Sevgi Rahman’ın adıydı hani?
Çocuklarının arkadaşlarına sarkan sübyancı popçulardan bu yana, “yolu
sevgiden
geçenler” nefrete saptı gayrı…
Yakında acı ve şiddet satın almaya başlayacak insanlar, koskoca adamların
birbirilerini boyalı toplarla ‘şakadan’ öldürdüğü oyunlar da
kesmeyecek…
-Abi şuradan bela verir misin bana?
- Tabi canım! Allah belanı versin senin!
Kendinden nefret ediyorsun unutma! İnsan kendine kahreder, kendine katlanmakta
güçlük çeker en
çok…
İmajdan kurulmuş kimlik kaleleri, sahte bağımsızlık manifestoları, otoriteye
tapınmanın sanal özgüveni… ‘Ah’ diyorsun, büyüdükçe çıkıyor acısı değil mi?
Herkeste bir
gerginlik, herkeslerde agresif bir ruh hali. Konuşmaya mecali
kalmadı öfke bilemekten milletin.
Burnumuzdan soluyoruz. Evlerden, caddelerden, ofislerden, toplumsal mekanlara
kadar seç beğen nefret al.
İster kitlesel
histeri, ister bireysel sıyırma. Toplu cinnet, toplu linç,
bireysel şiddet öyküleri duymadığımız-görmediğimiz gün yok. –Bu da bireysel
başarı öyküleri, mutluluk şablonları attıran yayınevi ve iş dünyası dergilerine
karşı hayatın garip
ironisi olsa gerek-
Sevgi Rahman’ın adıydı hani? Sübyancı bilinçaltları ile çocuklarının
arkadaşlarına sarkan popçu babaların pörtlemesinden bu yana, “yolu sevgiden
geçenler” nefrete saptı
gayrı…
Yakında acı ve şiddet satın almaya başlayacak insanlar, koskoca adamların
birbirilerini boyalı toplarla ‘şakadan’ öldürdüğü oyunlar da kesmeyecek artık…
-Abi şuradan epey miktar da bela
verir misin bana?
Parasını aldıktan sonra şöyle ‘hizmet’ sunacak satıcı kim bilir:
- Allah belanı versin senin!
Biz dergahlardan çıkıp Anadolu’nun efsunlu dağlarında garibe-düşküne,
börtüye-böceğe, paşaya-kadıya, anaya-bacıya, öksüze-yetime sırf Yaradandan ötürü
sevgi saçan dervişlerin torunları olduğumuzu ne çabuk unuttuk böyle!
Ne zaman öğrendik, Kurtlar Vadisi’nde aslan kesilmeyi,
otoriteye yavşamayı, hiç
tanımadığımız birine ölesiye öfke bilemeyi?
Ana-babamız ya da dostlarımız için candan vazgeçecek kadar kutsal sevgilerimiz,
delikanlılığın ılık baharlarında mı kaldı?
Otoriteyi ilk ne
zaman sevdik? Satıldığımızı hissettikçe içimiz kanadığında
mı? Satmayı öğrendikçe, balta gibi kendine yontan argümanlarımızın çokluğuna
şaşırdığımızda mı? Ne zaman?
Kim sevdi ölesiye bizi? Ya biz kimleri sevdik ölesiye?
Dünya ne zamandan beri etrafımızda döner oldu hatırlayanımız var mı?
Kimlere kızdın en çok? Kimden nefret ettin en fazla? Kişisel nedenlerle mi,
ekonomik kaygılarla mı, yoksa ideolojik gerekçelerle mi etini, tırnağınla yolmak
isteyecek kadar kin duydun birine!
Hayata karşı kaç soru sorabildin de, şimdi yanıt alamayınca “öldürmemek işten
değil be” diyebiliyorsun.
Kendi ‘kutsal’ varlığın dışında nefret ettiğin,
iğrendiğin, yok etmek istediğin
o ‘yabancı’, aslında hiç de yabancı değil sana! Sen kendinden nefret ediyorsun
unutma! Sevmediğin sensin! İnsan kendine kahreder, kendine katlanmakta güçlük
çeker en
çok…
İmajdan kurulmuş kimlik kaleleri, sahte bağımsızlık manifestoları, iskambilden
karakter tripleri, otoriteye tapınmanın sanal özgüveni… Büyüdükçe çıkıyor acısı
değil mi?
“Keşke çocuk mu
kalsaydım” diyorsun yine, fark etmez böğürme!
O zaman da “mızıkçı”nın tekiydin şimdi de!