Fahrettin KORKMAZ: KUTSALDAN KOPUŞ VE MODERN İNSANIN BUNALIMI ÜZERİNE
Tarih: 17.06.2005 Saat: 04:29
Konu: Makale


KUTSALDAN KOPUŞ VE MODERN İNSANIN BUNALIMI ÜZERİNE FELSEFİ BİR İNCELEME

Fahrettin KORKMAZ Psikolojik Danışman


Modern insan,tarihin hiçbir kesitinde insan kendini tanımlamakta ve anlamlandırmakta modern insan (batılı insan ye da kendini bu bağlamda anlamlandırma gayreti içinde olan herkes) kadar zorluk çekmemiştir.Doğanın tüm kanunlarını çözme yönünde akıllara durgunluk verecek kadar gelişme gösteren ancak kendini unutan kendine yabancılaşan insan olarak modern insan…



Hayatı anlamlandırmadan uzak,günü birlik haz peşinde koşan,tüm sınırlandırmalara karşı savaş açan ve sorumluluk bilincinden uzak tüm yapıp etmelerini özgürlük(!) adı altında meşrulaştırma gayreti içinde olan ; ancak yinede mutlu ol(a)mayan ve devamlı buhranlar yaşayan bir topluluk olarak modern insanla karşı karşıyayız.

Bir virüs gibi kendi bunalımını diğer topluluklara ihraç etmeye çalışan ve onlar gibi olamıyorsan onları kendin gibi yapmalısın mantığıyla bir yayılım içine giren ve tek kelimeyle S. Freud’un da ifade ettiği gibi “depresyon toplumu” oluşturma gayreti içinde olan modern insan…Bu makalenin amacı, modern insanın kendi kendisini nasıl bu kadar unut(turul)tuğu yada kendisine nasıl bu kadar yabancılaş(tırıl)tığı üzerine felsefe tarihi bağlamında ve kutsaldan ( tanrı ve tüm dini değerler) kopuş yönüyle ele alınacaktır.Bu makalenin temel sayıtlısı:modern insanın bunalımının kaynağının ruhsal yöndeki boşluktan kaynaklandığı ve bu boşluğun doldurulmasında kutsal değerlerin büyük bir yer tuttuğu ve kutsalsız bir toplumun mutlu olmak için tüm çırpınışların boş ve beyhude olduğunu varsaymaktadır.Bu girişten sonra modern insanı bu kadar çaresiz bırakan sürecin tarihsel süreç içerisinde gelişimini incelemeye başlayabiliriz:

Özellikle batılı insan için kutsaldan kopuşu 15ve 16 yy’ dan itibaren başlamıştır.Özellikle reform ve Rönesans gibi iki büyük gelişme batılı insanın kutsaldan kopuşunu hızlandırmış ve maalesef günümüze gelene kadar da bazen hızlı bazen da yavaş şekilde ama hiç durmadan devam etmiştir.Martin Luther’in Almanya’da incili yeniden yorumlaması ve farklı şekilde ,değişik bir perspektiften okuması incili fil dişi kulelerden indirerek halkın içine sokmuş ve kilisenin tekelinin kırmıştır.Devamlı haklı olanın yanında olması gerekirken güçlü olana yönelen;dini bir geçim kapısı olarak gören ve akıllara zarar uygulamalarla (cennetten para karşılığı arsa tahsisi,para karşılığı günahları sıfırlama,haksız yere mülk edinme v.b) insanı ezen kilise misyonuyla birlikte halkın güvenirliliğini kaybetmiş ve kutsal olan her şeye şüpheyle yaklaşılmaya başlanmıştır.Luther in öncülüğünde skolastik din anlayışı yerini Protestan anlayışa bırakmıştır.İncilin Protestan yorumu daha çok dinin doğmalarını akla uydurmaya ve insanların dikkatlerini öbür dünyadan daha çok bu dünyaya çekmeye yönelik olmuştur .Katolik yorum altında ezilen insanların doğal olarak Protestanlığa yönelişi de yüksek oranda olmuştur.16 y.y’ da İtalya’da Rönesansla birlikte kültür,sanat ve edebiyat alanında ciddi gelişmeler sağlanmış ve insanlar dini bakış açısı dısında farklı bir gözle dünyayı yorumlama gayreti içine girmişlerdir.

