"Kim bilir yol bizi nereye götürür/Bunu ancak bir gafil öngörür/
Kim bilir yol boyu neler yitirdik/Yolda yine karşılaşır mıyız
kim bilir?"
Sahi neler yitirmiştik yol boyu?..
Ve haz, amma da ölüme benziyordu..."
Geçen ay Londra'dan Ziya aradı: "U-2 konserine iki biletim var. Bekliyorum"
dedi.
Sevinçle zıpladım.
Ama
ajandama bakınca yıkıldım:
Konser 19 Haziran'daydı.
Babalar Günü'nde yani...
Büyük günün haftalar öncesinden babamdan ve oğlumdan "izin alma" çabasına
giriştim.
Aldım da...
Ama o gün gelince... tam
kapıdan çıkarken, oğlumun gözlerindeki ifade, biletleri
yırttırdı bana...
* * *
Derken kuşağımın asıl efsane grubu Pink Floyd'un çeyrek asır sonra ilk kez bir
araya gelip konser vereceği haberi
patladı.
Heyecanla internete daldık.
Hyde Park'taki konseri, Bob Geldof, 8 büyük ülke liderinin yapacağı zirvede
Afrika'ya yardım çağrısı için düzenlemişti.
Biletler, isteklilerin cep mesajıyla katıldıkları bir yarışma sonucu
kurayla
dağıtılmış, katılmak için 2 milyondan fazla cep mesajı gelmişti. 100 bilet ise
açık artırmayla satılmış, fiyat 1800 dolara kadar çıkmıştı.
Bu cumartesi konseri ekrandan 5.5 milyar kişinin, yani dünya nüfusunun yüzde
85'inin izleyeceği tahmin ediliyordu.
* * *
İki büyük konseri kaçırmanın hayal kırıklığını yaşarken mutlu haber İzmir'den
geldi.
Yine bizim kuşağın İngiliz devlerinden, Alan Parsons Project, Jim Beam
sponsorluğunda Alaçatı'daki spor ve müzik festivaline gelecekti.
"Floyd'a gidemiyoruz, ama grubun ses mühendisi Türkiye'ye geliyor" diyerek hafta
sonu soluğu Alaçatı'da aldım.
Alan Parsons, hem Beatles'ın "Abbey Road"
albümünün hem de
Floyd'un unutulmaz "Dark Side of the Moon"unun kayıt teknisyeniydi.
Sonra kendi adını taşıyan bir grup kurarak 70'lere ve 80'lere damgasını
vurmuştu.
Gerçi bu damga gençler için pek tanıdık değildi;
bizim içinse yeni tarzlarıyla
fazla "elektronik" kaçıyorlardı; yine de rengârenk dumanların içinden ak düşmüş
sakallarla sahneye çıkıp maziden çaldıklarında keyiflendik.
Onlar çalarken, sahnenin yanı başındaki büyük vinçten boşluğa
atlayarak jumping
yapanlar vardı. Nefes kesici bir uçuşun ardından (nefesleri sahiden kesilmiş
gibi) ayaklarından urgana asılı halde boşlukta sallanırken Tahran meydanının
idamlıklarına benziyorlardı.
Hazzın, ecelle nasıl
benzeştiğini düşündüm.
* * *
2 saatlik konserin sonunda grubun sempatik solisti P. J. Olsson, "Bir gün
Türkiye'de konser vereceğimi söyleseler inanmazdım" dedi.
Biz de inanmazdık. Ama -geç de olsa-
oldu işte...
Tek sevimsizlik, etekleri rüzgârda uçuşan pardösüsüyle sahne alan Alan
Parsons'un ikide bir "Çıkışta yeni CD'mizi ve tişörtlerimizi satın
alabilirsiniz" diye reklam yapmasıydı. O satışa kalkıştıkça, yanı başımızda
boşluğa atlayan gençler gibi müziğin hazzından kopup düşüşe geçiyorduk.
"Çok dara düşmüş olmalılar" diye çıkışta bir CD ve gömlek aldık.
Ve konserde söylemedikleri eski bir şarkılarının sözlerini mırıldandık:
"Kim bilir
yol bizi nereye götürür/Bunu ancak bir gafil öngörür/
Kim bilir yol boyu neler yitirdik/Yolda yine karşılaşır mıyız kim bilir?"
Sahi neler yitirmiştik yol boyu?..
Ve haz, amma da ölüme
benziyordu...
Milliyet
28/06/2005