ile devlet toprağının parçalanması aynı şey sayılmaktadır.
 
4) Millet konusunda teknik ile birlik aynı şey sayılmakta/sanılmakta ve birincinin ikinciyi gitgide tahrip etmekte olduğunun farkına varılmamaktadır.
 
5) Bir millet olarak Türklerden söz ederken, "Türk" teriminin aynı zamanda bir etnik (hatta, dinsel) grup anlamına geldiği görülmemektedir.
 
Bu durumların ortaya çıkmasının, biri kurumsal diğeri de tarihsel/siyasal olmak üzere iki temeli vardır.
 
Kuramsal Neden: Türkiye Cumhuriyeti'nde Alt-Üst Kimlik İlişkisi
 
Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra onun yerine geçerken, onda bulunan alt kimlikleri (çeşitli etnik, dinsel, vs. grupları) olduğu gibi miras almıştır. Fakat imparatorluktaki üst kimlik (devletin yurttaşına verdiği kimlik) "Osmanlı" iken, Türkiye Cumhuriyeti'nde "Türk" olarak belirlenmiştir.
 
Bu üst kilmlik, vatandaşı ırk ve hatta dinle tanımlama eğilimindedir. Ör. "Yurtdışındaki soydaşlarımız" dendiği zaman Türk etnik kökenden olanlar kastedilmektedir. Diğer yandan, "Türk" sayılabilmek için ayrıca "Müslüman" olmak gerektiği, gayrimüslim yurttaşlarımıza "Türk" değil "vatandaş" denmesinden de bellidir. Türkiye'de hiç kimse örneğin bir Rum veya Musevi yurttaştan söz ettiği zaman "Türk" dememektedir, çünkü Müslüman olmayan bir yurttaştan söz etmektedir. Bunun devlet uygulamasına ilişkin üzücü örnekleri yukarıda yeterince verilmiştir.
 
Bu durum, kendini Türk ırkından saymayan diğer alt kimlikleri yabancılaştırmış ve sorun yaratmıştır. Eğer bu üst kimlik "Türkiyeli" olsaydı, bu durum ortaya çıkmazdı. Çünkü tamamen "toprak" esasına dayandığı ve "kan" esasını tamamen dışladığı için bütün alt kimlikleri eşit biçimde kucaklayacak ve işin içine etnik, dinsel vs. özellikleri karıştırmamış olacaktı.
 
Bu konuda 1982 Anayası'nın vatandaşlık tanımı, Atatürk'ün 1924 Anayasının tanımından çok daha dardır. 1924 Anayasası "Türkiye Ahalisi" terimini kullanmıştır. Bu terim, yalnızca üzerinde yaşanan toprağa gönderme yaptığına değindiğimiz "Türkiyeli" biçimindeki üst kimliği çağrıştırmaktır. Bu üst kimlik, eskiden özdeş sayılan "milliyet" (belli bir etnik kökene mensubiyet) ile "vatandaşlık" (bireyin devletle hukuksal ilişkisi) kavramlarını ayrı ve bağımsız kavramlar olarak ele almayı sağlayacak ve bu toprakta yaşayan bütün alt kimlikleri istisnasız kucaklayacaktır. Böylece "gönüllü" vatandaşlardan oluşacak ulusun, devletini çok daha büyük bir istekle benimseyeceğine hiçbir kuşku yoktur.
 
Tarihsel ve Siyasal Neden: Sevr Sendromu
 
1990'ların başında Türkiye'nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hususunda bir "Sevr Sendromu" yaşandığı bilinmektedir. Fakat böyle bir havanın bugün de ileri sürülmesi ve bir "paranoya" haline gelmiş olması rahatsız edici ve milleti zayıflatıcı bir durumdur. Bugün Doğu Karadeniz'de bir Pontus Devleti'nin kurulacağından Dönmelerin Türkiye'yi idare ettiğinden, Fener Patrikhanesi'nin İstanbul'da bir tür Vatikan devleti kuracağından söz edenler böyle bir havayı yaratmaya özen göstermektedirler.
 
Bu türden bir atmosfer, Türkiye'deki en masum kimlik taleplerini bile Türkiye'nin parçalanmak istendiği biçiminde yorumlamakta ve anında bastırmak istemektedir. Bu durum aynı zamanda büyük Batılı ülkelerin müdahalesini de davet etmektedir, çünkü Türkiye'nin AB'ye girebilmek için kendi imzasıyla rıza gösterdiği demokrasiye aykırılık oluşturmaktadır. Kendi yurdunda böyle bir paranoyayla demokrasiyi geciktirmek, Türkiye'ye hizmet değildir. Özellikle Kürtçe'nin kullanılması konusunda getirilmek istenen refomlar söz konusu olduğunda, hemen Türkiye'nin parçalanacağından söz erdilmekte bunun terörü canlandıracağı söylenmekte, her türlü reform böyle bir paranoya havası içinde engellenmek istenmektedir. Oysa, bunu yapanlar, reformlar engellendiği taktirde kimi çevrelerin terörü tekrar tek alternatif olarak algılamaya sürüklenebileceğini görmemektedirler.
 
