Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Site içi Arama



Google Arama

Karakutu.Com - Arama


Online üyeler
Şu an sitemizde, 161 Üye Adayı ve 8 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Dünyanın Dışında Herhangi Bir Yer
 eskimiş bir dosta
 Yeni Bir Parti Kuruluyor
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 Şiire dizgin vurulur mu?
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos
 Reklam Edilen Ve Ötesi
 Aşk Coğrafyasında Konuşmalar
 "İyi şiir her zaman dinidir"
 Yapardım biliyorum
 İSTEK
 aşka ve terke dair
 GÜLÜM / Ömer Lütfi METE
 Şiir gibi yaşayanlar...

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Nihat Genç: KALBİMİ FİLİSTİN’E GÖMÜN
Tarih: 26.07.2005 Saat: 13:49 Gönderen: karakutu

 


" II. Dünya Savaşı’ndan sonra, sinemalarla, romanlarla, tüm dünyaya “soykırım” sözcüğünü Yahudiler öğretti. Şimdi aynı Yahudiler tüm dünya basınını ablukaya alarak “soykırım” ve “katliam” sözcüklerini yasaklamak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar!

İttihatçı subaylar da “soykırım”la suçlanıyor; hâlâ I. Dünya Savaşı yıllarında “Ermeni” göçü tartışılıyor! Oysa, Filistin cephesinde Türk subayları savaşı kaybetme sebebi olarak “centilmenlik”lerini gösteriyor, anılarında!"



FİLİSTİN BÜYÜKELÇİSİ, LEMAN’I ZİYARET ETTİ.

İsrail’in işgali altındaki Filistin’in Ankara Büyükelçisi Fuat Yasin, ilk kez bir medya kurumunu ziyaret etti. Bu onur da LeMan’a kısmet oldu. Ankara’da, arkadaşımız Kutlu Esendemir ve Nihat Genç ile bir sohbet yapan Büyükelçi Yasin’in görüşleriyle ilgili izlenimi yazarımız Nihat Genç kaleme aldı.


KALBİMİ FİLİSTİN’E GÖMÜN

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, sinemalarla, romanlarla, tüm dünyaya “soykırım” sözcüğünü Yahudiler öğretti. Şimdi aynı Yahudiler tüm dünya basınını ablukaya alarak “soykırım” ve “katliam” sözcüklerini yasaklamak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar!

İttihatçı subaylar da “soykırım”la suçlanıyor; hâlâ I. Dünya Savaşı yıllarında “Ermeni” göçü tartışılıyor! Oysa, Filistin cephesinde Türk subayları savaşı kaybetme sebebi olarak “centilmenlik”lerini gösteriyor, anılarında!


Kudüs’ü I. Dünya Savaşı sonunda 1917’de kaybettik. Bugün tam bir mezarlığa ve siyasi kaosa dönüşen Filistin topraklarını düşmana nasıl bıraktığımız “anılarda” sorgulanıyor! Bölgenin komutanı İttihat’ın en ünlü paşalarından Cemal Paşa’dır. Süveyş’te İngilizler’le savaştık, yetmedi, Yemen’de, Hicaz’da, Irak’ta İngilizler’le savaştık. Ardarda Arap ayaklanmalarıyla karşılaştık. Başta Mustafa Kemal, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy gibi İttihat’ın ve sonra KuvayıMilliye’nin ünlü paşaları bölgede görev yaptılar ve bize sadece anılar bıraktılar.

Cemal Paşa savaş yılları içinde bölgede bayındırlık hizmetleri, yollar, köprüler, okullar, arkeolojik araştırmalar yaptı, onca fakru zaruret içinde yetmedi, Arap şeyhlerini altına boğdu.

Süveyş’ten geri çekilip Kudüs’te tutunabilirdik. Cemal Paşa, İş Bankası yayınlarından çıkan anılarında Kudüs’ü vermemizin en büyük sebebi olarak Enver Paşa’nın bölgeye atadığı Alman komutan Falkentayn’ı suçlu bulur. Kudüs, paşalarımıza göre Falkentayn yüzünden elden çıkmıştır. Falkentayn’ın iki büyük hatası şunlar: Birincisi, Kudüs’teki kutsal mabetler zarar görür diye Kudüs’te bir savaşı göze alamaz. Cemal Paşa da aynen böyle düşünür, ancak “karşımızdaki İngilizler Kudüs’te savaşmayı göze alarak geliyor, onlar hiç düşünmüyorlar kutsal mabetleri, biz ise zarar görür diye endişeleniyoruz, oysa, Kudüs’ün çok önlerinde düşmanı karşılayabilirdik...”

İkinci sebep, Türk paşalarının ahaliyle kurduğu yakın ilişkiler. Falkentayn Arapları hiç tanımıyordu ve onlara bir komutan gibi davranıyordu. Türk paşaları Arapların büyük bir bölümünü parayla, iknayla, propagandayla kendi yanlarına almıştı.

Cemal Paşa anılarının 261. sayfasında şöyle der: “Bölgede ahali rahatsız olur diye silah araması yaptırmıyorduk. Çünkü vereceğimiz silah arama görevi askerler tarafından çığırından çıkarılıp Arapları rencide edebilirdi...”

Türk paşaları, bölgede, kıyım, sürgün değil, bir silah aramayı bile ince ince düşünürler. Tarihi ayrıntılarıyla dikkatlice okuyalım. “Soykırım”la suçlanan İttihat Paşalarının bölgede centilmenliklerinin kurbanı olduğunu görürüz.

Kutsal mabetlere mermi düşmesin, ahali rahatsız olmasın derken, Kudüs elimizden çıktı!

Osmanlı paşalarının yüzyıl önce ince ince düşündükleriyle şimdi İsrail tanklarının niyetlerini ve katliamlarını karşılaştırın!

İsrail, bu toprakların hakiki sahiplerine bugün “terörist” diyor. Osmanlı paşaları, bugünkü Filistinlilerden sayıca, daha çok ihtilalci Arapların ayaklanma ve suikastleriyle başbaşaydı. Cemal Paşa günlerini Araplara nasihat ederek geçirdi: “Ben Türk ve Arap gençliğine hitaben şunu söylüyorum: Bu iki millet birbirinden ayrılırsa, ikisi de yok olmaya mahkumdur...”

Filistin tarihi.. Yeryüzü topraklarında Kızılderililer’in kaderine bu kadar benzer bir tarih bulunamaz. Kızılderililer gibi, aynen, topraklarından çıkarıldılar. Aynen Kızılderililer gibi mülteci kamplarına yerleştirildiler. Aynen, kamplarda yoksullaşıp ölüme terk edildiler. Aynen, kamplardaki hastalıkları ve yoksulluklarıyla alay edildi. Aynen, yoksulluğu ve kamptan çıkamamanın acısıyla birçok Kızılderili genç soygunlara başladı. Aynen, ABD, Kızılderililer’i yok etmenin, aşağılamanın gerekçesi olarak bu soyguncuları gösterdi. Manitu’dan umutlarını kesen Kızılderililer dini bir buhrana sürüklendiler. Hayali bir din icat olundu. Bu dine göre İsa inecek ve ölmüş Kızılderililerle birlikte hepsini kurtaracak. Umutlarını kesen Kızılderililer bu dinin bir töreni olan “hayalet dansı”na başladı. Her akşam, İsa’yı beklediler. Aynen, FKÖ’den umudunu kesen Filistinlilerin aşırı dinsel ideolojilere bağlanmaları gibi. Aynen, Kızılderili tarihi!

Bugün, Yaser Arafat, Oturan Boğa’nın kaderini yaşıyor. Oturan Boğa gibi, savaşçılarını neden durduramadığı için suçlanıyor. Ünlü Kızılderili reisinin adı, Tatanka Yotanka’dır. Dünya solu bu ismi yüreğine yazmıştır. Yotanka, toprakları Kara Tepeler’den sürülüp Kanada’ya yerleştirildi. Oradan da kovuldu, sonunda öfke sahibi bir adam oldu. “Bütün beyazlardan nefret ediyorum. Hepiniz hırsız ve yalancısınız, topraklarımızı çaldınız, göçebe olduk” diye haykırıyordu.

Oturan Boğa, Tatanka Yotanka’nın sözleri bugün değil kitaplara, gençlerin gömleklerine, tişörtlerine kazıldı: “Ve bilmelisiniz ki, bize hayvanmışız gibi davranıldığı için bugün böyle birtakım duygular besliyorum. Yurdumun kötü bir adı olduğu kanısındayım ve iyi bir adı olsun istiyorum. Hem eskiden iyi bir adı vardı yurdumun zaten, bazen oturup düşünüyorum, kim ona bu kötü adı yakıştırdı” diye...

Birinci baskısı 1973’te yapılmış, E Yayınları’ndan çıkmış, Kızılderililerin yok olma savaşını anlatan “Kalbimi Vatanıma Gömün” kitabı, bir gençliği ağlatmıştır. Hepsi toplama kamplarına alınan Kızılderili reislerinin sözleriyle doludur:

“Ailemle birlikte barış içinde yaşıyordum. Yiyeceğim boldu ve iyi uyuyordum. Halkımla uğraşıyordum. Hayatımdan memnundum. Bu kötü hikayeler de nereden çıktı, bilmem. Orada halkım ve ben ne kadar iyiydik. Kötü bir şey de yapmamıştım. Ne at öldürmüştüm, ne de insan ne Amerikalı, ne Kızılderili. (...) beni tutuklamanız için kim emir verdi, söyleyin. Orada, ailemin yanıbaşında barış içinde yaşayabilmek için aydınlığa ve karanlığa, Tanrıya ve güneşe dua ettim. Hakkımda kötü konuşmalarına sebep ne, bilmiyorum. Bunlardan bıktım artık. Eğer bir adam tavırlarını düzeltmeye çalışıyorsa, gazetelere böyle masallar konmamalı. Adamlarımın sayısı çok azaldı. Evet, bir zamanlar kötü şeyler yapmışlardı gerçi, ama artık bunları unutalım ve bir daha sözünü açmayalım. Hem zaten kaç kişi kaldık şunun şurasında...”

Bir Kızılderili reisi Kara Geyik’in sözleri: “ O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hâlâ o genç gözlerimde görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde birşeyin öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü, evet. Sonra bir ulusun umudu kırılıp, paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti, kutsal ağaç!..”

Amerika’da öldürülen aynı kutsal ağaç, bugün kudüs’te öldürülüyor!

***

LeMan dergisinden Kutlu Esendemir, Ankara’ya iner inmez, “yarın Filistin Büyükelçisi Fuat Yasin’le yemekteyiz”, dedi. “Başka kimler var” dedim, “kimse yok, yalnız ikimiz...”

Ankara’nın en kıdemli büyükelçisi, diplomasinin duayeni. Bir Kızılderili reisi gibi. Kısa boyuyla Konur Sokak kalabalığı içinde gördüğümüzde heyecanlandık. Kutlu’ya “Nasıl hitap edeceğiz?” dedim. “Sayın Büyükelçi, deriz”, dedi. Türkçesi var, ama az. İki buçuk saat, gazeteci arkadaşımız Saadet Uluç aralıksız konuşmamızı sağladı. Yemeğin sonunda Fuat Bey, bir değil iki kahve içti!. Görüşmemizi bir yana bırakıp, büyükelçinin tatlı tatlı kahve içişini saatlerce anlatabilirim.Türk kahvesinin bu kadar derin izleri olduğunu bilmiyordum. Küçük yudumlarla usul usul... Bu eski adamların “kahve içişlerindeki” güzelliğe bayıldım. Aynen Kızılderililer gibi, barış çubuğu tüttürür gibi, sigara!

Öfkeden çılgına dönmüş bir adam hayal ediyorduk. Kahve köpüklerini dahi sarsmadan ölüler evinden, yurtsuzların ülkesinden küçük küçük hatıralar anlattı. Ezilmiş, hor görülmüş, kovulmuş ve katliamdan geçirilmiş bir halkın sözcüsüydü. Istıraplar, derisinin kabuğunu kuvvetli ağaç kabuklarına döndürmüştü.

Büyükelçiden çok etkilendik. Sınırsız, tanksız, tüfeksiz, devletsiz, topraksız bir halkın temsilcisi olmak, nasıl bir duygu diye sorduk... Elçi, bütün hayatını özetler gibi, eliyle kalbini gösterdi. Bu halkın kaderine yön veren, kalpleriydi! İyi ve cesur insanlar kalplerini tutarken gözyaşlarını tutamaz! Tekrar, elini kalbine götürdü: “Bizi yaşatan kalbimizdir, Filistin bizim kalbimizdedir. Dünyada yalnız Filistin diye bir ülke coğrafyada değil kalplerde yaşıyor...”

Aklıma Kızılderililerin Kara Tepeler’den sürüldüğü “Kalbimi Vatanıma Gömün” kitabı geldi. Saadet’e Oturan Boğa Tatanka Yotanka’nın sözlerini çevirmesini rica ettim. Oturan Boğa, tüm siyaset bilimi kitaplarına önsöz olacak muhteşem güzellikte laflar etmişti. “Biz” der, “Bu toprakları Manitu’nun bizler için yarattığına inanırdık. Ama sonra gördük ki, Manitu beyaz adamı da yaratmış. Manitu beyaz adamı da yarattığına göre, bu topraklar hem beyazların hem bizim, birlikte oturmalıyız!..”

Büyükelçi, eski insanlar, eski zamanlar gibi konuştu: “Biz İbraniyiz, İbrahim’in dinindeniz. Bütün çocuklarımızla hergün İbrahim’in çocuklarına dua ederiz. Bizim Yahudilerle sorunumuz yok. Bizim İbrahim’in çocuklarıyla sorunumuz olamaz. Bizim sorunumuz İsrail Devleti’yle... İbrahim’in çocukları düşman olmamalı!”

Büyükelçiye, zarafeti, inceliği konusunda, çelebi, kalender kelimeleriyle iltifat etmek istedim. Çevirmen, kelimelerin içine ister istemez “centilmen” kelimesini ekleyiverdi. Çok ihtişamlı ve çok süslü bir söz söyler gibi: “Centilmen kelimesi, İngiliz, Avrupa çağrışımlı bir kelime. Oysa ben “doğuluyum”, kendimizi ifade ederken doğulu sözcükler bulmalıyız...”

Büyükelçinin, “Ben doğuluyum” sözü, soluğumu kesti! Biz de doğuluyuz ve yüzyıllardır bu sorunu çözemiyorum, neden hâlâ aramızda bir çevirmenle oturuyoruz!

“Ne içersiniz? Meyve suyu, kola, içki..?”, gülerek, tatlılıkla, içkiyle ilgili hoş hikayeler anlattı. Varşova’da elçiyken herkes içiyormuş, gün ortasında. O içmiyormuş. Çünkü gün ortasında, şimdi Filistin davası için mesaide olduğunu belirtti. “Akşam saat sekizi geçtiğinde misafiri olursak, birkaç kadeh keyif içkisi içebileceğimizi” söyledi.

“Peki kola?”.. Seksenini devirmiş büyükelçi, 17 yaşında bir solcu militan gibi bize nasihat etmeye başladı: “Kola, bizim düşmanımız, biz kolaya karşıyız. Doğduğumuz günden beri içmeyiz. Kolaya ödediğimiz paralar, sonra gelip Filistin’de evlerimizi yıkıyor, çocuklarımızı öldürüyor!”

Otuz yaşıma kadar kolayı hiç tatmamış, yabancı sigara hiç içmemiş ve kot pantolon giymemiş, benim için bu sözler, günah çıkartıp, hüngür hüngür ağlamanın sırasıydı. İçimden, kendime, “Allahım sen de bana seksen yaşımda, emperyalizme karşı hâlâ keyif ve neşeyle gençleri uyaran bu tatlı adamın iradesinden ver”, dedim.

Basit ve sakin bir sevinçle Türk halkının Filistin’e verdiği tam destekten çok duygulandığını anlatıverdi. Sivil kurumların ayaklanması çok hoşuna gitmişti. “En çok da, körler” dedi, “Düşünebiliyor musun körler geldi yanıma, çok sevindim”, hemen peşinden, “Travestiler geldi... O kadar mutlu oldum ki, travestiler yanıma geldi, destek verdi bize!.. Lütfen Türk halkına onların ilgisinden çok duygulandığımızı iletin!”

Büyükelçiye Türk solunu anlatmanın sırası gelmişti, irili ufaklı yirminin üstünde dergide Filistin davasının kapak olduğunu ve uzun yıllardan sonra ilk defa bu kadar heyecanlı, coşkulu Filistin’e sahip çıkıldığını söyledim. Bizler doğduğumuz günden beri FKÖ’lüyüz, Arafat’ın yanındayız, dedim. Klonlanan babasız koyun Dolly’i anlatırken Alman yazar Günter Grass “babasız bir gelecek tasarlanıyor”, der. İsrail Devleti, “babasız” bir Filistin istiyor. Bugün yaşayan hiçbir Filistinli’yle anlaşma masasına oturmak istemiyor. Ancak, öldürdükleri Filistinli cesetlerinden klonlayarak, babasız, tarihsiz, geleneksiz, bir Filistin’le yaşamak istiyorlar.

Türk solunun, 80’li yıllarda yükselen Hizbullah, Emel, Hamas gibi sert islami hareketleri çok düşünüp, çok tarttığını ve pek mesafeli durduğunu, Filistin davasının Hamas’ın eline geçmesinden çok büyük rahatsızlık duyup, Filistin heyecanının yok olduğunu, ancak son iki yılda yükselen Arafat’la, Filistin davasına tıpkı 68’lerde olduğu gibi yeniden sarıldıklarını, anlattım.

Büyükelçi hiç düşünmeden cevap verdi: “Ladin’i Amerika, Hamas’ı İsrail yarattı!..”

Arafat bir Hristiyan kadınla evliydi ve bugün en korkulan şey, Müslüman-Hristiyan çatışmasının önünü aldığını, ayrıca Marksist bir gelenekten gelip, toprağında yetişen İslami hassasiyetleri dışlamayıp, politik içiçeliğin kaçınılmaz olduğunu hepimize Arafat’ın öğrettiğini, bunların bizim için de çok öğretici olduğunu söyledim.

Arafat babasının mezarına hiç gitmedi. Çünkü babası, babadan kalan topraklarını satmıştı: üstelik bir Yahudi’ye. Arafat, “Bana bir avuç Filistin toprağı bırakmadın” diye babasına ebediyen küsmüştü.

Büyükelçi, “Siz nasılsa soracaksınız, siz söylemeden hemen cevaplayayım” deyip anlatmaya başladı, intihar eylemlerini:

“İntihar eylemleri bir politika değildir, bilinçli bir gaye değildir, bir halkın sürüklendiği trajik bir kaderdir. Bunun adına şimdilik meşru müdafaa diyoruz, ama tam anlatamıyoruz. Yurtsuz, silahsız, bedeninden başka hiçbir şeyi kalmamış bir halkın artık teker teker patladığını... Bu kadar ağır katliamlara, mezalime karşı Filistinliler’in değil, taşın da, çiçeğin de, meyvenin de, patlayacağını... Depremi, güneş tutulmasını engellemek elimizde olmadığı gib, teker teker insanların bedenlerini parçalayarak ölmelerini durdurmanın artık ellerinde olmadığını... Ancak Filistinli olanların anlayabileceği bir duygudur bu” dedi. Çünkü Filistinliler, elli yıldır böyle bir eylemi hiç düşünmediler. Bitmek bilmeyen eziyetler, sürgünler, öldürmeler, çoluk çocuğa mezar olan bu toprakta hergün yaşanan faciaları görerek yaşamış insanlar, artık insanötesi çabaların, çözümlerin peşine düşüyor”, diye ekledi.

İntihar eylemlerini, hiçbir şans, hiçbir çıkış yolu bırakmayan İsrail Devleti’nin hazırladığını, söyledi!

İki arada bir derede, büyükelçiyle, ideolojik şeyler de konuşmaya çalıştık. Sürekli düşman, sürekli silah üreten, Fransız ihtilali çıkışlı “vatan” milliyetçisi olmadığımızı söyledik. Kızılderililerin topraklarına bağlılıkları gibi derin bir toprak sevgimiz olduğunu anlatmaya çalıştık. Toprağını anılarına, hatırasına ve geçmiş ölülerimize derin bağlılığın bizi sürekli milliyetçi tuzaklara düşürdüğünü, bundan kurtulmanın yolunun, toprak üstünde yaşayan hayatların kutsallığından doğan bir “yaşam milliyetçiliği” tezini savunduğumuzu, ne edip edip lafların arasına sıkıştırıverdik.

Dil, din, ırk ve milli törenler ve milli düşmanlıklarla, insanoğlunun dünyada yaşayamaz olduğunu, erdem, vicdan, sanatın dahi sona erdiğini... Silah üreten, düşman üreten bu milliyetçiliğin tam kapitalizmin, tam emperyalizmin ağzına layık savaşlar çıkartmaya bahane oluşturduğunu... Velhasıl, toprağın üstündeki yaşamlardan, yanayız, dedik...

Ezcümle, ideolojik görüşümüzü belirttik: “Toprak eğer üstünde insanlar yaşıyorsa, vatandır!”

Bundan bir ay önce Ankara’da Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçı oynanmış, Gençlerbirliği’nin Mısırlı oyuncusu El Saka sahay çıkar çıkmaz tribünlere Filistin bayrakları atmıştı. Büyükelçiye anlatalım, dedik. İlk golü Revivo atmış, maçın bitmesine tam sekiz saniye kala yine Mısırlı Ahmed Hassan kafayla karşılık vermişti. Bugün Gençlerbirliği tribünlerinde El Saka için özel seyircilerin olduğunu söyleyelim. Ancak, çeviriyi “espriyle” aktaramayız, diye düşündük. Çünkü İslamcıların pankartlarında “Revivo dışarı” yazılmıştı, bu çok çirkin pankartlardan hepimizin rahatsız olduğunu, İslamcıların hızını alamayıp “Hitler seni şimdi anlıyoruz” gibi, kabul edilemez pankartlara midemizin kalktığını söyledik.

“Sayın Büyükelçi, hiç sevmediğimiz başbakanımızı dahi sayenizde sevmeye başladık!” dedim. Dünya liderleri içinde Filistin halkına en kararlı desteği Ecevit çıkmıştı. Çok eski ve solculuk defterini çoktan kapatmış bir solcunun dahi giderayak bizi çok mutlu ettiğini anlattım. Ayrıca büyükelçiye, Türk emniyetinin ve polisinin eylemlerin önünü açtığını, hatta teşvik ettiğini gözlediğimi söyledim.

Büyükelçi, Türk devletinin İsrail’le siyasi ilişkilerini anlayışla karşıladıklarını, Türk devletine en küçük bir sitemleri dahi olmadığını, söyledi.

Arap ülkelerinin, özellikle Arap gençliğinin Filistin davası karşısındaki ayaklanmalarından memnun musunuz? Büyükelçi, “Arap devletlerinde iki siyaset var”, dedi ve ekledi: “Arap halkları ve gençliği bizim gibi düşünüyor, arkamızda, ancak devletleriyle halkların heyecanları aynı değil.”

Büyükelçiye, başta LeMan dergisi, Filistinli çocuklara oyuncak göndermek istediğimizi, bunu nasıl yapabileceğimizi sorduk. Büyükelçi, İsrailli askerlerin oyuncakları kırıp içine baktığını, bunun şimdilik mümkün olmadığını söyledi.

Sayın Büyükelçiyle İsrail lobisinin İslamcılara karşı yönettiği antisemitist suçlamalarının, Filistin davasına bizler de tam destek verince aynen bize de yönelttiğini, İsrail’e karşı kim karşı gelirse antisemitizmle suçlandığını, söyledik. Büyükelçi: “İsrail’in antisemitistleri çok sevdiğini, çünkü onlar sayesinde katliamlarını haklı gösterdiklerini” söyledi.

Peşinden hemen 1917 yılına kadar Türk ve Arap topraklarında tek bir Yahudi’nin burnunun dahi kanamadığını, Avrupa’nın göbeğinde katledildiklerini söyledik.

Sayın Büyükelçiye, Kudüs’ün mabetlerle dolu labirent gibi sokaklarının asla bölünmeyeceği, ve bu saatten sonra Kudüs’te yaşamanın gittikçe imkansızlaştığını anlatmaya çalıştık.

Büyükelçi, kahvesinden yudumlayıp, sigarasını yaktı: “Şimdi, size bir hikaye anlatmak istiyorum”, dedi. Hintli filozoflar bir ay bir eve kapanıp, Allah’ı tartışmışlar. Dünyanın bütün dinlerindeki “Allah” tasavvurlarını teker teker masaya koymuşlar: Allah nedir? Biri, başı sonu olmayan, biri zaman mekan dışı... Herkes bildiği, duyduğu, anladığı Allah tanımlarını tartışmış... Bir ay sonra, ortaya şöyle bir görüş çıkmış. Hangi dinin Allah’ını konuşsak, “zamana” gelip takılıyoruz. Allah’a yapılan tanımlamaların hepsi “zamanla” ilgili... Yani, Allah, zamandır, gibi son fikre varmışlar.

Büyükelçi, “ben”, dedi, “zamana inanıyorum ve zamana iman ediyorum, zaman herşeyi çözecektir!”

“Bu çözüm, Kudüs’te birlikte yaşamayı çözmek, insanlık için çok büyük bir devrim. Evet, Kudüs’te birlikte birçok dinin yaşamayı öğrenmesi, yazının bulunması, ateşin icat olunması gibi büyük bir insanlık devrimi olacak!”

Büyükelçiye, bundan 15-16 sene önce, sürgünde Arafat’ın en yakın arkadaşı, Filistin davasının büyük önderlerinden Ebu Iyad’ın Mossad tarafından öldürüldüğünü duyunca, günlerce yas tuttuğumuzu... Hatta, Ebu Iyad’ın Türkçe de yayınlanan hatıralarından, pasajlar vermeye çalıştım. Büyükelçi duygulandı... Elini, sırtıma attı... bir şey diyemedi. Bir arkadaş gibi sarıldı bana... Uzun süre elini sırtımdan çekmedi. Bu duygusal havayı bozmak için Amerikan generallerinin Kızılderililer için gönderdiği bir telgrafı anlattım. General şöyle diyor: “Kızılderililere yeterince kayıp verdirtmeden, yeterince acı çektirmeden, barış masasına oturmayın!” Generalin bu sözünü yüzyıllar geçse beyaz adamın tattikleri hiç değişmiyor diye araya sıkıştırdım...

Tarih hiç değişmedi. Büyükelçinin gün ortasında tam üç saatini çalmıştık. Biz, konuşmayı kestik, sustuk, ama büyükelçi devam ediyordu... Uzamasın diye, karşılık vermedik... Büyükelçi hızını kesmeden devam ediyordu... En çok sevdiği Türk yazarlarını sorduk, Nazım Hikmet ve Aziz Nesin, dedi. Ayrıca Bilkent’te düzenlenen Nazım Gecesi’nde Nazım’ın Arapça’ya çevrilen bir şiirini okurken ağladığını da başkalarından öğrendik!

Büyükelçiye, “hâlâ Ümmü Gülsüm ve Abdülvahap dinler misiniz?” dedim, “hâlâ dinlerim, bıkmadan!”

Büyükelçiden, hazırladığımız Filistin özel sayısını imzalamasını rica ettik. Kutlu Esendemir, LeMan için imzalattı, kalemi cebine koyuyordu ki, bir tane de ben imzalattım... Kutlu Esendemir, LeMan kitapları ve tişörtlerinden küçük bir hediye torbasını Büyükelçi’ye takdim etti!..

Büyükelçi, yola koyduktan üç dakika sonra bir telefonla aradı. Fuat Yassin, LeMan’ın anlamını soruyordu ayrıca Bezgin Bekir tişörtünü görmüş, bu adamın kim olduğunu merak ediyordu... Kutlu, telefonda, Bezgin Bekir’in bir 68’li olduğunu, hayatı boyunca uyuduğunu, ancak böyle eylem zamanlarında canlanıp meydanlara koştuğunu, anlatmaya çalıştı!

İşte böyle zamanlarda irili ufaklı onlarca sol dergiye, irili ufaklı onlarca sivil kuruma, meydanlara koştukları, Filistin davasına kayıtsız şartsız destek verdikleri için, kalbimizin neşesini yeniden canlandırdıkları için, sonsuz teşekkürler!..

Büyükelçiye anlatmaya utandığımız şeyler de vardı, anlatamadık. İki-üç yıl önce İsrail’in gelişmiş teknolojik silahlarını sevimli göstermek ve düşmanın (Filistinlilerin) gözünü korkutmakla görevlendirilmiş Türk Gazetecileri İsrail’e davet edildi. Başta Güneri Cıvaoğlu, Duygu Asena, falan.

Civaoğlu, İsrail tankları içinde şirin poz verirken şunları yazıyor: “Tabii bu tankları, insanlık yararına, barış için kullanıyorlar.”

Yetmedi, devam ediyor: “Bu gelişmiş silahlar çok sert ama sizi korkutmasın, bu tankların komutanları o kadar ince, o kadar beyefendi, o kadar tatlı insanlar ki, bu komutanları tanısanız, fikrinizi değiştirirsiniz!” diyor.

Türk çocukları ve Türk halkı, bu röportajı unutmadı. Şimdi Civaoğlu’na soralım: “Neymiş o tanklar Sayın Civaoğlu?”.. “Bu tanklar kaç tane Filistinli çocuğu grayder gibi ezip paramparça etti?..”

Dert bir tane olsaydı, ağlaması kolay olurdu.

Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’un Şaron’un yanında yer alan yazılarını dünya basınında bulamazsınız. Bu yazıları dünyada tek bir kişi, ancak Şaron yazabilir.

Devletimiz ve medyamız, bu iki güzide zekamızı, müzede saklasın, soykırım müzesinde Miloseviç’le, Şaron’la yanyana.

Hele, Bekir Coşkun’un yazısını sormayın. Anadolu’da bir laf vardır: Şaştı Bekir, salavat getir cemaat!

Milletçe salavat getirdik. Köpeği Pako’nun hayvan sevgisinden, çok özel bir duygu, hayvan sevgisi kasıntısı oluşturmuş yazarımız, Filistin mülteci kampının üstünden onlarca tank geçip, binlerce insanı taşların, evlerin altına gömerken, Şaron’un yanında yer aldılar!

İsrail zaferlerine bu kadar sevincinizin sebebi nedir?

Şaron’un bülbülleri, ne zaman tankların, tüfeklerin değil, mazlumların yanında olacaklar? Gazetesi, ekranı bol, vicdanı kıt, bu ülke yazarlarını tanıyan İsrail, Amerika, tabii ki ortalığı bomboş görüp zırt pırt katliam yapacak!

 



LEMAN’DAN 27/04/2002

Üyemiz pelinozkan'a teşekkürlerimizle

Nihat Genç'e soru sormak için tıkla

www.nihatgenc.com


 
İlgili Bağlantılar
· Nihat Genç Sitesi
· Doğu Konferansı Galerisi
· Skytürk Konuşmaları
· Daha fazla Nihat Genç
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Nihat Genç:
Sorularınız ve cevapları birinci bölüm


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.84
Toplam Oy: 45


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Sorularınız ve cevapları ikinci hafta son bölüm
Sorularınız ve cevapları ikinci hafta birinci bölüm
Sorularınız ve cevapları ilk hafta son bölüm...
onlar ve biz
Atatürk tango sever miydi?
KORKU VE YAKARIŞ
Çölaşan çok satanlarda birinci
Bezik Oynayan Kadınlar - Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup
Fight Club - Birinci Bölüm
Satranç Dersleri -İkinci Bölüm-
Ben Ruhi Bey Nasılım - 3. Bölüm Son
Ben Ruhi Bey Nasılım - 2. Bölüm

"KALBİMİ FİLİSTİN’E GÖMÜN" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke