"
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, sinemalarla, romanlarla, tüm dünyaya “soykırım”
sözcüğünü Yahudiler öğretti. Şimdi aynı Yahudiler tüm dünya basınını ablukaya
alarak “soykırım” ve “katliam” sözcüklerini yasaklamak için ellerinden ne
geliyorsa yapıyorlar!
İttihatçı
subaylar da “soykırım”la suçlanıyor; hâlâ I. Dünya Savaşı yıllarında
“Ermeni” göçü tartışılıyor! Oysa, Filistin cephesinde Türk subayları savaşı
kaybetme sebebi olarak “centilmenlik”lerini
gösteriyor, anılarında!"
FİLİSTİN BÜYÜKELÇİSİ, LEMAN’I ZİYARET ETTİ.
İsrail’in işgali altındaki Filistin’in Ankara Büyükelçisi Fuat Yasin, ilk kez
bir medya kurumunu ziyaret etti.
Bu onur da LeMan’a kısmet oldu. Ankara’da,
arkadaşımız Kutlu Esendemir ve Nihat Genç ile bir sohbet yapan Büyükelçi
Yasin’in görüşleriyle ilgili izlenimi yazarımız Nihat Genç kaleme
aldı.
KALBİMİ FİLİSTİN’E GÖMÜN
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, sinemalarla, romanlarla, tüm dünyaya “soykırım”
sözcüğünü Yahudiler öğretti. Şimdi aynı Yahudiler
tüm dünya basınını ablukaya
alarak “soykırım” ve “katliam” sözcüklerini yasaklamak için ellerinden ne
geliyorsa yapıyorlar!
İttihatçı subaylar da “soykırım”la suçlanıyor; hâlâ I.
Dünya Savaşı yıllarında
“Ermeni” göçü tartışılıyor! Oysa, Filistin cephesinde Türk subayları savaşı
kaybetme sebebi olarak “centilmenlik”lerini gösteriyor, anılarında!
Kudüs’ü I.
Dünya Savaşı sonunda 1917’de kaybettik. Bugün tam bir mezarlığa ve
siyasi kaosa dönüşen Filistin topraklarını düşmana nasıl bıraktığımız “anılarda”
sorgulanıyor! Bölgenin komutanı İttihat’ın en ünlü
paşalarından Cemal Paşa’dır.
Süveyş’te İngilizler’le savaştık, yetmedi, Yemen’de, Hicaz’da, Irak’ta
İngilizler’le savaştık. Ardarda Arap ayaklanmalarıyla karşılaştık. Başta Mustafa
Kemal, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy gibi İttihat’ın ve sonra KuvayıMilliye’nin
ünlü paşaları bölgede görev yaptılar ve bize sadece anılar bıraktılar.
Cemal Paşa savaş yılları içinde bölgede bayındırlık hizmetleri,
yollar,
köprüler, okullar, arkeolojik araştırmalar yaptı, onca fakru zaruret içinde
yetmedi, Arap şeyhlerini altına boğdu.
Süveyş’ten geri çekilip Kudüs’te tutunabilirdik. Cemal Paşa, İş Bankası
yayınlarından
çıkan anılarında Kudüs’ü vermemizin en büyük sebebi olarak Enver
Paşa’nın bölgeye atadığı Alman komutan Falkentayn’ı suçlu bulur. Kudüs,
paşalarımıza göre Falkentayn yüzünden elden çıkmıştır.
Falkentayn’ın iki büyük
hatası şunlar: Birincisi, Kudüs’teki kutsal mabetler zarar görür diye Kudüs’te
bir savaşı göze alamaz. Cemal Paşa da aynen böyle düşünür, ancak “karşımızdaki
İngilizler
Kudüs’te savaşmayı göze alarak geliyor, onlar hiç düşünmüyorlar
kutsal mabetleri, biz ise zarar görür diye endişeleniyoruz, oysa, Kudüs’ün çok
önlerinde düşmanı karşılayabilirdik...”
İkinci sebep,
Türk paşalarının ahaliyle kurduğu yakın ilişkiler. Falkentayn
Arapları hiç tanımıyordu ve onlara bir komutan gibi davranıyordu. Türk paşaları
Arapların büyük bir bölümünü parayla, iknayla, propagandayla kendi yanlarına
almıştı.
Cemal Paşa anılarının 261. sayfasında şöyle der: “Bölgede ahali rahatsız olur
diye silah araması yaptırmıyorduk. Çünkü vereceğimiz silah arama görevi askerler
tarafından çığırından çıkarılıp Arapları rencide
edebilirdi...”
Türk paşaları, bölgede, kıyım, sürgün değil, bir silah aramayı bile ince ince
düşünürler. Tarihi ayrıntılarıyla dikkatlice okuyalım. “Soykırım”la suçlanan
İttihat Paşalarının bölgede
centilmenliklerinin kurbanı olduğunu görürüz.
Kutsal mabetlere mermi düşmesin, ahali rahatsız olmasın derken, Kudüs elimizden
çıktı!
Osmanlı paşalarının yüzyıl önce ince ince düşündükleriyle şimdi İsrail
tanklarının niyetlerini ve katliamlarını karşılaştırın!
İsrail, bu toprakların hakiki sahiplerine bugün “terörist” diyor. Osmanlı
paşaları, bugünkü Filistinlilerden sayıca, daha çok ihtilalci Arapların
ayaklanma ve suikastleriyle başbaşaydı. Cemal Paşa günlerini Araplara nasihat
ederek geçirdi: “Ben Türk ve Arap gençliğine hitaben şunu söylüyorum: Bu iki
millet birbirinden ayrılırsa, ikisi de yok olmaya
mahkumdur...”
Filistin tarihi.. Yeryüzü topraklarında Kızılderililer’in kaderine bu kadar
benzer bir tarih bulunamaz. Kızılderililer gibi, aynen, topraklarından
çıkarıldılar. Aynen Kızılderililer gibi mülteci
kamplarına yerleştirildiler.
Aynen, kamplarda yoksullaşıp ölüme terk edildiler. Aynen, kamplardaki
hastalıkları ve yoksulluklarıyla alay edildi. Aynen, yoksulluğu ve kamptan
çıkamamanın acısıyla birçok Kızılderili genç soygunlara
başladı. Aynen, ABD,
Kızılderililer’i yok etmenin, aşağılamanın gerekçesi olarak bu soyguncuları
gösterdi. Manitu’dan umutlarını kesen Kızılderililer dini bir buhrana
sürüklendiler. Hayali bir din icat olundu. Bu dine göre
İsa inecek ve ölmüş
Kızılderililerle birlikte hepsini kurtaracak. Umutlarını kesen Kızılderililer bu
dinin bir töreni olan “hayalet dansı”na başladı. Her akşam, İsa’yı beklediler.
Aynen, FKÖ’den umudunu kesen
Filistinlilerin aşırı dinsel ideolojilere
bağlanmaları gibi. Aynen, Kızılderili tarihi!
Bugün, Yaser Arafat, Oturan Boğa’nın kaderini yaşıyor. Oturan Boğa gibi,
savaşçılarını neden durduramadığı için suçlanıyor. Ünlü
Kızılderili reisinin
adı, Tatanka Yotanka’dır. Dünya solu bu ismi yüreğine yazmıştır. Yotanka,
toprakları Kara Tepeler’den sürülüp Kanada’ya yerleştirildi. Oradan da kovuldu,
sonunda öfke sahibi bir adam oldu.
“Bütün beyazlardan nefret ediyorum. Hepiniz
hırsız ve yalancısınız, topraklarımızı çaldınız, göçebe olduk” diye
haykırıyordu.
Oturan Boğa, Tatanka Yotanka’nın sözleri bugün değil kitaplara, gençlerin
gömleklerine, tişörtlerine kazıldı: “Ve bilmelisiniz ki, bize hayvanmışız gibi
davranıldığı için bugün böyle birtakım duygular besliyorum. Yurdumun kötü bir
adı olduğu kanısındayım ve iyi bir adı olsun istiyorum. Hem eskiden iyi bir
adı
vardı yurdumun zaten, bazen oturup düşünüyorum, kim ona bu kötü adı yakıştırdı”
diye...
Birinci baskısı 1973’te yapılmış, E Yayınları’ndan çıkmış, Kızılderililerin yok
olma savaşını anlatan
“Kalbimi Vatanıma Gömün” kitabı, bir gençliği ağlatmıştır.
Hepsi toplama kamplarına alınan Kızılderili reislerinin sözleriyle doludur:
“Ailemle birlikte barış içinde yaşıyordum. Yiyeceğim boldu
ve iyi uyuyordum.
Halkımla uğraşıyordum. Hayatımdan memnundum. Bu kötü hikayeler de nereden çıktı,
bilmem. Orada halkım ve ben ne kadar iyiydik. Kötü bir şey de yapmamıştım. Ne at
öldürmüştüm, ne de insan ne Amerikalı, ne
Kızılderili. (...) beni tutuklamanız
için kim emir verdi, söyleyin. Orada, ailemin yanıbaşında barış içinde
yaşayabilmek için aydınlığa ve karanlığa, Tanrıya ve güneşe dua ettim. Hakkımda
kötü konuşmalarına sebep ne, bilmiyorum.
Bunlardan bıktım artık. Eğer bir adam
tavırlarını düzeltmeye çalışıyorsa, gazetelere böyle masallar konmamalı.
Adamlarımın sayısı çok azaldı. Evet, bir zamanlar kötü şeyler yapmışlardı gerçi,
ama artık bunları unutalım ve bir daha
sözünü açmayalım. Hem zaten kaç kişi
kaldık şunun şurasında...”
Bir Kızılderili reisi Kara Geyik’in sözleri: “ O zaman kaç kişinin öldüğünü
anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek
tepesinden gerilere baktığımda,
yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hâlâ
o genç gözlerimde görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde birşeyin
öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü
görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü
öldü orada. Güzel bir düştü, evet. Sonra bir ulusun umudu kırılıp, paramparça
oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti, kutsal ağaç!..”
Amerika’da öldürülen aynı
kutsal ağaç, bugün kudüs’te öldürülüyor!
***
LeMan dergisinden Kutlu Esendemir, Ankara’ya iner inmez, “yarın Filistin
Büyükelçisi Fuat Yasin’le yemekteyiz”, dedi.
“Başka kimler var” dedim, “kimse
yok, yalnız ikimiz...”
Ankara’nın en kıdemli büyükelçisi, diplomasinin duayeni. Bir Kızılderili reisi
gibi. Kısa boyuyla Konur Sokak kalabalığı içinde
gördüğümüzde heyecanlandık.
Kutlu’ya “Nasıl hitap edeceğiz?” dedim. “Sayın Büyükelçi, deriz”, dedi. Türkçesi
var, ama az. İki buçuk saat, gazeteci arkadaşımız Saadet Uluç aralıksız
konuşmamızı sağladı. Yemeğin sonunda Fuat Bey, bir değil iki kahve içti!.
Görüşmemizi bir yana bırakıp, büyükelçinin tatlı tatlı kahve içişini saatlerce
anlatabilirim.Türk kahvesinin bu kadar derin izleri olduğunu bilmiyordum. Küçük
yudumlarla usul usul... Bu eski adamların “kahve içişlerindeki” güzelliğe
bayıldım. Aynen Kızılderililer gibi, barış çubuğu tüttürür gibi, sigara!
Öfkeden çılgına dönmüş bir adam hayal ediyorduk. Kahve
köpüklerini dahi
sarsmadan ölüler evinden, yurtsuzların ülkesinden küçük küçük hatıralar anlattı.
Ezilmiş, hor görülmüş, kovulmuş ve katliamdan geçirilmiş bir halkın sözcüsüydü.
Istıraplar, derisinin kabuğunu kuvvetli ağaç kabuklarına
döndürmüştü.
Büyükelçiden çok etkilendik. Sınırsız, tanksız, tüfeksiz, devletsiz, topraksız
bir halkın temsilcisi olmak, nasıl bir duygu diye sorduk... Elçi, bütün hayatını
özetler gibi, eliyle kalbini gösterdi. Bu halkın kaderine
yön veren,
kalpleriydi! İyi ve cesur insanlar kalplerini tutarken gözyaşlarını tutamaz!
Tekrar, elini kalbine götürdü: “Bizi yaşatan kalbimizdir, Filistin bizim
kalbimizdedir. Dünyada yalnız Filistin diye bir ülke coğrafyada değil
kalplerde
yaşıyor...”
Aklıma Kızılderililerin Kara Tepeler’den sürüldüğü “Kalbimi Vatanıma Gömün”
kitabı geldi. Saadet’e Oturan Boğa Tatanka Yotanka’nın sözlerini çevirmesini
rica ettim. Oturan Boğa, tüm siyaset bilimi kitaplarına önsöz olacak muhteşem
güzellikte laflar etmişti. “Biz” der, “Bu toprakları Manitu’nun bizler için
yarattığına inanırdık. Ama sonra gördük ki, Manitu
beyaz adamı da yaratmış.
Manitu beyaz adamı da yarattığına göre, bu topraklar hem beyazların hem bizim,
birlikte oturmalıyız!..”
Büyükelçi, eski insanlar, eski zamanlar gibi konuştu: “Biz İbraniyiz,
İbrahim’in
dinindeniz. Bütün çocuklarımızla hergün İbrahim’in çocuklarına dua ederiz. Bizim
Yahudilerle sorunumuz yok. Bizim İbrahim’in çocuklarıyla sorunumuz olamaz. Bizim
sorunumuz İsrail
Devleti’yle... İbrahim’in çocukları düşman olmamalı!”
Büyükelçiye, zarafeti, inceliği konusunda, çelebi, kalender kelimeleriyle
iltifat etmek istedim. Çevirmen, kelimelerin içine ister istemez
“centilmen”
kelimesini ekleyiverdi. Çok ihtişamlı ve çok süslü bir söz söyler gibi:
“Centilmen kelimesi, İngiliz, Avrupa çağrışımlı bir kelime. Oysa ben
“doğuluyum”, kendimizi ifade ederken doğulu
sözcükler bulmalıyız...”
Büyükelçinin, “Ben doğuluyum” sözü, soluğumu kesti! Biz de doğuluyuz ve
yüzyıllardır bu sorunu çözemiyorum, neden hâlâ aramızda bir çevirmenle
oturuyoruz!
“Ne içersiniz? Meyve suyu, kola, içki..?”, gülerek, tatlılıkla, içkiyle ilgili
hoş hikayeler anlattı. Varşova’da elçiyken herkes içiyormuş, gün ortasında. O
içmiyormuş. Çünkü
gün ortasında, şimdi Filistin davası için mesaide olduğunu
belirtti. “Akşam saat sekizi geçtiğinde misafiri olursak, birkaç kadeh keyif
içkisi içebileceğimizi” söyledi.
“Peki kola?”.. Seksenini
devirmiş büyükelçi, 17 yaşında bir solcu militan gibi
bize nasihat etmeye başladı: “Kola, bizim düşmanımız, biz kolaya karşıyız.
Doğduğumuz günden beri içmeyiz. Kolaya ödediğimiz paralar, sonra gelip
Filistin’de
evlerimizi yıkıyor, çocuklarımızı öldürüyor!”
Otuz yaşıma kadar kolayı hiç tatmamış, yabancı sigara hiç içmemiş ve kot
pantolon giymemiş, benim için bu sözler, günah çıkartıp, hüngür hüngür ağlamanın
sırasıydı.
İçimden, kendime, “Allahım sen de bana seksen yaşımda, emperyalizme
karşı hâlâ keyif ve neşeyle gençleri uyaran bu tatlı adamın iradesinden ver”,
dedim.
Basit ve sakin bir sevinçle Türk halkının
Filistin’e verdiği tam destekten çok
duygulandığını anlatıverdi. Sivil kurumların ayaklanması çok hoşuna gitmişti.
“En çok da, körler” dedi, “Düşünebiliyor musun körler geldi yanıma, çok
sevindim”, hemen peşinden, “Travestiler geldi... O kadar mutlu oldum ki,
travestiler yanıma geldi, destek verdi bize!.. Lütfen Türk halkına onların
ilgisinden çok duygulandığımızı
iletin!”
Büyükelçiye Türk solunu anlatmanın sırası gelmişti, irili ufaklı yirminin
üstünde dergide Filistin davasının kapak olduğunu ve uzun yıllardan sonra ilk
defa bu kadar heyecanlı, coşkulu Filistin’e sahip
çıkıldığını söyledim. Bizler
doğduğumuz günden beri FKÖ’lüyüz, Arafat’ın yanındayız, dedim. Klonlanan babasız
koyun Dolly’i anlatırken Alman yazar Günter Grass “babasız bir gelecek
tasarlanıyor”, der. İsrail Devleti, “babasız” bir Filistin istiyor. Bugün
yaşayan hiçbir Filistinli’yle anlaşma masasına oturmak istemiyor. Ancak,
öldürdükleri Filistinli cesetlerinden klonlayarak, babasız,
tarihsiz,
geleneksiz, bir Filistin’le yaşamak istiyorlar.
Türk solunun, 80’li yıllarda yükselen Hizbullah, Emel, Hamas gibi sert islami
hareketleri çok düşünüp, çok tarttığını ve pek mesafeli durduğunu,
Filistin
davasının Hamas’ın eline geçmesinden çok büyük rahatsızlık duyup, Filistin
heyecanının yok olduğunu, ancak son iki yılda yükselen Arafat’la, Filistin
davasına tıpkı 68’lerde olduğu gibi yeniden
sarıldıklarını, anlattım.
Büyükelçi hiç düşünmeden cevap verdi: “Ladin’i Amerika, Hamas’ı İsrail
yarattı!..”
Arafat bir Hristiyan kadınla evliydi ve bugün en korkulan şey,
Müslüman-Hristiyan çatışmasının önünü aldığını, ayrıca Marksist bir gelenekten
gelip, toprağında yetişen İslami hassasiyetleri dışlamayıp, politik içiçeliğin
kaçınılmaz olduğunu hepimize Arafat’ın öğrettiğini, bunların bizim için de
çok
öğretici olduğunu söyledim.
Arafat babasının mezarına hiç gitmedi. Çünkü babası, babadan kalan topraklarını
satmıştı: üstelik bir Yahudi’ye. Arafat, “Bana bir avuç Filistin toprağı
bırakmadın” diye babasına ebediyen küsmüştü.
Büyükelçi, “Siz nasılsa soracaksınız, siz söylemeden hemen cevaplayayım” deyip
anlatmaya başladı, intihar
eylemlerini:
“İntihar eylemleri bir politika değildir, bilinçli bir gaye değildir, bir halkın
sürüklendiği trajik bir kaderdir. Bunun adına şimdilik meşru müdafaa diyoruz,
ama tam anlatamıyoruz. Yurtsuz, silahsız, bedeninden
başka hiçbir şeyi kalmamış
bir halkın artık teker teker patladığını... Bu kadar ağır katliamlara, mezalime
karşı Filistinliler’in değil, taşın da, çiçeğin de, meyvenin de,
patlayacağını... Depremi, güneş tutulmasını engellemek
elimizde olmadığı gib,
teker teker insanların bedenlerini parçalayarak ölmelerini durdurmanın artık
ellerinde olmadığını... Ancak Filistinli olanların anlayabileceği bir duygudur
bu” dedi. Çünkü Filistinliler, elli yıldır böyle bir eylemi
hiç düşünmediler.
Bitmek bilmeyen eziyetler, sürgünler, öldürmeler, çoluk çocuğa mezar olan bu
toprakta hergün yaşanan faciaları görerek yaşamış insanlar, artık insanötesi
çabaların, çözümlerin peşine düşüyor”, diye
ekledi.
İntihar eylemlerini, hiçbir şans, hiçbir çıkış yolu bırakmayan İsrail
Devleti’nin hazırladığını, söyledi!
İki arada bir derede, büyükelçiyle, ideolojik şeyler de konuşmaya çalıştık.
Sürekli
düşman, sürekli silah üreten, Fransız ihtilali çıkışlı “vatan”
milliyetçisi olmadığımızı söyledik. Kızılderililerin topraklarına bağlılıkları
gibi derin bir toprak sevgimiz olduğunu anlatmaya çalıştık. Toprağını anılarına,
hatırasına ve
geçmiş ölülerimize derin bağlılığın bizi sürekli milliyetçi
tuzaklara düşürdüğünü, bundan kurtulmanın yolunun, toprak üstünde yaşayan
hayatların kutsallığından doğan bir “yaşam milliyetçiliği” tezini savunduğumuzu,
ne
edip edip lafların arasına sıkıştırıverdik.
Dil, din, ırk ve milli törenler ve milli düşmanlıklarla, insanoğlunun dünyada
yaşayamaz olduğunu, erdem, vicdan, sanatın dahi sona erdiğini... Silah üreten,
düşman üreten bu
milliyetçiliğin tam kapitalizmin, tam emperyalizmin ağzına
layık savaşlar çıkartmaya bahane oluşturduğunu... Velhasıl, toprağın üstündeki
yaşamlardan, yanayız, dedik...
Ezcümle, ideolojik görüşümüzü belirttik:
“Toprak eğer üstünde insanlar
yaşıyorsa, vatandır!”
Bundan bir ay önce Ankara’da Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçı oynanmış,
Gençlerbirliği’nin Mısırlı oyuncusu El Saka sahay çıkar
çıkmaz tribünlere
Filistin bayrakları atmıştı. Büyükelçiye anlatalım, dedik. İlk golü Revivo
atmış, maçın bitmesine tam sekiz saniye kala yine Mısırlı Ahmed Hassan kafayla
karşılık vermişti. Bugün Gençlerbirliği tribünlerinde El Saka için
özel
seyircilerin olduğunu söyleyelim. Ancak, çeviriyi “espriyle” aktaramayız, diye
düşündük. Çünkü İslamcıların pankartlarında “Revivo dışarı” yazılmıştı, bu çok
çirkin pankartlardan hepimizin rahatsız
olduğunu, İslamcıların hızını alamayıp
“Hitler seni şimdi anlıyoruz” gibi, kabul edilemez pankartlara midemizin
kalktığını söyledik.
“Sayın Büyükelçi, hiç sevmediğimiz başbakanımızı dahi sayenizde
sevmeye
başladık!” dedim. Dünya liderleri içinde Filistin halkına en kararlı desteği
Ecevit çıkmıştı. Çok eski ve solculuk defterini çoktan kapatmış bir solcunun
dahi giderayak bizi çok mutlu ettiğini anlattım. Ayrıca büyükelçiye,
Türk
emniyetinin ve polisinin eylemlerin önünü açtığını, hatta teşvik ettiğini
gözlediğimi söyledim.
Büyükelçi, Türk devletinin İsrail’le siyasi ilişkilerini anlayışla
karşıladıklarını, Türk devletine en küçük bir sitemleri
dahi olmadığını,
söyledi.
Arap ülkelerinin, özellikle Arap gençliğinin Filistin davası karşısındaki
ayaklanmalarından memnun musunuz? Büyükelçi, “Arap devletlerinde iki siyaset
var”, dedi ve ekledi:
“Arap halkları ve gençliği bizim gibi düşünüyor,
arkamızda, ancak devletleriyle halkların heyecanları aynı değil.”
Büyükelçiye, başta LeMan dergisi, Filistinli çocuklara oyuncak göndermek
istediğimizi, bunu
nasıl yapabileceğimizi sorduk. Büyükelçi, İsrailli askerlerin
oyuncakları kırıp içine baktığını, bunun şimdilik mümkün olmadığını söyledi.
Sayın Büyükelçiyle İsrail lobisinin İslamcılara karşı yönettiği antisemitist
suçlamalarının,
Filistin davasına bizler de tam destek verince aynen bize de
yönelttiğini, İsrail’e karşı kim karşı gelirse antisemitizmle suçlandığını,
söyledik. Büyükelçi: “İsrail’in antisemitistleri çok sevdiğini, çünkü onlar
sayesinde katliamlarını haklı gösterdiklerini” söyledi.
Peşinden hemen 1917 yılına kadar Türk ve Arap topraklarında tek bir Yahudi’nin
burnunun dahi kanamadığını, Avrupa’nın göbeğinde katledildiklerini
söyledik.
Sayın Büyükelçiye, Kudüs’ün mabetlerle dolu labirent gibi sokaklarının asla
bölünmeyeceği, ve bu saatten sonra Kudüs’te yaşamanın gittikçe imkansızlaştığını
anlatmaya çalıştık.
Büyükelçi, kahvesinden yudumlayıp, sigarasını yaktı: “Şimdi, size bir hikaye
anlatmak istiyorum”, dedi. Hintli filozoflar bir ay bir eve kapanıp, Allah’ı
tartışmışlar. Dünyanın bütün dinlerindeki
“Allah” tasavvurlarını teker teker
masaya koymuşlar: Allah nedir? Biri, başı sonu olmayan, biri zaman mekan dışı...
Herkes bildiği, duyduğu, anladığı Allah tanımlarını tartışmış... Bir ay sonra,
ortaya şöyle bir görüş çıkmış.
Hangi dinin Allah’ını konuşsak, “zamana” gelip
takılıyoruz. Allah’a yapılan tanımlamaların hepsi “zamanla” ilgili... Yani,
Allah, zamandır, gibi son fikre varmışlar.
Büyükelçi,
“ben”, dedi, “zamana inanıyorum ve zamana iman ediyorum, zaman
herşeyi çözecektir!”
“Bu çözüm, Kudüs’te birlikte yaşamayı çözmek, insanlık için çok büyük bir
devrim. Evet, Kudüs’te birlikte birçok dinin yaşamayı öğrenmesi, yazının
bulunması, ateşin icat olunması gibi büyük bir insanlık devrimi olacak!”
Büyükelçiye, bundan 15-16 sene önce, sürgünde
Arafat’ın en yakın arkadaşı,
Filistin davasının büyük önderlerinden Ebu Iyad’ın Mossad tarafından
öldürüldüğünü duyunca, günlerce yas tuttuğumuzu... Hatta, Ebu Iyad’ın Türkçe de
yayınlanan hatıralarından,
pasajlar vermeye çalıştım. Büyükelçi duygulandı...
Elini, sırtıma attı... bir şey diyemedi. Bir arkadaş gibi sarıldı bana... Uzun
süre elini sırtımdan çekmedi. Bu duygusal havayı bozmak için Amerikan
generallerinin Kızılderililer için
gönderdiği bir telgrafı anlattım. General
şöyle diyor: “Kızılderililere yeterince kayıp verdirtmeden, yeterince acı
çektirmeden, barış masasına oturmayın!” Generalin bu sözünü yüzyıllar geçse
beyaz adamın tattikleri hiç
değişmiyor diye araya sıkıştırdım...
Tarih hiç değişmedi. Büyükelçinin gün ortasında tam üç saatini çalmıştık. Biz,
konuşmayı kestik, sustuk, ama büyükelçi devam ediyordu... Uzamasın diye,
karşılık vermedik... Büyükelçi
hızını kesmeden devam ediyordu... En çok sevdiği
Türk yazarlarını sorduk, Nazım Hikmet ve Aziz Nesin, dedi. Ayrıca Bilkent’te
düzenlenen Nazım Gecesi’nde Nazım’ın Arapça’ya çevrilen bir şiirini okurken
ağladığını da başkalarından öğrendik!
Büyükelçiye, “hâlâ Ümmü Gülsüm ve Abdülvahap dinler misiniz?” dedim, “hâlâ
dinlerim, bıkmadan!”
Büyükelçiden, hazırladığımız
Filistin özel sayısını imzalamasını rica ettik.
Kutlu Esendemir, LeMan için imzalattı, kalemi cebine koyuyordu ki, bir tane de
ben imzalattım... Kutlu Esendemir, LeMan kitapları ve tişörtlerinden küçük bir
hediye torbasını
Büyükelçi’ye takdim etti!..
Büyükelçi, yola koyduktan üç dakika sonra bir telefonla aradı. Fuat Yassin,
LeMan’ın anlamını soruyordu ayrıca Bezgin Bekir tişörtünü görmüş, bu adamın kim
olduğunu merak
ediyordu... Kutlu, telefonda, Bezgin Bekir’in bir 68’li olduğunu,
hayatı boyunca uyuduğunu, ancak böyle eylem zamanlarında canlanıp meydanlara
koştuğunu, anlatmaya çalıştı!
İşte böyle zamanlarda irili ufaklı
onlarca sol dergiye, irili ufaklı onlarca
sivil kuruma, meydanlara koştukları, Filistin davasına kayıtsız şartsız destek
verdikleri için, kalbimizin neşesini yeniden canlandırdıkları için, sonsuz
teşekkürler!..
Büyükelçiye
anlatmaya utandığımız şeyler de vardı, anlatamadık. İki-üç yıl önce
İsrail’in gelişmiş teknolojik silahlarını sevimli göstermek ve düşmanın
(Filistinlilerin) gözünü korkutmakla görevlendirilmiş Türk Gazetecileri İsrail’e
davet
edildi. Başta Güneri Cıvaoğlu, Duygu Asena, falan.
Civaoğlu, İsrail tankları içinde şirin poz verirken şunları yazıyor: “Tabii bu
tankları, insanlık yararına, barış için kullanıyorlar.”
Yetmedi, devam
ediyor: “Bu gelişmiş silahlar çok sert ama sizi korkutmasın, bu
tankların komutanları o kadar ince, o kadar beyefendi, o kadar tatlı insanlar
ki, bu komutanları tanısanız, fikrinizi değiştirirsiniz!” diyor.
Türk
çocukları ve Türk halkı, bu röportajı unutmadı. Şimdi Civaoğlu’na soralım:
“Neymiş o tanklar Sayın Civaoğlu?”.. “Bu tanklar kaç tane Filistinli çocuğu
grayder gibi ezip paramparça
etti?..”
Dert bir tane olsaydı, ağlaması kolay olurdu.
Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’un Şaron’un yanında yer alan yazılarını dünya
basınında bulamazsınız. Bu yazıları dünyada tek bir kişi,
ancak Şaron yazabilir.
Devletimiz ve medyamız, bu iki güzide zekamızı, müzede saklasın, soykırım
müzesinde Miloseviç’le, Şaron’la yanyana.
Hele, Bekir Coşkun’un yazısını sormayın.
Anadolu’da bir laf vardır: Şaştı Bekir,
salavat getir cemaat!
Milletçe salavat getirdik. Köpeği Pako’nun hayvan sevgisinden, çok özel bir
duygu, hayvan sevgisi kasıntısı oluşturmuş yazarımız, Filistin mülteci
kampının
üstünden onlarca tank geçip, binlerce insanı taşların, evlerin altına gömerken,
Şaron’un yanında yer aldılar!
İsrail zaferlerine bu kadar sevincinizin sebebi nedir?
Şaron’un bülbülleri,
ne zaman tankların, tüfeklerin değil, mazlumların yanında
olacaklar? Gazetesi, ekranı bol, vicdanı kıt, bu ülke yazarlarını tanıyan
İsrail, Amerika, tabii ki ortalığı bomboş görüp zırt pırt katliam
yapacak!
LEMAN’DAN 27/04/2002
Üyemiz pelinozkan'a teşekkürlerimizle
Nihat Genç'e soru sormak için tıkla
www.nihatgenc.com