16.y.y’ ın ortalarına doğru doğa bilimleri alanındaki gelişmeler dönemin insanları tarafından heyecanla karşılanmış ve reformla başlayan Rönesans’la devam eden kutsaldan kopuş doğa bilimlerindeki gelişmelerle iyice belirginleşmiştir.Her şeyin kutsal kitapta olduğu görüşü geçerliliğini yitirmiş ve bulunulan yeni metotlarla insanlar doğaya daha farklı bir bakış açısıyla yönelmişlerdir.Öncülleri olmakla birlikte kutsaldan bağımsız bilimsel bilgi görüşü Francis Bacon’la bir söylem haline gelmiştir.Bilimsel bilginin niceliksel olarak ifade edilebilir bilgi olduğunu ifade eden Bacon doğayı inceleme tarzı bakımından da kutsal kitapla taban tabana ters düşmüştür.Devamlı insan-doğa bütünlüğü ve doğaya karşı merhameti öğütleyen dini söylem Bacon tarafından ters yüz edilmiştir.F.Bacon’a göre bilimsel yöntem kullanılarak doğadan elden geldiğince ve maksimum seviyede istifade edilmelisini salık vermiştir.Maalesef o günden beri insanın doğaya olan kini (!)artarak devam etmiş ve devamlı olarak doğa hoyrat bir şekilde kullanıla gelmiştir.

15.yy da başlayan kutsaldan kopuş 17 yy’ la birlikte tam olarak formülasyonunu bulmuştur.Özellikle bu döneme damgasını vuran 2 görüşten söz edilebilir:Mekanik dünya görüşü ve Descartes tarafından ifade edilen kartezyen felsefi görüş.Mekanik dünya görüşünün temel iddiası:Doğada varolan her şey önceden kurulmuş ve doğa bir düzen ve kendi kuralları içinde bir işleyişe sahiptir.Bu işleyişi anlamanın ve açıklamanın tek yoluysa bu sistem içindeki şifreleri çözmektir.Doğa ve onun içindekileri açıklamak için doga üstü bir güce başvurmak anlamsızdır.Tanrı sadece bir saat gibi dünyayı kurmuş ve misyonunu tamamlamıştır.Mekanik dünya görüşü tanrıya pasif bir konum biçmiş ve bu dünyaya etkisi olmayan bir tanrı hayal etmiştir.Doğayı bu şekilde açıklayan mekanik dünya görüşü insanı da kartezyen gelenek içinde anlamlandıramaya çalışmıştır Descartes meşhur sözüyle “Düşünüyorum; o halde varım”(cogito ergo sum)insanı birbirine indirgenemeyen ,iki müstakil alana ayırmış ve bu şekilde insanı anlamaya çalışmıştır.İnsan=ruh(zihin)+beden.

Descartes’e göre; bu iki varlık alanlarından her birinin ayrı bir işleyiş tarzı var ve bu alanlar birbiriyle ilişki içinde değildir.Ruh-beden ayrımı ta ilkçağdan bu yana savunulan bir görüş olmasına rağmen Descartes’in bu ayrımındaki yeniliği iki alanın birbirinden tamamen bağımsız olmasında yatar.Zihin-beden ayırımındaki çizgilerin bu kadar keskin olarak ifade edilmesi günümüze kadar devam eden bir çok sorununda kaynağı olmuştur.Örneğin;bu ayrımın tıp alanına yansıması sonucunda insanların kobay olarak kullanılmasını;ya da doktorun hastaya yaklaşımının bir kaportacının arabayı tamir ederken yaklaşımından farksız oluşunu buna örnek olarak gösterebiliriz.Çünkü bu düşünceye göre karın ağrısı çeken birinin bunu ruhunda ya da zihinde hissetmesi gibi bir zorunluluk söz konusu değildir.Diğer bir örnek;bir çok ruhsal hastalıkların bedeni ya da birçok bedensel hastalıkların insan ruhunu olumsuz yönde etkilediği gerçeği bu paradigmaya ters düştüğünden dolayı uzun zaman ya göz ardı edilmiş ya da inkar edilmiştir.


