Cogito: AVRUPA’DA AYDINLANMA DÖNEMİ SİYASİ HAREKETLERİNİN ALMAN BİRLİĞİNİN KURULMA
Tarih: 25.09.2005 Saat: 23:00 Gönderen: karakutu
|
|
AVRUPA’DA AYDINLANMA DÖNEMİ
SİYASİ
HAREKETLERİNİN ALMAN BİRLİĞİNİN KURULMASI SÜRECİNE ETKİSİ
“Das Recht muß nie der Politik, wohl
aber die politik jederzeit dem Recht angepaßt
werden”
(Hukuk asla politikaya değil, ancak politika her zaman hukuka uygun olmak
zorundadır.) Immanuel Kant
1. Giriş
Ortaçağ skolastik
düşüncesinin[i]
Hıristiyanlığın dinî akideleri ile birbirine karıştırılmasından sonra Avrupa'da
yeni bir yaşam tarzının oluştuğu kabul edilmektedir. Bu aşamadan sonra Ortaçağ
Avrupası'nın yaşam tarzı ve düşünsel yaklaşımı daha çok Hıristiyanlığın yaşam
biçimi şeklinde tezahür etmiştir.
Dünyanın yaratıcısı Tanrı'nın Hz. İsa'yı bir kurtarıcı olarak dünyaya gönderdiği
imajı etrafında şekillenen
kilise öğretisi zamanla "Tanrı-Şeytan"
ya da "Ahiret-Dünya" ikilemi şeklinde ileri sürülen ve tabusal bir
iradeyi savunan bir in anç biçimine dönüştürüldü. Birey, hem Tanrı'nın hem de
dünyadaki yaşamı
boyunca kendini sapık itikatlara yönelten Şeytan'ın arasında
yaşadığı ikilem karşısında çaresiz ve yalnızlığa düşürüldü. Ancak bu sistem
anlayışında insanın Yaratıcı karşısında bireysel imanından çok, dinî-siyasî
elitsel bir yapıda
bocalayan kilise otokrasisinin içinde kendine yer
bulabilmesı adeta imkansızdı
[ii].
Bu çerçeveyle yaklaşıldığında Ortaçağ sosyo-psikolojik ortamında bu dinî
dogmalar
ya da sapmalar ilk başlarda dönemin siyasî otoritesi tarafından da
kabul görmedi. Sonraki süreçde dinî kilise ve siyasî İmparatorluk ya da
Prenslikler ikilem, sosyal hayatta daha ayrımsallaştıcı bir mecraya yöneldi.
Dolayısıyla siyasî
aktörler dinî otoritenin tabusal sınırlayıcı engellemeleri
karşısında, kendilerini sınırlayıcı akidelere fırsat vermediği gibi, din
adamları ve taraftarları şiddetle cezalandırılıyordu. Ancak Büyük Konstantin'in
(323-373) Hıristiyanlığı bir devlet dini
olarak kabul etmesi karşısında bile[iii],
dinî otorite hem siyasî hem de sosyal sınıflar ile - özellikle kırsal kesimler -
kolayca kaynaşma olanağına sahip olamadı[iv].
Ancak Hıristiyanlığın bir devlet dini olarak kabul edilmesinden sonra, Eski
Yunan kültürüne bir dinamizm kazandıracak yeni yaklaşımlar gündeme gelmeye
adaydı[v].
Yani dönemin en güçlü siyasî otoritesi olan Roma İmparatoru, eski Yunan
kültürünü hıristiyanlığın akideleri ile kaynaştırarak, bugünkü Slav-Cermen
asıllı geleneksel Batı Avrupa kültürünün ilk temellerini
attı[vi].
2. Almanya'da Aydınlanma Dönemi
Felsefesi Öncesi Siyasî ve Dinî Yapıdan Örnekler
XVI. yüzyılın başlarına
gelindiğinde
Batı Avrupa'nın en dinamik İtalyan şehir devletleri kültürel-edebî bazda
kendilerini ispatlarken, kıtanın merkezindeki siyasî güç Alman İmparatorluğu
ise, sosyo-kültürel ve politik açıdan oldukça geri planda idi. İtalyan şehir
devletleri Rönesans ve Hümanist düşüncenin oldukça ileri düzeyde tartışıldığı ve
etkin bir biçimde yerleştiği coğrafya olarak görünüyordu. Özellikle Kuzey
İtalya'nın zengin bölgelerinde kurulan şehir devletleri, yeniden eski antik
dönemlerdeki bilim, sanat ve edebiyatı keşfetmeye başlamışlardı[vii].
Bu arada İngiltere'deki hanedanlıklar arasındaki iç çatışmanın sona erdiği
dönemde Amerika kıtası keşfedilmiş,
İspanya ve Portekiz gibi iki denizci devlet
dünyada hızla koloniler elde etmeye başlarken, aynı zamanda klasik emperyalizme
giden yolu da aralıyorlardı[viii].
Batı
Avrupa'da Hümanizma’nın taraftar
bularak iyice yerleşmeye başladığı dönemde Orta Avrupa'da hala iç çatışmalar
devam ediyordu. Özellikle Alman toprakları üzerinde (Reich) İtalyan kökenli
hümanist fikirlerin ve sanat eserlerinin
izleri görülmekle beraber, bunların
hitap ettiği çevre ve sosyal sınıflar İtalya'ya göre oldukça etkisiz ve pasifize
olmuşlardı. Ancak XVI. yüzyılın başlarında Almanya'da çok sayıda zengin şehir
devletlerinin oluşmaya başlaması, Alman
toplumu için bireysel anlamda yeni bir
uyanışı simgelemeye başlamıştı. Özellikle Güney Almanya'da Jakob Fugger
gibi tüccarlar bir taraftan erken kapitalist ekonominin ilk nüvelerini
oluştururken, diğer taraftan siyasî
alanda sermayelerini bir nüfuz aracı olarak
kullanabiliyorlardı[ix].
