KUTSALDAN KOPUŞ VE MODERN İNSANIN BUNALIMI ÜZERİNE FELSEFİ BİR
İNCELEME
Fahrettin KORKMAZ Psikolojik Danışman
Modern insan,tarihin hiçbir kesitinde insan kendini tanımlamakta ve
anlamlandırmakta modern insan (batılı insan ye da kendini bu
bağlamda
anlamlandırma gayreti içinde olan herkes) kadar zorluk çekmemiştir.Doğanın tüm
kanunlarını çözme yönünde akıllara durgunluk verecek kadar gelişme gösteren
ancak kendini unutan kendine yabancılaşan insan olarak
modern insan…
Hayatı anlamlandırmadan uzak,günü birlik haz peşinde koşan,tüm sınırlandırmalara
karşı savaş açan ve sorumluluk bilincinden uzak tüm yapıp etmelerini özgürlük(!)
adı altında meşrulaştırma gayreti
içinde olan ; ancak yinede mutlu ol(a)mayan ve
devamlı buhranlar yaşayan bir topluluk olarak modern insanla karşı karşıyayız.
Bir virüs gibi kendi bunalımını diğer topluluklara ihraç etmeye çalışan ve onlar
gibi olamıyorsan
onları kendin gibi yapmalısın mantığıyla bir yayılım içine
giren ve tek kelimeyle S. Freud’un da ifade ettiği gibi “depresyon toplumu”
oluşturma gayreti içinde olan modern insan…Bu makalenin amacı, modern
insanın
kendi kendisini nasıl bu kadar unut(turul)tuğu yada kendisine nasıl bu kadar
yabancılaş(tırıl)tığı üzerine felsefe tarihi bağlamında ve kutsaldan ( tanrı ve
tüm dini değerler) kopuş yönüyle ele alınacaktır.Bu makalenin temel
sayıtlısı:modern insanın bunalımının kaynağının ruhsal yöndeki boşluktan
kaynaklandığı ve bu boşluğun doldurulmasında kutsal değerlerin büyük bir yer
tuttuğu ve kutsalsız bir toplumun mutlu olmak için tüm çırpınışların boş ve
beyhude olduğunu varsaymaktadır.Bu girişten sonra modern insanı bu kadar çaresiz
bırakan sürecin tarihsel süreç içerisinde gelişimini incelemeye başlayabiliriz:
Özellikle batılı insan için kutsaldan kopuşu 15ve 16
yy’ dan itibaren
başlamıştır.Özellikle reform ve Rönesans gibi iki büyük gelişme batılı insanın
kutsaldan kopuşunu hızlandırmış ve maalesef günümüze gelene kadar da bazen hızlı
bazen da yavaş şekilde ama hiç durmadan
devam etmiştir.Martin Luther’in
Almanya’da incili yeniden yorumlaması ve farklı şekilde ,değişik bir
perspektiften okuması incili fil dişi kulelerden indirerek halkın içine sokmuş
ve kilisenin tekelinin kırmıştır.Devamlı haklı
olanın yanında olması gerekirken
güçlü olana yönelen;dini bir geçim kapısı olarak gören ve akıllara zarar
uygulamalarla (cennetten para karşılığı arsa tahsisi,para karşılığı günahları
sıfırlama,haksız yere mülk edinme v.b) insanı ezen
kilise misyonuyla birlikte
halkın güvenirliliğini kaybetmiş ve kutsal olan her şeye şüpheyle yaklaşılmaya
başlanmıştır.Luther in öncülüğünde skolastik din anlayışı yerini Protestan
anlayışa bırakmıştır.İncilin Protestan yorumu daha çok
dinin doğmalarını akla
uydurmaya ve insanların dikkatlerini öbür dünyadan daha çok bu dünyaya çekmeye
yönelik olmuştur .Katolik yorum altında ezilen insanların doğal olarak
Protestanlığa yönelişi de yüksek oranda olmuştur.16
y.y’ da İtalya’da Rönesansla
birlikte kültür,sanat ve edebiyat alanında ciddi gelişmeler sağlanmış ve
insanlar dini bakış açısı dısında farklı bir gözle dünyayı yorumlama gayreti
içine
girmişlerdir.