18.yy’a gelindiğinde özellikle amprist gelenek tarafından kutsalın ontolojik konumu tartışılır hale gelmiş ve son veçhede kutsal ve kutsal olan her şey amprist kriterlere uymadığı için tamamen yadsınmıştır. Özellikle David Hume tarafından ifade edilen: “Varolmak ; algılanmış olmaktır.” sözü bu düşünceyi özetleyen bir ifadedir.Hume’a göre eğer bir şeyin varlığından söz edeceksek bu şey ya beş duyu organlarımızdan biri tarafından algılayacağımız ya da niceliksel olarak ifade edebileceğimiz türden bir şey oymalıdır.Bu özelliklere sahip olmayan şeylere Hume tiksintiyle yaklaşır ve :”Hepsini ateşe atın ve cayır cayır yakın” der.

18.yy’ daki bir başka büyük gelişmeyse Aydınlanma düşüncesidir.Aydınlanma ilk olarak ortaya çıktığında Avrupa’da olumlu bir şekilde karşılanmış ve herkesin umut bağladığı kurtarıcı olarak görülen bir akım haline gelmiştir.Aydınlanmanın en fazla atıfta bulunduğu kavram ise akıldır.Aydınlanmanın akla verdiği değer ; dinin kutsal kitaba verdiği değere eşdeğerdir.Aydınlanma genel olarak aklı tüm sorunlarda baş hakem olarak kabul etmiş ; huzur ve mutluluğun gerçekleştirilmesinde tek mercii olarak kabul etmiştir.İnsan aklına olan bu sonsuz güven modern insanın 15 yy’ la başlayan kutsalla kopuşunu daha da hızlandırmış ve tamamen aklın ve onun ürettiği bilimin hakim olduğu,ilahi olan tüm şeylerin -en azından temel kriter olma bakımından-miadını doldurduğu düşüncesi hakim olmuştur.Bu anlamda insan evrende her şeyin temel belirleyici konumunda kendini görmeye başlamıştır.İnsanın aklına olan bu sonsuz güven insanı sınır tanımaz bir hale getirmiş ve insan ilk olarak aklı dolaylı olarak da kendini kutsalın olduğu konuma getirmiştir. Böyle bir atmosferde aklın sınırlılığı pek gündeme gelmemiştir.Aydınlanmayı en iyi şekilde ifade eden slogansa I.Kant’ın: İnsanlık artık çocukluk dönemini geride bırakmış ve zaman aklı kullanma (ergenlik) zamanıdır” ve “Aklını kullanma cesaretini göster.”sözleri olmuştur.Koyu bir şekilde Hıristiyan olan Kant’ın bu sözü kendisinden sonra gelenler tarafından dinden soyutlanaraktan bir anlamda aydınlanmanın bir özeti olarak görülmüştür.

Aydınlanmanın en önemli söylemlerinden biri de ilerleme fikridir.İlerleme, devamlı olarak iyiye doğru ve insanların mutluluk ve refah düzeyini yükseltmeye doğru bir gidiş olarak tanımlanmıştır.Akıl rehberliğinde, yapılan her şeyin insanları varolan durumdan daha iyi daha güzele götüreceğine sarsılmaz bir inanç duyulmuştur. Akla duyulan bu sonsuz güven özellikle Almanya’da ortaya çıkan ve kendilerini romantikler olarak tanımlayan bir grup tarafından kıyasıya eleştirilmiştir.İnsanda akıl dışında duyguların da –sevgi,aşk,heyecan,tutku v.b-yaşamda etkili olduğu ancak aydınlanmanın bu duyguları tamamen göz ardı ettiğini iddia etmişlerdir. Gothe’nin bu dönemde ortaya koyduğu “Genç Werther’in Acıları” birçok insanın intiharına neden olmuş ve bu kitap bir çok ülkede sorun haline gelmiştir.İnsanların içindeki boşluğu dolduramamaları ve kendilerine en kolay çözüm yolu olarak ölümü seçmeleri bu tür eserlerin yasaklanmasına neden olmuştur.

Aydınlanma iyi niyetle ortaya çıkmasına rağmen amaçlarına ulaşamamış bir akımdır.Mesela evrensel dünya kardeşliği ile tüm insanlar arasında farklılıkları en aza indirgeyip insanların huzur ve mutluluğunu arttırmayı amaçlamış ; insanlar arasında hoşgörünün arttırılmasını kendine temel bir misyon olarak belirlemiştir.Aydınlanma büyük umutlarla ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra beklentileri karşılayamamaya başlamış ve insanlar umutlarını başka bir bahara ertelemek zorunda kalmıştır.