Alman toplumunun bu dönemdeki bir
diğer özelliği de - İtalyan şehir devletlerinin aksine - Ortaçağ
geleneksel
yaşam ve düşünce tarzının hala devam etmesi idi. Ticaret erbabı ile esnaf
teşkilatları arasında sürtüşmeler gün gün devam etmesine rağmen, bu
huzursuzluklar siyasî alandaki karışıklıklara göre yine de oldukça yeni ve
etkisizdi. Prenslerin birbirleriyle rekabeti ve mahallî büyümenin verdiği
cesaret ve siyasî güç, daha o zamanlarda Alman birliğine giden dayanakları
temelden ortadan kaldırmaya yetiyordu. Siyasî otoriteler arasındaki bu tarz
çatışma,
büyüme eğilimi ve güç birikimi, zamanla hem toprağa bağlı şövalyeleri
hem de toprak ağalarını, dolayısıyla çiftçileri derinden etkiledi. Özellikle
güçlerini topraktan gelebilecek gelirlere bağlayan toprak ağaları; köylüler ve
çiftçiler, para
ekonomisinin gelişmeye başlaması karşısında gittikçe
zayıfladılar. Bu durum yeni sosyal karışıklıkların ilk habercileri idi. Toprak
ağalarının, mahallî derebey prensler karşısında zayıflaması ve bu açıklarını
çiftçilerden alacağı yüksek faiz
ve vergilerle kapatmak istemeleri, toprağa
bağlı üretici grupları daha da fakirleştirdi. Şövalyeler ise, paralı askerlerin
devreye sokulması aşamasında etkisizleşince, siyasî ve sosyal yeni bunalımların
habercileri olarak göründüler[x].
Almanya'daki bütün bu siyasî ve
sosyal bunalımlara ek olarak dinî problemlerin de artması durumu daha da
karmaşıklaştırdı. Aslında din adamlarının tahrip ettiği
Hıristiyanlık ve dinî
gücünü siyasî bir nüfuz aracı olarak kullanan kilise, Alman toplumunu tatmin
etmekten oldukça uzaktı. Kilise temsilcilerinin zamanla siyasî yetkilerle
donatılması bir taraftan, günahların affedildiğine dair kilisenin
verdiği
günahtan soyutlama tezkeresi diğer taraftan, halkı ruhani liderlerden soğutmuş
ve yeni arayışlar içine itmişti. Çünkü servet sahibi olan sosyal sınıfların
dışındaki insanların, günahlarını affettirebilecek her hangi bir güçten yoksun
kalmaları, kiliseye karşı olan güveni temelden sarsmıştır. Bu sebeple Alman
tarihi içinde Reformasyon hareketlerinin îfâ ettiği sosyal ve dinî misyon daha
açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Kilisenin vurdumduymazlığı ve azmazlığına karşı
oluşan dinî-elit muhalefeti Martin Luther'in şahsında ilk tepkilerini vermeye
başlamıştı. 31 Ekim 1517[xi]
tarihli protestosunda İlahiyat Profesörü Luther[xii],
Alman toplumunun dinden yabancılaşmasının sonuçlarını irdelerken, Katolik
Kilisesi'nin dogmalarına karşı reform istiyordu. Her tür inanç akidesini
kiliseden bekleyen geleneksel Ortaçağ toplum
zihniyetinde, Luther'in görüşleri
oldukça yeni ve çekici gelmiş, akabinde kısa süre içinde bu fikirler yayılmaya
başlamıştı. Ancak Luther'ın savunduğu fikirlerin Protestan Kilisesi'ni doğurması
arefesinde Almanya'da yeni sosyal
çalkantıların çıkmaya başlaması, ortamı daha
da çetrefılleştirdi. Diğer taraftan Luther'in; kurduğu yeni kiliseyi, Roma'nın
otoritesinden kurtulmak için bir atlama taşı olarak kullanmak isteyen derebey
prenslerin emrine vermesi, bu
siyasî-dinî güçlerin tebaalarını daha kolaylıkla
tahakküm altına alabilecek yolu açtı. Ancak Luther'in kilisesi bu sayede derebey
prensler arasında oldukça taraftar buldu. Bu dönemde ayrıca Avrupa'da hanedanlık
tartışmalarının Fransa ve
Almanya arasında gittikçe yaygınlaşması ve bu
tartışmada Türkler'in - özellikle Kanunî Sultan Süleyman'ın - oynadığı rol de
gözden ırak tutulmamalıdır[xiii].
Nitekim kutsal
Roma'nın dinî otoritesinin sarsılması ve Katolik Kilisesi'nin
yanına Protestan Kilisesi'nin de katılması ile belki, Osmanlı Türkler'ın Batı
politikası daha belirgin ve kolay bir zemine kayacaktır[xiv].
Protestanlığın, Katolik Kilisesi'nin kompleks bir mecraya sürüklediği Hıristiyan
dogmalarını temelden sarsması, Alman toplumunda yeni gelişmeleri de gündeme
getirdi. Çünkü Protestan aydınların ya
da onların destekçisi prenslerin çabaları
ile Almanya'nın her köşesinde sanat ve kültürel alanlarda gelişmelerin ortaya
çıkması, Katolikleri de etkilemiş ve mimaride ünlü Barok tarzına
giden yolu açmıştı[xv].
1555 Augsburg Barışı'na yol açan en
önemli sebep, Türkler'in hızla Batı'ya doğru ilerlemelerinden başka birşey
değildi. Türk tehlikesini bertaraf etmek ve Fransa
kralı ile daha aktiv bir
biçimde mücadele edebilmek için dinî kargaşaların önlenmesi gerekiyordu. Bu
barış dinî kargaşalıkları önlemiş ve Otuzyıl Savaşları'na (1618-1648) kadar olan
dönemde Avrupa'ya kısmen de olsa göreli bir barışı
getirmişti. Bu dönemde aynı
zamanda Orta Avrupa'da eskiye göre canlı bir kültürel hayat yaşanmıştı[xvi].