16.y.y’ ın ortalarına doğru doğa bilimleri alanındaki gelişmeler dönemin
insanları tarafından heyecanla karşılanmış ve reformla başlayan Rönesans’la
devam eden kutsaldan kopuş doğa
bilimlerindeki gelişmelerle iyice
belirginleşmiştir.Her şeyin kutsal kitapta olduğu görüşü geçerliliğini yitirmiş
ve bulunulan yeni metotlarla insanlar doğaya daha farklı bir bakış açısıyla
yönelmişlerdir.Öncülleri olmakla birlikte kutsaldan
bağımsız bilimsel bilgi
görüşü Francis Bacon’la bir söylem haline gelmiştir.Bilimsel bilginin niceliksel
olarak ifade edilebilir bilgi olduğunu ifade eden Bacon doğayı inceleme tarzı
bakımından da kutsal kitapla taban tabana ters
düşmüştür.Devamlı insan-doğa
bütünlüğü ve doğaya karşı merhameti öğütleyen dini söylem Bacon tarafından ters
yüz edilmiştir.F.Bacon’a göre bilimsel yöntem kullanılarak doğadan elden
geldiğince ve maksimum seviyede
istifade edilmelisini salık vermiştir.Maalesef o
günden beri insanın doğaya olan kini (!)artarak devam etmiş ve devamlı olarak
doğa hoyrat bir şekilde kullanıla gelmiştir.
15.yy da başlayan kutsaldan kopuş 17 yy’ la
birlikte tam olarak formülasyonunu
bulmuştur.Özellikle bu döneme damgasını vuran 2 görüşten söz edilebilir:Mekanik
dünya görüşü ve Descartes tarafından ifade edilen kartezyen felsefi
görüş.Mekanik dünya görüşünün temel
iddiası:Doğada varolan her şey önceden
kurulmuş ve doğa bir düzen ve kendi kuralları içinde bir işleyişe sahiptir.Bu
işleyişi anlamanın ve açıklamanın tek yoluysa bu sistem içindeki şifreleri
çözmektir.Doğa ve onun içindekileri açıklamak
için doga üstü bir güce başvurmak
anlamsızdır.Tanrı sadece bir saat gibi dünyayı kurmuş ve misyonunu
tamamlamıştır.Mekanik dünya görüşü tanrıya pasif bir konum biçmiş ve bu dünyaya
etkisi olmayan bir tanrı hayal etmiştir.Doğayı
bu şekilde açıklayan mekanik
dünya görüşü insanı da kartezyen gelenek içinde anlamlandıramaya çalışmıştır
Descartes meşhur sözüyle “Düşünüyorum; o halde varım”(cogito ergo sum)insanı
birbirine indirgenemeyen ,iki
müstakil alana ayırmış ve bu şekilde insanı
anlamaya çalışmıştır.İnsan=ruh(zihin)+beden.
Descartes’e göre; bu iki varlık alanlarından her birinin ayrı bir işleyiş tarzı
var ve bu alanlar birbiriyle ilişki içinde
değildir.Ruh-beden ayrımı ta
ilkçağdan bu yana savunulan bir görüş olmasına rağmen Descartes’in bu
ayrımındaki yeniliği iki alanın birbirinden tamamen bağımsız olmasında
yatar.Zihin-beden ayırımındaki çizgilerin bu kadar
keskin olarak ifade edilmesi
günümüze kadar devam eden bir çok sorununda kaynağı olmuştur.Örneğin;bu ayrımın
tıp alanına yansıması sonucunda insanların kobay olarak kullanılmasını;ya da
doktorun hastaya yaklaşımının bir
kaportacının arabayı tamir ederken
yaklaşımından farksız oluşunu buna örnek olarak gösterebiliriz.Çünkü bu
düşünceye göre karın ağrısı çeken birinin bunu ruhunda ya da zihinde hissetmesi
gibi bir zorunluluk söz konusu değildir.Diğer
bir örnek;bir çok ruhsal
hastalıkların bedeni ya da birçok bedensel hastalıkların insan ruhunu olumsuz
yönde etkilediği gerçeği bu paradigmaya ters düştüğünden dolayı uzun zaman ya
göz ardı edilmiş ya da inkar
edilmiştir.
18.yy’a gelindiğinde özellikle amprist gelenek tarafından kutsalın ontolojik
konumu tartışılır hale gelmiş ve son veçhede kutsal ve kutsal olan her şey
amprist kriterlere uymadığı için tamamen
yadsınmıştır. Özellikle David Hume
tarafından ifade edilen: “Varolmak ; algılanmış olmaktır.” sözü bu düşünceyi
özetleyen bir ifadedir.Hume’a göre eğer bir şeyin varlığından söz edeceksek bu
şey ya beş duyu
organlarımızdan biri tarafından algılayacağımız ya da niceliksel
olarak ifade edebileceğimiz türden bir şey oymalıdır.Bu özelliklere sahip
olmayan şeylere Hume tiksintiyle yaklaşır ve :”Hepsini ateşe atın ve cayır cayır
yakın” der.
