Onun gibi belki daha sekiz on kişi vardı orada. Birbirilerini tanıyorlar
mıydı, bilemiyoruz. Hepsi değilse de, birkaçı birbirini tanıyor
olabilir. Önemli
olan bu değil, önemli olan, onlardan her birinin kendini tanıyor olması. Onlar
cahillik alışkanlıklarının çoğuna bulaşmamış olarak duruyor. Deve dikenleri,
taşlar, kum tanecikleri onlara "hanif!" diye fısıldıyor, bu fısıltıyı
işitiyorlar, kulak kabartıyorlar ve..
Çöl.. bu kelimenin anlamına nüfuz edilmesini diliyorum. Bu kelime, gündüz, her
tarafından isin, buharın, serabın, tütsünün belirdiği, sıcağın kavurduğu,
taşların her birinin bir ateş parçası
haline geldiği, insanın cihetsizleştiği,
gideceği yeri bilemediği ve orada niçin bulunduğunu unutarak şaşkınlaştığı yerin
adıdır. Gündüz ne denli sıcak ve kavurucuysa, gece de o denli serin ve
üşütücüdür. Ne ki, gök avuçlarınızın içinde
durur. Elinizi uzatsanız tutacağınız
yıldızlar insana bir kulaçlık mesafededir. Çölde, bir gece, bir tek gece
geçirmek, bir insanın bilge olmasına yeter. İnsanın dili orada açılır. Orada
kekemelik kalkar. Orada hatiplik başlar. Selâset başlar.
Çölde bir gece geçirmek demek, insanın kendine dönmesi, kendini tanımaya
başlaması demektir. Orada yalnızsın. Orada, başkalarıyla olsan da yalnızsın.
Yıldızlardan hangisini gözüne kestiriyorsan oraya kadar uzanıp
geceyi orada
geçirmen mümkündür. O yıldız ki, çöl ufkunda parıldamaktadır, hem de bir maytap
gibi pıtırcıklı sesler çıkartarak seni kendisine davet etmektedir. İşte o davete
icabet ederek o yıldıza kadar uzanıyor ve çöl gecesini orada
geçirmeye karar
veriyorsun. O yıldızın, çöl ufkunda seçilen parıltılı görüntüsüne rağmen,
biliyorsun ki, orası karanlıktır ve tam da gecenin sakin, yatıştırıcı bir
gecenin geçirileceği yerdir. Oraya kadar uzanmakta ve geceyi orada
geçirmekte
beis yoktur.
Ah, adın Ebuzer miydi? Böyle kaç çöl gecesini kendini yıldızdan yıldıza vurarak
ve tek ve bir olduğunu onadığın Allah'a yalvararak geçirdin? Kaç gecenin
serinliğinde ve kaç gündüzün kavurucu
sıcağında kendini yerden yere çaldın?
Yalvardın. Kanlı gözyaşlarını akıtıp sevgini O'na doğru uzatmaya çalıştın. Ama
bilisizliğini biliyordun. Bilisizliğini bilmek seni kahrediyordu. Keşke hiç
bilmeyeydim, diye düşündüğün az mı oldu?
Bilisizliğini bilmek ayrı, hiç bilmemek
ayrı.. bunu fark ediyor ve kendini, çölün, ayaklarının altındaki kızgın
taşlarına çalıyor, yalvarıyordun. Bağrını yumruklayarak yakarıyordun: "Tanrım,
ben seni biliyorum. Sen varsın. Sen birsin. Ama
bununla yetinemem ben.
Ben, sana tapınmak istiyorum. Bana bunun yolunu göster!" Bu, basit, yalın bir
talep ve niyaz değildi. Bu niyazın içinde bir buyruk gizliydi. O buyruk, içinde
gizlenmiş ve daha Âdem peygamber
toprakla su arasındayken ona üflenmiş o ruh'un
sana kadar uzanmış olan anlamında gizil olarak duruyordu ve sen o ruh'a bu
buyruğu iletiyordun. Yalnızlığının nasıl da bilincindeydin. Nasıl da
kimsesizdin. Kabilen, o talancı, o eşkıya
kabilen o sırada senden ne kadar
uzaktı ve sen ondan ne kadar uzak ve ona ne kadar yabancıydın! Dünya denen bu
uzaklık ve yabancılık seni ömür boyu izleyecektir. İçten içe, üzülmeden, ama
bunun açmazını, trajiğini hep yaşayarak
bir ömür geçireceğini nasıl da
biliyordun! Kardeşinin, Mekke'den getirdiği haber, daha doğrusu getirmeyi
başaramadığı haber sana yetmişti ve sen işaret'i almıştın. Sevgiliye:
"Essalamualeykum!" demeye can atıyordun. Bu, Müslümanca
selamlaşmanın ilki
olacaktı ve kıyamete değin bu selam veriş biçimi senin söylediğin üzere devam
edip gidecekti. Sen, çölün, çöldeki kum taneciklerinin sana "hanif!" diye
seslendiğini işitmiştin, o sese kulak kabartmıştın.. ve onun seni
davet edeceği
yeri bekliyordun.
İşte, muradına nail olmanın zamanı gelmişti. Kâbe'ye gitmek üzere
davranmalıydın. Bundan sonraki hayatın çok daha meşakkatli geçecekti. Bundan
sonra, bu yeryüzünde sana rahat yüzü
gösterilmeyecekti. Sen, fıtraten cömerttin.
Sen, yatsı vakti yanında olan bir çuval altını sabah vakti dağıtmış olurdun.
Sen, ele avuca gelmezdin, gelmezsin. Sen, karşındaki kim olursa olsun, eğer
ondan hesap sorulmak gerekiyorsa,
onun yakasına yapışmaktan perva duymazdın.
Medine'de evler iki kat yapıldığında, Halife'nin yakasına yapışmakta çekingenlik
göstermedin. Ama hakkın ve adaletin ne olduğunu da biliyordun ve ondan aldığın
cevaba boyun eğerek o
beldeyi terk etmede de zerre kadar ürkeklik göstermedin.
Biliyordun ki -bu sana yıllar önce bildirilmişti- senin bu dünyadan nasibin bir
kâse süt olacaktır ve sen yalnız yaşadığın gibi, yalnız da ölecektin. İşte
şimdi, sana bildirilen vadenin
yettiğini sezinliyordun ve kendine verdiğin -veya
yıllar önce sana O'nun tarafından yöneltilmiş olan- o buyruğa uyarak yeniden
çöllerin gizli derinliklerine yöneldin. Orada kaç gün, kaç gece bekledin Allah
bilir..
Dudakların
susuzluktan kurumuştu. Oracıkta, toprak bir kâsede azıcık süt vardı.
Sütle dudaklarını ıslattın, bir iki yudumcuk içebildin. Ve orada bulunan kızına
sordun: "Bak bakalım, ufuklarda gelen giden, görünen var mı?" Ve kızın,
gözleriyle
ufukları tarayarak sana bildirdi: "Uzaklarda dört kişi görünüyor
babacığım.." Yüzün, o, haksızlıklar karşısında kasırga gibi esen yüzün, tatlı
bir tebessümle yumuşadı. Ve için, her zaman olduğu gibi haşyetle doldu: "Sadaka
Resulullah!"
dedin. Bu fani dünyada son bir kez daha Allah'ın Resulünü tasdik
ediyordun. Bakışlarını kızına çevirmeye çalışarak yorgun, ama huzurlu bir sesle
fısıldadın: "Onlar beni defnetmeye geliyor…"
Yenişafak
11/08/2005