Fakat bu canlılık ve dinamizm, Batı Avrupa'daki aktiv yaşam ile
kıyaslandığında
oldukça sönüktü.
1618'de başlayan Otuzyıl Savaşları
ile Almanya'da girift bir biçimde gerek siyasî ve gerek dini mücadeleler, 1648
Vesfalya Barışı'na kadar devam etti. Bu zaman zarfında gerçekten
Avrupa'da
siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan bir deprem yaşandı. Protestanlar'ın
Katolikler'e karşı giriştikleri güç yarışında devrim olarak nitelenebilecek yeni
prensiplere karşı geleneksel güçler tavır almaktan geri kalmadılar.
Özellikle
Kuzey Almanya'da oldukça büyük bir taraftara sahip olan Protestan prensler
serbest şehirlerle birlikte hareket ederek, geleneksel güçlere karşı 1608'de bir
birlik kurdular. Bunlar, Protestan olan İsveç ve Danimarka ile birlikte,
Alman
Habsburg Hanedanı'na karşı mücadele veren Fransa'nın da desteğine sahip
olacaklarını umuyorlardı. Buna karşı harekete geçen karşı devrimciler de Katolik
Birliğini kurdular. Karşı devrimcileri, İmparator, Papa ve İspanya
destekliyordu. Karşıt prenslikler arasındaki ilk mücadeleler 1609'da başladı[xvii].
Ancak esas anlamda Protestanlar'a karşı Katolik mukavemetinin bir baskıya
dönüşmesi
aşamasında, 1618'de Bohemya ve Güney Almanya'da gelişen olaylar
sonucu, bir ara Protestanlık büyük bir darbe yedi. Birçok yerde Protestan
güçleri yenilgiye uğratıldılar. 1635'den sonra Katolik Fransa ile Protestan
İsveç'in Habsburg
İmparatorunun Avrupa ve Almanya'daki gelişmesine karşı ittifak
yapması ile mücadelelerin seyri dinî ağırlıktan siyasî mecraya kaydı. Bu kavgada
Alman toprakları çok büyük zarar gördü ve tahrip edildi. Sonuçta Alman
İmparatorluğu'na
karşı Prensler kendi hukukî durumlarını daha da
sağlamlaştırdılar. Bunlar arasında Brandenburg, daha sonraki süreçde (Prusya
Prensliği) Alman birliğine giden yolda ön plana çıktı. Ancak Otuzyıl Savaşları
sonucunda Alman
İmparatorluğu gerçek anlamda büyük zararlar gördü. Uğruna
yapılan din özgürlüğü yine Prenslere yaradı. Çünkü tebaa istenildiği anlamda
özgürlük elde edemedi. İsveç Baltık ve Kuzey Denizi'nde bazı yerleri elde ederek
güçlendi.
Fransa da, Almanya'nın aleyhine Elsas'a doğru ilerledi ve ilk kez
Ren'e doğru genişledi. Bu savaşlarda topraklarını genişleten tek Alman gücü,
Brandenburg-Prusya Krallığı oldu. Yine bu savaşlarda Fransa, Avrupa'nın en güçlü
devleti
olarak kendini gösterdi. Ancak Fransa, 1715'de XIV. Louis'in ölümünden
sonra askeri gücünü gittikçe kaybederek üstünlüğünü Batı'dan Doğu'ya İngiltere
ve Avusturya'ya terketti[xviii].
Bu savaşlar, Alman İmparatorluğu'nun
(Habsburg Hanedanı) tam anlamı ile merkezi gücünü kaybetmesine yol açtı. Bir
taraftan mahallî Prenslikler İmparator'dan bağımsız hareket etme
serbestiyetine
kavuşurlarken, diğer taraftan Prusya bir başka Alman gücü olarak kendini
gösteriyordu. Aynı zamanda Kuzey'de Prusya'nın yükselmeye başlaması, daha
sonraki süreçde Alman birliği için yeni fakat önemli bir gelişme
idi. Bununla
birlikte imparatordan daha bağımsız hareket etme gücüne kavuşan Prensler,
Fransa'yı örnek alarak bütünüyle mutlak güce ulaştılar. Topraklarını istedikleri
gibi yönetiyorlardı. Burjuva da zayıfladığından saraya bağımlı hale
geldi. Artık
Alman halkı, bünyesinde bulunduğu Prenslerin izin verdiği ölçüde yaşamlarını
sürdürmeye hazırlanıyorlardı.
3. Aydınlanma Dönemi Devlet
Felsefesi'nin Oluşması: II. Friedrich ve Prusya Kimliği
Almanya'da Prusya kralı I. Friedrich
ölünce yerine 1740'da oğlu II. Friedrich geçti. Yeni Kral, Barok kültüründen
etkilenmiş ve özellikle Fransız sanatından ve müziğinden esinlenmişti[xix].
Babası mutlak hakim biri idi. Babasının baskısından kurtulmak için bir ara
İngiltere'ye kaçtı. İngiltere dönüşü Fransız aydınlanmacı Voltaire ile tanıştı
ve devlet yönetiminde akla ve barışa dönük adımlar
atmaya karar verdi[xx].
Tahta talip bir prens olarak bir hükümdarın kendisini ülkesinin çıkarlarına
adaması gerektiğini, çünkü onun "ülkesinin birinci hizmetçisi"
lder
erste Diener seines Staates "[xxi]
olduğunu dile getiriyordu.
XVIII. yüzyılın ortalarında Habsburg
Hanedanı'nda değişiklik oldu ve VI. Karl'in ölümünden sonra yerine
kızı Maria
Theresia geçti[xxii].
Bu dönemde oluşturulan ittifaklarda Prusya Kralı Friedrich, Fransız
koalisyonunun yanında yer aldı ve kısa süre içinde topraklarını genişleterek,
Avrupa'nın beşinci gücü olarak kendisini kabul ettirdi. Bu dönemde II.
Friedrich'in Avusturya'ya saldırması ile Yediyıl Savaşları başladı (1756-1763).
Avrupa'nın büyük güçleri ile mücadele eden Friedrich, başlangıçta zaferler
kazanmasına rağmen, daha sonraki süreçde Rus, Fransız ve Avusturya koalisyonuna
yenildi ve ülkesi büyük darbe yedi[xxiii].
Ancak bu savaşlar sonucunda Friedrich, Avrupa'da
ülkesini ilerletmenin en bariz
yolunun dışta siyasî anlamda "barışçı", içerde de
"aydınlanmacı" reformlara girişmek olduğunu gördü. Yediyıl Savaşları'nda
İngiltere kesin bir zafer kazandı ve Hindistan ile
Amerika'daki Fransız
topraklarını ele geçirdi. Bu savaşlar sonucunda imzalanan Paris Barış Anlaşması
ile İngiltere, Asya'da ve denizlerde bir dünya gücü olarak kendini kabul
ettirdi. 1763'den sonra Avrupa'daki din savaşları yerini millî
devletlerin
oluşum ve genişleme kavgalarına bıraktı. Bu siyasî-millî yarışta azınlık
sorunları da gündeme geldi ve büyük imparatorluklar içinde yaşayan azınlıklar
(Minderheiten) da, millî devlete giden yolda, fikir alanındaki altyapılarını
oluşturma faaliyetlerine giriştiler[xxiv].
Avrupa özellikle Almanya'da XVIII.
yüzyılın başlarından itibaren aydınlanmanın etkileri[xxv]
en derin olarak görünüyordu. Almanya açısından ise, bu etkilenmenin izlerini en
fazla hissettiren yönetici II. Friedrich oldu. Avrupa'daki aydınlanmacı
fikirlerin temellerini coğrafî keşiflerden, Rönesans
ve Reform hareketlerinden
sonraki süreçde aramak lazımdır[xxvi].
Özellikle bu dönemde bilim ve teknikte ortaya çıkan gelişmeler bu aydınlanma
mekanizmasının devlet aygıtında
uygulanmasını kolaylaştırmıştır. Yeniçağın
başlarında pusulanın bulunması ile Avrupa insanı dünyanın oldukça uzak
bölgeriyle irtibat kurma olanağı yakalamış ve yeni yerler keşfedilmişti. Coğrafî
keşiflerin arkasından René Descartes
(1596-1651) gibi felsefecilerin aklı ve
benliği ön plana çıkaran aydınlanmacı fikirleri ile karşılaşan Avrupa insanı,
bir müddet sonra da kilisenin sahte dogmalarına karşı deizme yöneliyordu[xxvii].
Kralların mutlak hakim olduğu Orta
Avrupa devlet sisteminde bazı hükümdarlar, aydınlanmacı felsefeleri etkin bir
biçimde kullanmasalar bile mutlak güçlerine halel getirmeyecek fikirleri
devlet
aygıtını modernleştirebilmek için uygulayabilmişlerdir. Prusya kralı II.
Friedrich bu tür aydınlanmacı yapıda biri idi. Prusya'nın Orta Avrupa'daki bu
yaklaşımı sadece Kuzey Almanlar'ı etkilemekle kalmadı aynı zamanda Avusturya
İmparatoru II. Joseph'i de etkiledi. II. Friedrich'in aydınlanmacı uygulamaları
en fazla dinî tolerans[xxviii],
idarenin merkezileştirilmesi, bütün tebaa için tekli bir hukuk sistemi,
eğitim
sisteminin yükseltilmesi ve hakimiyetinde bulunan çiftçilere özgürlüğü
öngörüyordu. 1752'de yazdığı "Siyasî Vesayetnâme" adlı eserinde
II. Friedrich, mahkemelerin gidişâtına müdahalede bulunmayacağını
açıkça
deklare etmesine rağmen, yaşadığı dönemde uygulamalarından dolayı hiçbir hukuk
kurumu kendisine karşı bir harekete geçme cesaretinde bulunamamıştır. Ancak
hukuk alanında öngördüğü reform denemeleri, kendisinden
sonraki dönemin hukuk
kurallarını açıklaması ve yerleştirmesi bakımından önemli bulunmuştur[xxix].
Ancak onun uygulamaya çalıştığı yenileşme hareketi, aydınlanmacı olmakla
beraber
o ölçüde de zorlama ile gerçekleşiyordu. Zira 1648'den itibaren Avrupa'da
gerçekleştirilen ve 1779'a ulaşan yenileşme hareketleri dönemine (XVIII.
yüzyıl), baskıcı aydınlanmacılık (aufgeklärte Absolutismus) adı verildi[xxx].
II. Friedrich'ten etkilenerek
ülkesinde aydınlanmacı reformlara girişen bir diğer Alman da Avusturya
İmparatoru II. Joseph'di. 1770'den 1780'e kadarki süreçde genç
İmparator da
rakibi II. Friedrich gibi Habsburg Devleti'ni aydınlanmacı reformlara yöneltti.
Özellikle din alanında kiliseyi sınırlandırarak gerçekleştirdiği laik
yaklaşımlar ve atılımlar, sosyal hayatın bireysel organizasyonunda önemli
atılımları başlattı. Köylüler faydasına gerçekleştirdiği iyileştirmeler de kayda
değerdi. Ancak sosyal reformları tebaasına zorla kabul ettirmeye kalkışması,
Avusturya İmparatorluğu içinde yaşayan halk üzerinde olumsuz etki yarattı[xxxi].
XVIII. yüzyılın ortalarındaki Avrupa
savaşları daha büyük bir oranda İngiliz-Fransız sömürge sorunu, Prusya ile
Avusturya arasındaki askerî ve siyasî güç yarışı
şeklinde tezahür etmiştir. Bu
savaşlar sonucu, İngiltere Fransa'ya üstünlük sağlarken, Prusya da önemli bir
güç olarak devreye girmişti. Prusya'nın yükselmesi ile Alman toprakları (Reich)
üzerindeki ikilem (Dualismus) arttı.
4. Amerikan ve Fransız Modelinin
Almanya'ya Yansıması
XIX. ve XX. yüzyıldaki siyasî ve
askerî emperyalist mücadelelerin temellerini, XVIII. yüzyılın ortalarındaki
olaylar ve gelişmeler belirledi. Çünkü bir taraftan XIX. yüzyıl süper
İngilteresi'nin ve bu yüzyılın sonlarından itibaren rakibi Almanya'nın
sistematik kriz ve sömürge ya da dünya politikası mücadelelerini, diğer taraftan
Amerika'nın XX.
yüzyılın başlarından itibaren dünyanın en kuvvetli gücü haline
getiren gelişmeleri de bu anlamda yorumlamak gerekecektir. XIII. yüzyılda
İngiltere'de kısmen başlayan anayasal süreç, zamanla Kuzey Amerika'ya ulaştı ve
burada daha da
sistemli bir biçimde yorumlanarak bağımsızlık, özgürlük ve
eşitlik gibi modern kavramlarla bütünleşerek tekrar Batı Avrupa'ya döndü.
Buradan Fransız Devrimi ile bu yeni kavramlar ve yeni örgütlenme biçimleri,
hiçbir coğrafî sınır
tanımadan Batı Avrupa'dan Osmanlı Devleti'ne kadarki
coğrafyaya yayıldı.
Yani XVIII. yüzyılın son çeyreğinde
dünya tarihinde etkin rol oynayan iki büyük olayla karşılaşılmaktadır. Bunlardan
birincisi, Amerikan
bağımsızlık mücadelelerinin ve iç olayların özel olarak
Avrupa tarihini, genel olarak ise dünya tarihini etkilemesi sürecidir. İkincisi
de, Fransız devriminin getirdiği yeni yönetimsel ve fikirsel eğilimler -
özellikle demokrasi, insan hakları ve
ve modern devletin ilk nüvelerini
oluşturacak kuvvetler ayrılığı vb.[xxxii]
- ve gelişmelerdir. Bu iki olay hem Alman birliğinin kurulmasını etkilerken hem
de Avrupa'da yeni bir
coğrafyanın şekillenmesine yol açan reformasyonları
beraberinde getirmiştir.
Portekiz ve İspanya gibi klasik
sömürgeci devletlerin XVI. yüzyıldan sonra etkinliğini yitirmesi sonrasında,
Fransa, İngiltere ve Hollanda
birbirleriyle hem Avrupa'da denizlerde, hem de
Yeni Dünya'da büyük bir kolonizasyon mücadelesine girdiler. XVII. yüzyılda bu
devletler İspanya'yı devre dışı bırakarak faaliyetlerini sürdürdüler. Hollanda,
Kuzey Amerika'da İngiltere ile
girdiği güç yarışını kaybederek pasifleşti. Kuzey
Amerika kolonileri üzerinde denetim kurmak için, Fransa ve İngiltere baş başa
kaldılar. Ancak Amerikan kolonileri üzerindeki büyük güç sorununun ortaya
çıkarttığı 7 Yıl Savaşları
(1756-1763), Fransa'nın yenilgisini getirdi. Bu
aşamadan sonra Kuzey Amerika'da İngiliz hegemonyası bütün ağırlığı ile kendini
kabul ettirdi ve İngiliz kolonilerinin genişlemesini engelleyebilecek
müdahaleler de ortadan kalktı[xxxiii].
Bilindiği gibi Amerika'daki İngiliz
kolonileri, Avrupa tipi toplumun yeni topraklar ve coğrafya üzerinde benzersiz
koşullarda örgütlenmesi idi.
Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya gelenler Güney
Amerika'da olduğu gibi, sadece altın ve elmas bulmak için[xxxiv]
gelip, emellerine ulaştıktan sonra tekrar Avrupa'ya dönmek
istemiyorlardı.
Kuzey'e gelenler daha çok yerleşme amacını güden maceraperestlerdi. Bunlar
Avrupa'da kilisenin bağnaz tahakkümünden kurtulmak, yeni iş ve çalışma alanları
bularak fakirlikten kurtulmak ve özgürce yaşamak
istiyorlardı. Bu açıdan bütün
benlikleri ve aileleri ile Avrupa'dan koparak, yeni yaşam biçimi kurmayı deneyen
yeni dünyalı Avrupalılar, güneydekiler gibi yerlilerle karışmamışlardır. Diğer
yandan Kuzey Amerika'daki koloniler, İngiltere ve
diğer Avrupa devletleri gibi
monarşik bir idareden çok liberalist fikirlerle gelişmeyi denediler ve başarılı
da oldular. Aynı zamanda Yeni Dünya'da, Avrupa'daki gibi Katoliklerin dinî
baskısı söz konusu değildi. Her türlü dinî inanç ve itikat
serbestlik içinde
yaşam alanı buluyordu[xxxv].
Amerika kıtasının kuzey
bölgelerindeki bu serbest ortam özerk devletler kurma düşüncesini pekiştirdi.
Ancak
diğer taraftan İngiltere, Fransa'ya karşı sömürge savaşlarını ezici bir
üstünlükle kazanmasına rağmen, ekonomik açıdan oldukça yıpranmıştı. İngiliz
Hükümeti, koloniler üzerinde hakimiyet kurmak için gerçekleştirilen bu
mücadelelerin
külfetlerinin bir kısmını, bu enerjik ve atılımcı kolonilerle
paylaşmak niyetinde idi. Yeni vergilerle 13 Amerikan kolonisine yüklenen
İngiltere, buralarda huzursuzluk ve mukavemetin çıkmasına sebep oldu. İngiliz
yenilgisinin nefretini almak
isteyen Fransa da, kısa süre içinde bağımsızlık
mücadelesine giren bu kolonileri coşkuyla destekledi. 1774'de başlayan Amerikan
bağımsızlık hareketi, 1776'da resmen bağımsızlık ilanı ile güçlendi. George
Washington'un önderliğinde
gelişen bu hareketi, İngiltere 1782'de tanımak
zorunda kaldı. Kuruluşundan daha bir asır geçmeden Amerika, sınırsız doğal
kaynakları ve insan potansiyeli ile hızla gelişmiş ve XX. yüzyılın süper devleti
haline gelmiştir. Dolayısıyla Alman
mahallî prenslikleri de Amerikanvari bir
atılım ile Alman millî birliğini kurabilmenin yolunu arıyorlardı. Ancak Alman
birliğinin kurulmasına giden yolda, Amerika'da olduğu gibi serbest liberal bir
bünye mevcut değildi. Alman birliği hayali,
Bismarck'ın tekelinde zorlamanın
getirebileceği bir "menfaat birliği" ve sonrasında bu birliğin yol
açacağı siyasî ve askerî "ortak devlet aygıtı" ile mümkün
olabilirdi. Yoksa Alman toprakları üzerinde meşrutî
monarşinin verebileceği
serbestlik ortamı, liberalist bir yaklaşimla Alman birliğini getirmekten uzak
görünüyordu.
Avrupa'da millî birlik ve millî
siyasî teşekkül fikrini etkileyen olayların ikincisi de, hiç şüphesiz ki,
Fransız Devrimi'nin sunduğu daha radikal düşünce ve yöntemlerdi. İngiltere'ye
karşı Amerikan kolonilerini destekleyen Fransa, ekonomik açıdan oldukça
yıpranmıştı. Bu ekonomik bozulma, sosyal çalkantıların artmasına sebep oldu.
Öte
yandan 1778'de Amerikan anayasası ve Bağımsızlık Bildirgesi'nin basılması ve
Avrupa'ya yayılması, Fransa başta olmak üzere Avrupa'daki tüm entellektüelleri
etkiledi ve hararetli tartışmalara yol açtı[xxxvi].
Bu fikirler Avrupa insanı için yeni olmamasına rağmen, feodalizm ve aristokrasi
ile iç içe girmişti. Yani mesele, bu fikirlerin liberal bir ortamda kritize
edilmesi ve yankı bulması idi. XIX. yüzyıldan
itibaren artık Avrupa ve dünya
insanının zihninde İngiliz anayasal sistemi değil, Amerikan "özgürlükçü
liberal anayasal" modeli vardı. Nitekim Fransız elitlerinin bu harekete
girişirken, anayasal yaşam ve kuvvetler ayrılığı
prensibini kullanmaları,
Amerika'nın etkisiyle açıklanabilir.
4. Sonuç
Avrupa ve
Alman birliğinin kurulmasına giden sosyo-kültürel ve
sosyo-psikolojik süreçde
yaşanılan tecrübe, deneyim ve denge ya da dengesizlikler Avrupa toplumunu, daha
sonraki aşamalarda yeni ve ortak bir yapıya sürüklemiştir. Hıristiyan din
adamlarının daha açık bir ifade ile kilisenin siyasî
nüfuzunun en asgarî düzeye
indirgenmesi, yani düşünce önündeki engellerin kaldırılması ile birlikte, artık
toplumların sosyal pozisyonlarının belirlenmesinde eski klasik engelleyiciler
değil de, modern toplumun kurulmasında etkili olan ve
serbest ortam içinde daha
muntazam gelişme ve etkileme alanı bulan yeni sosyal baskı grupları etkili
olmaya başlamıştır. Ancak bunların gücü ve etki alanları ya da hitap ettikleri
çevre daha etkin bir biçimde demokratikleşmeye giden
ince ancak uzun bir yol
üzerindeki engelleri kaldırmaya ve yeni oluşturulacak topluma daha enerjik bir
yapı kazandırmaya yönelikti. Toplumsal kurumlardan başlamak üzere bütün yönetim
aygıtının modernleştirilmesi ve bireyin düşüncesi
önündeki engelleri kaldırmaya
yönelmekle birlikte ondan daha fazla, bu özgür iradeyi kolaylaştıracak adımlar
atmak için sınırlayıcı katmanları engellemekti. XVIII. yüzyılın aydınlanmacı
yapılanması ve bazı öğeleri merkezi devlet aygıtının
en üst birimi tarafından
devreye sokulmasına rağmen, XIX. yüzyıl Avrupa modernleşmesinin temelini teşkil
etmiştir. Düşünce önündeki engellerin radikal bir biçimde ortadan
kaldırılmasıyla, alt yapısı hazırlanan ekonomik ve siyasi
modernleşme yeni bir
toplumun hazırlanmasına giden yolu açmıştır. Eğer Alman toplumunda II.
Friedrich'in aydınlanmacı fikirleri ya da uygulamaları - bazı reform
uygulamaları zorla gerçekleştirilse de - olmasaydı, XIX. yüzyılın ikinci
yarısında Prusya Krallığı'ndan bütünleştirici bir Alman birliğinin doğması adeta
imkansızdı. Bismarck'ın bütün çabalarının temelinde, XVIII. yüzyılın
aydınlanmacı reformları ve uygulamalarının olduğu açıktır.
Mehmet BEŞİRLİ
* Dr.,
Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen
Edebiyat Fakültesi, Tokat
AKADEMİK ARAŞTIRMALAR DERGİSİ sayı: 9-10
**********************************
[i]
Skolastik; önce öğretmenler, sonra misyoner ve takiben kilise
öğretmenleri için kullanılan Latince "skolastici" kelimesinden
gelmektedir. Özellikle Aristotales'in öğretilerinin Hıristiyanlığın dinî
nasları ile birleştirilmesinden sonra, Tanrı'nın varlığının felsefî
olarak ispatı meselesi bu felsefi akımı doğurdu ve bütün Ortaçağ boyunca
şu ya da bu şekilde devam etti. Geniş bilgi için bk. Hüseyin Salihoğlu,
Alman Kültür Tarihi, Ankara 1993, s. 39-44.
[ii]
Leo Stern ve Horst Gericke, Deutschland von der Mitte des 11. bis zur
Mitte des 13.
Jh.,. Berlin 1964, s. 73 vd.
[iii]
Avrupa'da başlangıçtan beri kilisenin devletle sıkı bir birliği ve
bağlantısı vardı. Konstantin 325'te Hıristiyan doktrinini belirlemek
amacıyla İznik'de bir kurul topladı. Georges
Castellan, Balkanların
Tarihi, 14-20. Yüzyıl (Çev. Ayşegül Yaraman-Başbuğu), İstanbul 1995,
s. 35.
[v]
Avrupa'da XIII. yüzyıldan itibaren kilisenin dogmalarına karşı, modern
anlamda olmasa bile, kilise ideolojisine karşı fikirsel bazda da olsa
savaşlar gündeme gelmeye başladı. Bu tavır bilimsel düşüncenin
başlamasına doğru atılan ilk adımları simgeliyordu. Stern - Gericke,
a.e., s. 211-219.
[vi]
Georges Castellan, a.e., s. 35 vd.
[vii]
Oral Sander, Siyasi Tarih. İlkçağlardan 1918'e, Ankara 1992, s.
58 vd.
[viii]
Bk. Golo Mann -
Harry Pross, Außenpolitik, Frankfurt am Main
1958, s. 282-287.
[ix]
Salihoğlu, a.e., s. 58.
[x]
Stern - Gericke, a.e., s. 186 vd.
[xi]
1517 yılı Osmanlı Devleti'nde de önemli bir tarihi ifade etmektedir.
Osmanlı
Padişahı Yavuz Sultan Selim’in aynı yıl içinde Memlükler'den
İslam hilafetini Osmanlı hanedanına intikal ettirdiği kabul
edilmektedir. Büyük bir tevaffuktur ki, Selim'in Sultan-Halife rolünü
üstlendiği ve siyasi-dini otoritesini kuvvetlendirdiği yılda, Avrupa'nın
ortasında dinde reform teşebbüsleri için ilk başkaldırı ortaya
çıkıyordu.
[xii]
Rahip Martin Luther, Latince 95 tezden oluşan protesto
yazısını
Wittenberg Kilisesi'nin kapısına astığında, yeni öğretilerinin
getirebileceği karışıklık ya da gelişmeler konusunda her hangi bir fikre
sahip değildi. Ancak Katolik Kilisesi'nin kazandığı
dünyevîlikle
uhrevîlik arasındaki muazzam güç ve bunun sebep olduğu batıl nassların
getirdiği dinsel sapmalar, bu genç din bilimcisini derinden etkilemiş
olmalıdır. 1483 Eisleben doğumlu
Luther'in okul hayatı ile ilgili bk.
Robert-Hermann Tenbrock, Geschichte Deutschlands, München 1968,
s. 93-95.
[xiii]
Protestanlığın, Avrupa'da Hıristiyanlığın diğer etkili mezhebi
Katolikliğin karşısına
güçlü bir rakip olarak çıkması, Batı insanının
daha sonraki gelişiminde yeni, fakat tesirli gelişmelere yol açtığı
tarihi bir gerçektir. Bu iki mezhebin hem dinî hem de siyasî temsilinde
ortaya çıkan ayrılık,
farklılık ve değişimin sonuçları da, o ölçüde
karmaşık olmuştur. Avrupa insanının siyasî bazda da ikilem yaşadığı
çağda, Osmanlı Türkleri'nin ve bilhassa Kanuni'nin Batı'da oynadığı
siyasi rolün
getirdiği, sosyal, kültürel ve fikirsel evrim ve bunun
sonuçları oldukça önemli olmuş olmalıdır. Bu sebepten Kanuni'nin çağdaş
Batı toplumunun şekillenmesinde oynadığı rolün ne şekilde etkili olduğu,
hala bakir bir tartışma konusu olarak kalmaktadır.
[xiv]
Avrupa'daki bu tür siyasî ve dinî kavgada Kanuni Sultan Süleyman'ın
oynadığı rol konusunda hali hazırda tatmin edici bilgiler mevcut
değildir. Yani Avrupa'da Roma İmparatorluğu'nun ve bölgesel derebey
prenslerin oynadığı siyasî ve dinî rolün belirleyiciliği - siyasî
merkeziyetçilik ya da adem-i merkeziyetçilik veyahut Katolik ya da
Protestanlık - ve bunda Türkler'in oynadığı rol ve etkiler üzerinde daha
aydınlatıcı verilere ihtiyaç söz konusudur. Ancak Fransa kralı I.
Franz'ın Alman İmparatoru V. Karl'a karşı Avrupa dışı Müslüman bir
güçten yardım istemesi, Hıristiyan dünyasının siyasî ve daha sonra da
dinî birlikteliği ya da ayrımsallığı üzerinde oldukça önemli roller ifa
etmiş olmalıdır. Avrupa'daki siyasî mücadeleler ve Osmanlı Türkleri ile
ilişkiler konusunda bk. Tenbrock, a.e., s. 95-105.
[xv]
Barok kültürü, hem Katolik mezhebine hem de prenslerin mutlak hakimiyet
isteklerine göre şekillenmişti. Katolik görüşe göre, Tridentin Din
Meclisi'nde Hıristiyanlığın sırları akılcı sebeplere dayandırılmıştı.
Prenslerin dünyevî mutlakiyeti de Katolikliğin uhrevî gücü ile
bağdaşınca yeni gelişmeler beklenebilirdi. Dahası Barok yaşamı, ana
kaynağını Rönesans'tan alıyordu. Özellikle mimaride ortaya çıkan bu
tarz, Prenslerin de abartılı bir biçimde kudretinin gösterilmesini
öngörüyordu. Katolik Mezhebi'nin özellikle Otuzyıl Savaşları'ndan sonra
güçlenmesi, gerek İmparatorun gerekse Prenslerin şatafat içinde görünmek
istemeleri, Barok kültürünün gelişmesinde oldukça önemli rol oynamıştır.
Diğer taraftan Katolik kiliselerinin Protestanlığın boş bir
inanç
sistemi olduğunu kanıtlarcasına şaşalı kubbe süslemeleri, özellikle Batı
ve Güney Almanya'da yaygınlaştı. Almanya'da Barok kültürü üzerine daha
ayrıntılı bilgi için bkz. Tenbrock,
a.e., s. 135-140.
[xvi]
Tenbrock, a.e., s. 105-108.
[xvii]
Salihoğlu, a.e., s. 78.
[xix]
II. Friedrich'in karakteristik kimliği için bk. Marquis Louis Charles
Antoine de Beauvau,
"Der Charakter Friedrichs II.", Erlebte
Geschichte. Von Zeitgenossen gesehen und gesichildert. Von den
Türkenkriegen bis zur Französischen Revolution (Yayınlayanlar: Günter ve
Barbara Albrecht), Berlin 1987, s. 203-212.
[xx]
Günter Barudio, Das Zeitalter des Absolutismus und der Aufklärung
1648-1779, Fischer Weltgeschichte, Cilt 25, Frankfurt am Main 1997,
s. 240.
[xxi]
Tenbrock, a.e., s. 143; Salihoğlu, a.e., s. 94.
[xxii]
Johann Joseph Fürst Khevenhüller-Metsch, a.e., s. 92 vd.
[xxiii]
Ernst Friedrich Rudolf von Barsewisch, "Einiges aus der Schlacht von
Leuthen im
Siebenjährigen Krieg", Erlebte Geschichte. Von
Zeitgenossen gesehen und gesichildert. Von den Türkenkriegen bis zur
Französischen Revolution (Yayınlayan: Günter ve Barbara Albrecht),
Berlin 1987, s. 165-180.
[xxiv]
O. Sander, a.e., I, s. 106-107.
[xxv]
XVIII. yüzyıl felsefi açıdan aydınlanma çağı olarak kabul edilmektedir.
Siyasi anlamda
aydınlanmacı mutlakiyet ise, siyasî otoritenin devlet
aygıtında yapacağı reformlarla ilgilidir. Aşağı yukarı bütün kıta
Avrupasının mutlak hükümet formu (die Regierungsform des Absolutismus)
tek, etkili ve ilerlemeci olarak tarif edilmesine rağmen, bazı Monarklar
kendi mutlak yönetimlerini engellemeyecek şekilde devletlerini
yenilenmeye yönelmişlerdir. İşte II. Friedrich'in şahsında barışçı ve
aydınlanmacı programlarla Prusya'nın Avrupa'da yükselmesi ve Avusturya
ve Fransa'ya karşı rakip olması, Alman toprakları üzerinde önemli
pozitif bir gelişme idi.
[xxvi]
Avrupa'da Ortaçağ zihniyeti
Rönesans ve Reform hareketleri ile
sarsılmıştı. Bundan sonraki süreçde Fransız Devrimi'ne kadarki zamana
Avrupa'da "Eski Rejim - Ancien Regime -" adı verilmektedir.
[xxvii]
Deizm, aydınlanma dönemi
Avrupasında dinin yani Hıristiyanlığın yeni
bir yorumunu ifade etmektedir. Buna göre, dünyayı yaratan Tanrı idi;
ancak dünyanın işleyişinde yaratıcının etkisi söz konusu değildi.
Tanrı'nın
kanunları dünyanın işleyişine yön veriyordu. Bu anlamda
Avrupa'daki gerçek aydınlanma felsefesi, hem sosyal ve siyasal düzende
feodalizme hem de dinî dogmalara yani uhrevî hayatı tekelinde tutan
kiliseye karşı baş kaldırıyordu.
[xxix]
Tenbrock, a.e., s. 148 ve devamı.
[xxx]
Barudio, a.e., s. 13.
[xxxi]
Tenbrock, a.e., s. 150-151.
[xxxii]
Guy
Palmade, Das bürgerliche Zeitalter, Fischer Weltgeschichte,
Cilt 27, Frankfurt am Main, 1975, s. 27 vd., 234 vd.
[xxxiv]
Avrupa'dan Güney Amerika'ya gelen insanlar,
buradaki altın ve gümüşün
çoğunu ele geçirerek, Avrupa'ya taşımışlar ve bu değerli madenlerin
Avrupa'da dolaşıma başlaması ile sosyal ve ekonomik alanda gelişmelerin
zeminleri
hazırlanmıştır. Diğer taraftan Doğu'daki mal üretimi
metodlarının, Asya baharatları ve Amerikan tarımsal üretimi ile beraber
Avrupa içindeki ticarî muamelelerde dolaşıma başlaması, Avrupa
sanayiinin gelişmesinde potansiyel bir birikimin yolunu açmıştır. Bk.
David K. Fieldhouse, Die Kolonialreiche seit dem 18. Jahrhundert,
Fischer Weltgeschichte, Cilt 29, Frankfurt am Main 1996, s. 12
vd.
[xxxvi]
Louis Bergeron, François Furet ve Reinhart Koselleck, Das Zeitalter
der europäischen Revolution 1780-1848, Fischer Weltgeschichte, Cilt
26, Frankfurt am Main 1997, s. 9 vd.
|
| |
İlgili Bağlantılar
|
|
Haber Puanlama
|
|
Ortalama Puan: 3.5 Toplam Oy: 26

|
Seçenekler
|
|
|