Sanayi devrimiyle birlikte kırsaldaki insanların dengesiz bir şekilde şehre yaptıkları göçlerin tam da kapitalizmin palazlandığı bir döneme denk gelmesi, batılı insan için tam bir hüsran olmuştur.Temel paradigması kar üzere olan bu sistem insanları insanlığa yakışmayacak bir şekilde çalıştırmış minimum ücrete maksimum iş parolasıyla binlerce insan makine dişlilerinin arasında ya canlarını ya da kol ve bacaklarını bırakmak zorunda bırakmıştır.Yükselen tüm çığlıklar soğuk duvarlara çarpıp makine seslerinin içinde kaybolup gitmiştir.

19 yy’la birlikte ontolojik olarak yalnızlaşan ve temel karakteri bunalım olan insan en büyük problem haline gelmiştir.Ve hemen tüm alanlar insanın bu yalnızlığına çözüm arayışı içerisine girmiş ve bu büyük bilmeceyi çözme gayreti içerisinde birbirleriyle yarışır hale gelmiştir.Ancak bu sorun bir anda oluşmadığı için sorunun giderilmesi de uzun vadede olması kaçınılmaz olmuştur.Bu soruna en yakın alanlar felsefe,sosyoloji ve psikolojiden insanlar bir çözüm beklemiştir.Bu döneme damgasını vuran akım Hegel’in saf idealizmi, insanları devletin bekası için basit bir nesne gibi görmesi felsefi anlamda ümitlerin tükenmesine neden oldu.Sosyoloji de 19 y.y insanının sorunlarına çözüm getirmekten maalesef çok uzaktı.Auguste Comte ‘un pozitivizmi insanları üç döneme ayırmış(teolojik dönem,metafizik dönem ve pozitif dönem) ve insanların doğa üstü güçlerden yardım istediği dönemi ilkel insanın çözüm arayışı olarak görmüş artık insanların böyle şeylerden kurtulması gerektiğini söylemiştir.Comte’a göre içinde olduğu dönemin pozitif dönem olduğu ve çözümünde ancak bilimsel metotla olacağını iddia etmiştir.Comte’ un en büyük amacı insanları aynen nesne gibi inceleyip insanlar üzerinde evrensel değişmez yasalara ulaşmaktı.Comte göre ancak bu şekilde insanlara uygun çözüm bulunabilneceğine inanıyordu.

Comte ilk önce küçümsediği dini değerlerin toplum içindeki yerinin yadsınamayacağını görünce “insanlık dini “diye bilimsel bir din geliştirmiştir.Gerek kendi zamanında gerekse de şimdi sadece gülüp geçilen bu basit din anlayışı insanlar arasında alay konusu olmuştur.İnsanı sadece davranış boyutuyla inceleyen duygu, sevgi ,inanç gibi temel değerleri göz ardı edip yadsıyan psikoloji de zamanın sorunlarına cevap bulamamıştır. Sosyal bilimler alanındaki çözüm arayışlarındaki başarısızlık insanı doğa bilimlerinin kucağına yitmiştir.Devamlı kendisine çalışma alanı olarak objeleri seçen pozitif bilimler insanla ilgili çözümü de ancak insanı ve insani olanları nesneleştirerek (şeyleştirerek) çözülebileceğine inanmışlar ve insanı ancak bir nesne gibi incelenilirse bu problemin selamete ereceğini düşünmüşlerdir.Bundan dolayı da doğada olduğu gibi ancak insanın da ölçülebilir sayısal olarak ifade edilebilir özelliklerinin ön plana çıkartılması ve bu kriterlere uymayan özelliklerin ya yok sayılması ya da göz ardı edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir.

Özellikle viyana okulu çevresi olarak bilinen hem filozof hem de bilim adamı olan bir grubun bu çözüm önerisi oldukça memnuniyetle karşılanmış ve desteklenmiştir.Bu kadar olumlu havada bu gelişmeye şiddetle karşı çıkan ve doğa bilimlerinin bu soruna çözüm getirmek yerine meseleyi daha da büyük çıkmazlara soktuğunu iddia eden Husserl’in bu tespiti pek önemsenmemiştir. Husserl doğa bilimlerinin metodolojik bir hata yaptığını doğa bilimlerinin inceleme alanının daha çok açıklamaya yönelik olduğunu ancak insani yada kültürel bilimlerin açıklamadan ziyade anlamaya yönelik olduğu ve bundan dolayı da pozitif bilimlerinin bu alanda bir çözüm üretemeyeceğini iddia etmiştir ancak bu yerinde tespit önceleri pek dikkate alınmamasına rağmen tarih Husserl’i haklı çıkarmıştır.

Özellikle bu aşamada existansiyalist felsefenin çözüm önerileri göz ardı edilemeyecek derece de insanları etkilemiştir. Aslen papaz olan ve dini farklı bir şekilde açıklama gayreti içinde olan kierkegeardın varoluşçu felsefesi uzun bir durgunluk döneminden sonra 19.ve 20.y.yda yepyeni bir vizyon ve misyonla tekrar gündeme gelmiştir.Dönemin en büyük sorunu olan insan sorununu çözmek Nietzsche ve A.Camus Varoluşçu görüşle insan problemini çözmeye çalışmışlardır.Nietzsche meşhur ”tanrı, öldü” sözüyle artık tüm kutsal ve ahlaki şeylerin yaşamdan sökülüp atılması gerekliliğini vurgulamış ve ontolojik olarak yalnız kalan insanın tek çözüm kaynağının yine kendisi olduğunu söylemiştir. Nietzsche’ye göre,çözüm kişinin kendine ait tüm değerleri hür iradesiyle yeniden tanımlamaya ve anlamlandırmasıyla ancak mümkündür.Kendi döneminde pek itibar görmeyen bu görüş yaklaşık 70-80 yıl sonra ve günümüzde büyük yankılar uyandırmıştır.Diğer varoluşçu filozof A.Camus da Nietzsche gibi insanın ontolojik yalnızlığına dikkat çekmiş ve sorunun buradan kaynaklandığını belirtmiştir.

Camus’a göre,insan dünyaya atılmış,fırlatılmış ve anlamdan yoksun olarak kendi kaderiyle başbabaşa bırakılmıştır.Varoluşçu felsefenin temel sloganı olan: “Varoluş,özden önce gelir” yani insan önce varolur ondan sonra özünü bulur öz kendisine önceden verilmiş bir şey değildir,görüşünü aynen kabul eder.Camus’a göre var olan yaşam saçma (kendi deyimiyle absürd)ve anlamsızdır.İnsan bu saçma olan dünya içinde özünü gerçekleştirmek zorundadır.Ve bunu gerçekleştirirken de devamlı seçmelerle karşı karşıya kalacaktır.”İnsan seçmeye mahkumdur” der. Kişi bu dünyada temel iki seçenekle karşı karşıyadır1-Yaşamdan öç almak için intihar etmek ki bu Camus’a göre absürd’e boyun eğmektir.2-Saçmalığı sonuna kadar yaşayarak özünü gerçekleştirmek.Tamamen kutsalla bağları koparılmış olan ve tüm değerlerini kendisinin inşa etmesi zorunluluğunda olan insana bu yük çok ağır gelmiş ve bu yükün altından bir türlü kalkamamıştır.Kutsalın bu dünyadan uzaklaştırılması ve insanın yalnız başına tüm değerleri yeniden inşa girişimi var olan sorunu daha da girift hala getirmiştir.

Kısaca, batılı insanın 500 yıllık günümüze kadar ki düşünsel gelişimi ve varolan buhranın temel dönüm noktaları bence bunlardır.İnsanın kutsaldan her uzaklaşmasında çektiği acılar daha da fazlalaşmış ve her ne zaman kutsalı dışlamaya yeltenmişse daha da yalnızlaşmıştır.Batılı insanın-ya da batıya özenen ve onlar gibi bir yaşam özlemi içinde olanların-en büyük sorunu manevi alandaki boşluğu maddeten telafi etmek istemesidir.Ancak buna hiçbir dönemde muvaffak olamadığı gibi günümüzde de bunu başaramamıştır.Tüm maddi olanaklara rağmen kutsaldan kopuşun cezasını intiharla canıyla ödemek zorunda kalmıştır.Aklın kutsal ve manevi değerler kapsulü dışında işleyişinin insanı getirdiği nokta bu;yani mutsuzluk,acı,gözyaşı ve buhran…Son olarak seçim yine insanın ya bu şekilde devam ederek doğayı ve kendilerini helak edecek ya da kutsalı tekrar güncelleştirip nerede hata yaptığını düşünüp yepyeni bir başlangıç yapacak…



Fahrettin KORKMAZ Psikolojik Danışman

fakolin@mynet.com
 







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=911