Kanunî çağının önemli üstadlarından Hayretî’nin bir beyti vardır; şöyle
der: “Kâtib-i kudret ezel bezminde hatt-ı
la’lini / Bir muhayyel şi’rdir yazmış
kenâr-ı câmda”
Mânâ murad olundukta şöyle demeye gelir: “(Ey sevgili!) Kudret katibi (Allah’ın
takdiri), ta ezel bezminde, henüz
canlarımız yeni yaratıldığı vakit, senin
dudağının pembe yakutunu hayal ötesi bir şiir haline getirip kadehin dudağına
yazmış.” Şair bu ifadesinde üç göndermede bulunuyor. 1) Kadehin içindeki şarap
rengi ile dudak renginin
aynîliği. 2) Bahsettiği kadehin dudak kısmına gelen
yerde kırmızı bir çizginin nakış olduğu. 3) “Yazmak” kelimesinin “resmetmek,
nakşetmek” anlamından yararlanarak, ezel katipleri tarafından sevgilinin
dudağında bir kadehin resmedilmiş olması. Beytin bu üçüncü anlamı şairin de
kimliğine uygun olarak tamamen tasavvufî bir izaha muhtaçtır ve uzun bir
konudur.
İlk anlama göre sevgilinin dudağının şarap gibi sarhoş edici
olduğu, sevgilinin
ağzından çıkacak bir çift güzel sözün belki şaraptan daha mest edici olduğu
vurgulanmaktadır.
Kelimenin ikinci anlamıyla şair bir hatt-ı câm tasviri yapmaktadır. Hatt-ı câm,
yani kadehin üzerindeki yazı.
Rivayete göre şarabın mucidi olan Cemşîd’in kadehi
üzerinde yedi satır yazı varmış. Bunu şimdiki sırça bardakların üzerindeki
çizgiler gibi düşünmek mümkündür. Eski kadehlerin çepeçevre beyitlerle kaplı
oluşu estetik
bakımdan fevkalade önemlidir. Hani su taslarının üzerinde sudan
bahseden güzel beyitler olması, hoşaf kaselerinin içinde veya dışında iç
ferahlatan dizelerin bulunması, testilerin dışına beyitler nakşedilmesi gibi.
Böyle bir içecek kabı
insanın hem göz, hem gönül, hem de damak zevkine hitap
eder zannederiz. Şimdi de Paşabahçe’nin sırça mamulatı çevresine altın suyuyla
beyitler yazılı olsa, insan bir şey içerken bir yandan da onları okuyup içtiği
nesnenin
lezzetine varsa fena mı olur?!.. Yüksek bir medeniyet birikimi olan bu
uygulama pekala da revaç bulabilir. Sevindirici olan taraf, gitgide bu tür
malzemelerin üretileceği bir çağın eşiğinde oluşumuzdur.
Eski kitaplar,
Cem’in kadehindeki yedi satırda neler yazıldığı hakkında uydurma
rivayetlerle doludur. Sabri-i Şakir adlı şair, bir kadehin üzerinde okumayı
istediği yazıyı şöyle dillendiriyor: “Değil hat-ı lebi bir beyt-i hûb yazmışlar
/
Kenâr-ı câma mey-i hoş-güvâr vasfında”
“Sevgilinin dudağının çevresindekileri ayva tüyleri sanmayınız, hayır, bir
kadehin çevresine hoş içimli şarabın güzelliği hakkında güzel bir beyit
yazmışlar o
kadar!..”
Dudak çevresindeki ayva tüyleri eski şairler tarafından sır dolu bir yazı olarak
düşünülür ve Vahdet’i (Birlik) temsil eden dudağın anlatımı olarak görülürdü.
Böylece dudaktan çıkacak sözlerin
sarhoş edici özelliği de izah edilmiş, her iki
anlamıyla esrar da (sırlar veya keyif verici toz) ortaya dökülmüş olacaktır.
Şair, eğer dudağında beyit yazılı bir kadeh kullanmamış, görmemiş olsaydı bu
beyti söylemekte zorlanırdı. Demek ki
su testilerine nakışlar yapan bardak
ustaları, şarap şişesi olarak kullandıkları susakların (su kabaklarının) üzerine
mücevher işleten yeniçeriler, renkli billurlar üreten cam ustaları, evine tas
alırken süslü olanı tercih eden ev hanımları,
kahve fincanlarında ince nakışları
benimseyen sırça ustaları vb. hep aynı estetik zevkin mahsulü olan sanat
yargılarıyla hareket ediyorlardı. Belki şair de onların yaptıklarının
kayıtlarını tutuyor, bu şiirsel sanat boyutunu dizelerine dizerek
gazel
kadehinin yedi çizgisini nakışlıyordu. İşte Es’ad Efendi’den bir beyit: “Lebün
üstünde hat gûyâ ki bir nârenc-i zîbâdır / Hat-ı Yâkût ile ser-çeşme-i hayvâna
yazmışlar”
Yani ki şöyle
demek: “(Ey sevgili!) Ayva tüylerinin arasında dudağının
görünüşü, güya Yakut hattı ile bengisu pınarının üstüne yazılmış nakışlı bir
meyvadır.”
Şair dudağın söz söyleme özelliğini Hz. İsa’nın
ölüleri diriltme mucizesi ile
örtüştürerek, sevgilinin dudağının âşıka ölümsüzlük verdiğini, belki âşıkların
ölü gönüllerini dirilttiğini, böylece tasavvuftaki fenâ makamıyla ölçülen âb-ı
hayat menbaını bir çırpıda sıralayıveriyor. Daha da
önemlisi, şimdilerde
kaybolmuş olan, üzerinde ab-ı hayatla ilgili beyitler, dizeler yazılı su
bardaklarını bize hatırlatıveriyor.
Anlaşılan o ki kültürün her bir ayağı (sanat, zenaat, zihniyet, gelenek vb.)
zevk-i selîm ile
işlendikten, damıtıldıktan sonra bir bütün olup medeniyeti
meydana getiriyor; yüksek medeniyeti…
Zaman
28.07.2005