18.yy’ daki bir başka büyük gelişmeyse Aydınlanma düşüncesidir.Aydınlanma ilk
olarak ortaya çıktığında Avrupa’da olumlu bir şekilde karşılanmış ve herkesin
umut bağladığı kurtarıcı
olarak görülen bir akım haline gelmiştir.Aydınlanmanın
en fazla atıfta bulunduğu kavram ise akıldır.Aydınlanmanın akla verdiği değer ;
dinin kutsal kitaba verdiği değere eşdeğerdir.Aydınlanma genel olarak aklı tüm
sorunlarda baş hakem
olarak kabul etmiş ; huzur ve mutluluğun
gerçekleştirilmesinde tek mercii olarak kabul etmiştir.İnsan aklına olan bu
sonsuz güven modern insanın 15 yy’ la başlayan kutsalla kopuşunu daha da
hızlandırmış ve tamamen aklın ve
onun ürettiği bilimin hakim olduğu,ilahi olan
tüm şeylerin -en azından temel kriter olma bakımından-miadını doldurduğu
düşüncesi hakim olmuştur.Bu anlamda insan evrende her şeyin temel belirleyici
konumunda kendini görmeye
başlamıştır.İnsanın aklına olan bu sonsuz güven insanı
sınır tanımaz bir hale getirmiş ve insan ilk olarak aklı dolaylı olarak da
kendini kutsalın olduğu konuma getirmiştir. Böyle bir atmosferde aklın
sınırlılığı pek gündeme
gelmemiştir.Aydınlanmayı en iyi şekilde ifade eden
slogansa I.Kant’ın: İnsanlık artık çocukluk dönemini geride bırakmış ve zaman
aklı kullanma (ergenlik) zamanıdır” ve “Aklını kullanma cesaretini
göster.”sözleri olmuştur.Koyu bir şekilde Hıristiyan olan Kant’ın bu sözü
kendisinden sonra gelenler tarafından dinden soyutlanaraktan bir anlamda
aydınlanmanın bir özeti olarak
görülmüştür.
Aydınlanmanın en önemli söylemlerinden biri de ilerleme fikridir.İlerleme,
devamlı olarak iyiye doğru ve insanların mutluluk ve refah düzeyini yükseltmeye
doğru bir gidiş olarak tanımlanmıştır.Akıl rehberliğinde,
yapılan her şeyin
insanları varolan durumdan daha iyi daha güzele götüreceğine sarsılmaz bir inanç
duyulmuştur. Akla duyulan bu sonsuz güven özellikle Almanya’da ortaya çıkan ve
kendilerini romantikler olarak tanımlayan bir
grup tarafından kıyasıya
eleştirilmiştir.İnsanda akıl dışında duyguların da –sevgi,aşk,heyecan,tutku
v.b-yaşamda etkili olduğu ancak aydınlanmanın bu duyguları tamamen göz ardı
ettiğini iddia etmişlerdir. Gothe’nin bu
dönemde ortaya koyduğu “Genç Werther’in
Acıları” birçok insanın intiharına neden olmuş ve bu kitap bir çok ülkede sorun
haline gelmiştir.İnsanların içindeki boşluğu dolduramamaları ve kendilerine en
kolay çözüm
yolu olarak ölümü seçmeleri bu tür eserlerin yasaklanmasına neden
olmuştur.
Aydınlanma iyi niyetle ortaya çıkmasına rağmen amaçlarına ulaşamamış bir
akımdır.Mesela evrensel dünya kardeşliği ile tüm insanlar arasında
farklılıkları
en aza indirgeyip insanların huzur ve mutluluğunu arttırmayı amaçlamış ;
insanlar arasında hoşgörünün arttırılmasını kendine temel bir misyon olarak
belirlemiştir.Aydınlanma büyük umutlarla ortaya çıkmasından kısa bir süre
sonra
beklentileri karşılayamamaya başlamış ve insanlar umutlarını başka bir bahara
ertelemek zorunda kalmıştır.
Sanayi devrimiyle birlikte kırsaldaki insanların dengesiz bir şekilde şehre
yaptıkları göçlerin tam da
kapitalizmin palazlandığı bir döneme denk gelmesi,
batılı insan için tam bir hüsran olmuştur.Temel paradigması kar üzere olan bu
sistem insanları insanlığa yakışmayacak bir şekilde çalıştırmış minimum ücrete
maksimum iş parolasıyla
binlerce insan makine dişlilerinin arasında ya canlarını
ya da kol ve bacaklarını bırakmak zorunda bırakmıştır.Yükselen tüm çığlıklar
soğuk duvarlara çarpıp makine seslerinin içinde kaybolup gitmiştir.