Bununla birlikte, AB'ye hazırlık süreci, Türkiye'deki azınlık hakları ve kültürel haklar konusunu çok olumlu bir sürece sokmuştur. Bu süreç 1920'de 30'larda Kemalizm'in ülkeyi çağdaşlaştırmak için "yukarıdan devrimle" yaptığı hukuk reformlarının doğrudan devamı niteliğindedir. Nasıl bu yıllarda Kemalist yukarıdan devrime aşığıdan yukarıya şiddetli tepkiler ("irtica") gelmişse, bugün de Uyum Paketlerine tepki gelmektedir. Bu "Sevr Paranoyası"nın beslediği zihniyet, reformlara şiddetle direnmektedir.
 
SONUÇ
 
Yıllarca çok farklı kültürlerin barındığı Anadolu coğrafyası, kültürel ve tahrihsel zenginliklerin de beşiğidir. Osmanlı döneminde ümmet anlayışıyla birçok kimliği bünyesinde barındıran dönemin ardından Türkiye'de tük kültürlü homojen bir ulus oluşturma yolunda ciddi adımlar atılmıştır. Ama farklı kimlik ve kültürler bir mozaik olarak Anadolu topraklarında varlığını sürdürmeye devam etmiştir.
 
Kemalist devrimin yapıldığı 1920 ve 30'larda çok doğal olan bu tutum, bizzat Atatürk'ün "Muassır medeniyet" tezi icabı artık geride kalmıştır. Bugün muassır medeniyet 1920 ve 30'ların Avrupası değil 2000'lerin Avrupasıdır. Artık, vatandaşlık anlayışının yeniden gözden geçirilerek, çağdaş Avrupa'daki çok kimlikli, çok kültürlü, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplumsal modelin örnek alınması zorunludur.
 
Buna göre özgür bağımsız, yaratıcı, yetenekleriyle kültürel haklarını rahatça kullanabilen, hak ve görevlerinin bilincinde olan bireylerin sahip bulundukları siyasal ve hukuksal statünün tanımlanması gerekir. AB Uyum Yasalarıyla parça parça yapılmak istenenen bu tanımlama,
 
a- Bireysel özgürlüklere sahip olma hakkı,
 
b- Ekonomik ve toplumsal olanaklardan özgürce yararlanma hakkı,
 
c- Devlete katılma hakkı,
 
d- Kültürel çoğulculuk hakkı,
 
ilkelerinin yasalarımızın tümünün taranması sonucu hayata geçirilmesiyle mümkündür. Bu ilkelerin uygulanması anlamında:
 
1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ilgili yasalar; özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikte ve toplumun örgütlü kesimlerinin katılımıyla yeni baştan yazılmalıdır.
 
2- Eşit haklı vatandaşlık temelinde, farklı kimlik ve kültüre sahip kişilerin kendi kimliklerini koruma ve geliştirme hakları (yayın, kendini ifade, öğrenim gibi) güvence altına alınmalıdır.
 
3- Merkezi yönetim ve yerel yönetimler, yurttaşların katılımını ve denetimini esas alacak bir biçimde şeffalaştırılmalı ve demokratikleştirilmelidir.
 
4- İnsan hak ve özgürlüklerine yönelik evrensel normları içeren uluslararası sözleşmeler ve temel belgeler, özellikle de Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi çekincesiz imzalanarak onaylanmalı ve hayata geçirilmelidir. Bundan sonra artık uluslarası sözleşmelere Türkiye'deki alt kimliklerin inkarı anlamına gelecek çekinceler ve yorum beyanları getirilmemelidir.

 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Baskın Oran
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Baskın Oran:
“Cumhuriyet Mitingleri” ve Tam Bağımsızlık


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.72
Toplam Oy: 18


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

“Cumhuriyetimizin kıyıya çektiği aydın: Cemil Meric”
“Cumhuriyet Mitingleri” ve Tam Bağımsızlık
Fikret Başkaya: Kapitalizmin krizi veya otuz yıllık yalanın sonu
Severim sevmem, terk ederim etmem, sana ne?
Selim İleri: Bu şehirde Edip Cansever'le...
Operasyon başarıyla tamamlanmıştır paşam!
Operasyon başarıyla tamamlanmıştır paşam!
‘Muhafazakâr sinema yazarı’ tam olarak ne demektir?

"Okutulmayan Azınlık Raporu' nun Tam Metni" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke