 |
Karakutu
|
|
Reklam
|
|
Google Arama
|
|
Arama
|
|
Online üyeler
|
|
Şu an sitemizde, 235 Üye Adayı ve 10 Üye bulunuyor.
Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.
|
Reklam
|
|
Forum Son Başlıklar
|
|
Giriş Sayfanız Yapın
|
|
Önemli Linkler
|
|
Karakutu - RSS - Alexa
|
|
|  |
Kendimizi aldatmayalım. Hiperborlularız biz, pekâlâ biliriz ne denli kopuk
yaşadığımızı. “Ne karadan ne de denizden bulabilirsin Hiperborlulara giden
yolu.” Bunu daha Pindaros bilip söylemişti bizim için. Kuzeyin ötesinde, buzun,
ölümün ötesinde , bizim yaşamımız, bizim mutluluğumuz... Mutluluğu keşfettik
biz, yolu biliyoruz artık, binlerce yılın labirentinden çıkışı bulduk. Başka kim
bulabilirdi ki bu çıkışı?
Modern insan mı? “Ne ettiğimi bilmiyorum; ne ettiğim bilmeyen herşeyim ben” diye
iç geçirir modern insan... Bu modernlikti bizi hasta eden, tembel barışlar,
korkak tavizler, modern Evet ve Hayır'ın bütün erdemli kirliliğiydi. Herşeyi
“kavradığından” dolayı herşeyi “bağışlayan” bu hoşgörü, bu manda yüreklilik,
bizim için scirocco'dur.
Çağdaş erdemler ile öteki güney yelleri arasında yaşamaktansa, buzlar içinde
yaşamak yeğdir! Yeterince yürekliydik, ne kendimizi ne de başkalarını esirgedik:
Ama, uzun süre, yürekliliğimizi nereye yönelteceğimizi bilemedik.
Karamsarlaştık, durgunlaştık; bize yazgıcı dediler. Bizim yazgımız doluluktu,
gerilimdi, güçlerin birikimiydi.
Şimşeğe, eyleme açtık, zayıfların mutluluğundan, “boyuneğiş”ten uzaktık...
Göğümüzde sağanak vardı; doğa, bizim doğamız, bulutlanıyor, kararıyordu, çünkü
hiç yolumuz yoktu…
|
Sevgili Bayım;
Neden yalan söylemeli, neden yaşam çığlığının ta kendisi olan bir şeyi
edebiyat düzlemine koymalı, neden gerçekliğin sızlanışlarını andıran, kökleri
ruha gömülü cevherden yapılmış şeylere kurgu görüntüsü vermeli? Evet, düşünceniz
hoşuma gitti, sevindirdi beni, koltuklarımı kabarttı, ama bir şartım var; sizi
okuyacak kişi düzmece bir çalışmayla karşı karşıya olduğu izlenimine
kapılmamalı.
Yalan söylemeye hakkımız var, ama olayların esası konusunda değil.
Mektupları asıl adımla imzalamak taraftarı değilim. Mektupları birincisinden
sonuncusuna kadar yayımlamak ve bunun için de Haziran 1923 yılına kadar uzanmak
gerekli. Okuyucunun elinde tartışma konularının hepsi olmalı.
|
Bir Hayat
Spinoza, çağdaş yorumcularından Antonio Negri'nin yazdığı gibi çağının bir
"anomali"sidir. Üstelik, 17. yüzyıl Hollanda'sı gibi bir başka anomalinin içinde
yaşamaktadır - din savaşlarıyla ve despotik-merkantilist rejimlerin iktidarları
altında sarsılan Avrupa'nın "en özgür", dolayısıyla en hoşgörülü diyarı...
Spinoza, üçüncü kez de anomalidir - o dönemin Amsterdam'ında, bir kaç kuşaklık
bir geçmişe sahip, muhtemelen ya İspanyol ya da Portekiz göçmeni bir Yahudi
ailesine doğmuştur.
|
|
Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan
kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının
kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan
kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını
başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve
yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır
Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi
Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir
yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter
maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün
yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı
nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek
başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü.
Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım,
perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete
katlanmama hiç gerek kalmaz artık.
Para harcayabildiğîm sürece düşünüp
düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları
beni kurtaracaktır çünkü.
|
Osmanlı toplumunda felsefi düşünce üretiminden söz edilebilir mi? Felsefi
üretim belirli bir tarihsel döneme kadar var idi de, sonradan mı önü kesildi?
Neden Batı tarzı sistemleştirilmiş bir felsefe geleneği yok.
Bu ve benzeri sorular, Osmanlı toplumunun entelektüel geleneği üzerinde
düşünenlerin hemen hepsi tarafından sorulmuş olan sorular;- ama elbette bu
sorulara verilen yanıtlar birbirinden çok farklı. Kimileri, mesela, rahmetli Ord.
Prof. Hilmi Ziya Ülken hocamız gibi düşünenler, felsefi düşünce üretiminden söz
edilebileceğini; ancak bu üretimin, sistemleştirilmiş bir yapısı olmadığı için
‘felsefe’ sayılamayacağını önesürmüşlerdir: Ülken hocamız, ‘Felsefeye Giriş’
adlı çalışmasında, felsefi düşüncelerin edebiyat, özellikle de şiirin içinden
dilegetirilmiş olmasını ‘hikemiyyat’; ahlak ve hukuk kitaplarında dilegetirilmiş
olmasını da ‘tefelsüf’ diye nitelendirir ve ‘hikemiyyat’ı da, ‘tefelsüf’ü de,
gerçek anlamıyla ‘Felsefe’ saymaz.
|
Toplam Haber 13 - Toplam 3 Sayfa - Her Sayfada 5 Haber
Şu An Bulunduğunuz Sayfa
[ 1 | 2 | 3 ] [>] [>>] |
|
|  |
Kategori ve Yazarlar
|
|
|