Bir meseleyi tartışmaya temelinden, en dibinden başlamalı. Yüzeyde
anlaştığınız ya da anlaşır gibi durduğunuz bir konuda, derine,
dibe indiğinizde,
bir de bakarsınız, ortada hiç de anlaşma yoktur. Bunu herkes kendi
deneyimlerinden çıkartabilir. Ülkenin bölünmez bütünlüğü diyoruz örneğin. Bu
bütünlüğün nasıl sağlanacağı üzerinde konuşuyorsunuz. Bölünmezlik
konusunda
uzlaşma içinde bulunduğunuzu düşünüyorsunuz.
Ama işler belli bir noktaya geldiğinde, birden ortaya çıkıyor ki, onun
bölünmezlik diye gördüğü şey senin nazarında parçalanmanın başlangıcını
oluşturuyor.
Senin bölünmezlik diye düşündüğün şeyse ona göre parçalanmanın
yolunu açıyor. Ama, diye düşünüyor her iki taraf da, biz bölünmezlik konusunda
uzlaşma içinde değil miydik? Demek ki, değilmişsiniz.
Bizim,
çocukluğumuzdan bu yana tıp alanındaki belli başlı değişikliğin çarpıcı
bir örneğini ishal konusuna bakışta yaşadık. Çocukluğumuzda, ishal olana su
içmeyi yasaklarlardı. Şimdi ise, tersine, bol su içmek salık veriliyor. Ancak
her ikisinin
de mantığı birbirinden farklı. Su içmeyi yasaklayan görüş, ishal
ile barsakların zaten sıvı ile dolduğunu, dolayısıyla su içmekle onu iyice
sulandırmaktan başka bir şey yapılmamış olacağını dermeyan ediyor. Aksi görüş
ise, ishal ile vücut
su kaybına uğradığından onu telâfi için su takviyesi yapmak
gereğini ileri sürüyor.
İmdi, her iki görüş de ishal tanısında birleşiyor, ancak onu sağaltma konusunda
farklı yöntem öngörüyor. Ancak konuyu derinleştirmede bir
adım daha ileri
gidilirse, farklı sonuçlarla karşılaşmak mümkün olabilir. Şöyle ki, ishalin
nedeni araştırıldığında, acaba aynı sonuca ulaşılabilecek mi? Aynı sonuca
ulaşıldığında, acaba gene aynı sağaltma yöntemi salık verilebilecek mi?
İş, siyasal alana aktarıldığında, işler daha da karmaşık hale gelebilir. Çünkü
siyasada, açıkça kavramlarla iş görürsünüz. Bir kavramı nasıl
değerlendirdiğiniz, onu nasıl anladığınız, o anlayışı uygulama ortamına nasıl
aktardığınız.. bütün bunlar son kerte önem taşır. Bu alanda işleyeceğiniz bir
yanlışlık, yalnızca kişisel olarak kendinizi değil, bütün bir toplumun uzun
yıllar, belki on yıllar, belki yüz yıllar belli bir yanlış üzerinde yer almasını
sonuçlayabilecektir.
Bir yanlış, her zaman yanlıştır. O yanlışa zamanla hoşgörüyle bakılması veya o
yanlışı zamanla herkesin benimsemiş olması, giderek o yanılışın artık
hatırlanmaz oluşu ve böylece onu herkesin
doğru diye kabul etmesi, asla, asla,
asla, onun artık doğru haline geldiğini göstermez. Çünkü yanlış bir temelin
üzerine doğru bina inşa edilmez, edilemez. Batıl bir temel üzerine hakkı inşa
edemezsiniz. Amerika veya İngiltere veya
herhangi bir gayrimüslim ülke (devlet),
Müslümanlara müsamaha gösterse, onların baş örtüsüne, namazına vb. müdahale
etmese, o ülke Müslümanlarca belki sempati görür; fakat bu durum o ülkenin
Müslümanlaştığı anlamına gelir mi?
Hele de, kaynağı senin elinde bulunmayan, senin elinde gelişmemiş, ve fakat
ödünç alınmış kavramlarla iş görmeye çıkmışsan, işler iyice zor.. çünkü ödünç
kavramları isabetle tasarruf etmek olağanüstü güçtür. Hatta belki
de imkânsız…
Örneğin, milliyetçiliğin kökeninde, belli sınırlar içinde yaşayan insanların
iktisadî ve ticarî çıkarlarını kollama güdüsü ön alıyordu. Bu çıkar ortaklığı
giderek ırkçılık biçimine dönüştü. Milliyetçiliği belli bir zaman
kesitinde
benimseyip uygulamaya koyan ülkelerde, bu uygulama parçalanmanın yolunu açtı. Ve
o ülkeler, parçalandıkça milliyetçiliğe daha çok abanır oldu ve giderek o konuda
dönüşsüz bir saplantıya düştüler. Oysa aynı kavramın
doğuş yeri olan ülkeler,
kendi aslî kavramları üzerinde rahatça tasarruf edebiliyor. İcabında o kavramdan
vazgeçmek gerekiyorsa vazgeçmede bir beis görmüyor. Ama o kavramı taklit yoluyla
benimsemiş olanlar, kraldan çok kralcı oluyor.
Ve bu kavram onlarda saplantı
haline geliyor. Bu itibarla, bir meseleyi tartışmaya en dibinden başlamalı,
diyorum. Ucundan, kenarından değil.. en dibinden, en ortasından…
Yenişafak
08/09/2005