19 yy’la birlikte
ontolojik olarak yalnızlaşan ve temel karakteri bunalım olan
insan en büyük problem haline gelmiştir.Ve hemen tüm alanlar insanın bu
yalnızlığına çözüm arayışı içerisine girmiş ve bu büyük bilmeceyi çözme gayreti
içerisinde birbirleriyle
yarışır hale gelmiştir.Ancak bu sorun bir anda
oluşmadığı için sorunun giderilmesi de uzun vadede olması kaçınılmaz olmuştur.Bu
soruna en yakın alanlar felsefe,sosyoloji ve psikolojiden insanlar bir çözüm
beklemiştir.Bu döneme
damgasını vuran akım Hegel’in saf idealizmi, insanları
devletin bekası için basit bir nesne gibi görmesi felsefi anlamda ümitlerin
tükenmesine neden oldu.Sosyoloji de 19 y.y insanının sorunlarına çözüm
getirmekten maalesef çok
uzaktı.Auguste Comte ‘un pozitivizmi insanları üç
döneme ayırmış(teolojik dönem,metafizik dönem ve pozitif dönem) ve insanların
doğa üstü güçlerden yardım istediği dönemi ilkel insanın çözüm arayışı olarak
görmüş artık
insanların böyle şeylerden kurtulması gerektiğini
söylemiştir.Comte’a göre içinde olduğu dönemin pozitif dönem olduğu ve çözümünde
ancak bilimsel metotla olacağını iddia etmiştir.Comte’ un en büyük amacı
insanları
aynen nesne gibi inceleyip insanlar üzerinde evrensel değişmez
yasalara ulaşmaktı.Comte göre ancak bu şekilde insanlara uygun çözüm
bulunabilneceğine inanıyordu.
Comte ilk önce küçümsediği dini değerlerin toplum
içindeki yerinin
yadsınamayacağını görünce “insanlık dini “diye bilimsel bir din
geliştirmiştir.Gerek kendi zamanında gerekse de şimdi sadece gülüp geçilen bu
basit din anlayışı insanlar arasında alay konusu
olmuştur.İnsanı sadece davranış
boyutuyla inceleyen duygu, sevgi ,inanç gibi temel değerleri göz ardı edip
yadsıyan psikoloji de zamanın sorunlarına cevap bulamamıştır. Sosyal bilimler
alanındaki çözüm arayışlarındaki başarısızlık
insanı doğa bilimlerinin kucağına
yitmiştir.Devamlı kendisine çalışma alanı olarak objeleri seçen pozitif bilimler
insanla ilgili çözümü de ancak insanı ve insani olanları nesneleştirerek
(şeyleştirerek) çözülebileceğine inanmışlar ve insanı
ancak bir nesne gibi
incelenilirse bu problemin selamete ereceğini düşünmüşlerdir.Bundan dolayı da
doğada olduğu gibi ancak insanın da ölçülebilir sayısal olarak ifade edilebilir
özelliklerinin ön plana çıkartılması ve bu kriterlere
uymayan özelliklerin ya
yok sayılması ya da göz ardı edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir.
Özellikle viyana okulu çevresi olarak bilinen hem filozof hem de bilim adamı
olan bir grubun bu çözüm önerisi oldukça memnuniyetle
karşılanmış ve
desteklenmiştir.Bu kadar olumlu havada bu gelişmeye şiddetle karşı çıkan ve doğa
bilimlerinin bu soruna çözüm getirmek yerine meseleyi daha da büyük çıkmazlara
soktuğunu iddia eden Husserl’in bu tespiti pek
önemsenmemiştir. Husserl doğa
bilimlerinin metodolojik bir hata yaptığını doğa bilimlerinin inceleme alanının
daha çok açıklamaya yönelik olduğunu ancak insani yada kültürel bilimlerin
açıklamadan ziyade anlamaya yönelik olduğu ve
bundan dolayı da pozitif
bilimlerinin bu alanda bir çözüm üretemeyeceğini iddia etmiştir ancak bu yerinde
tespit önceleri pek dikkate alınmamasına rağmen tarih Husserl’i haklı
çıkarmıştır.
Özellikle bu aşamada
existansiyalist felsefenin çözüm önerileri göz ardı
edilemeyecek derece de insanları etkilemiştir. Aslen papaz olan ve dini farklı
bir şekilde açıklama gayreti içinde olan kierkegeardın varoluşçu felsefesi uzun
bir durgunluk döneminden
sonra 19.ve 20.y.yda yepyeni bir vizyon ve misyonla
tekrar gündeme gelmiştir.Dönemin en büyük sorunu olan insan sorununu çözmek
Nietzsche ve A.Camus Varoluşçu görüşle insan problemini çözmeye
çalışmışlardır.Nietzsche
meşhur ”tanrı, öldü” sözüyle artık tüm kutsal ve ahlaki
şeylerin yaşamdan sökülüp atılması gerekliliğini vurgulamış ve ontolojik olarak
yalnız kalan insanın tek çözüm kaynağının yine kendisi olduğunu söylemiştir.
Nietzsche’ye göre,çözüm kişinin kendine ait tüm değerleri hür iradesiyle yeniden
tanımlamaya ve anlamlandırmasıyla ancak mümkündür.Kendi döneminde pek itibar
görmeyen bu görüş yaklaşık 70-80 yıl sonra ve günümüzde
büyük yankılar
uyandırmıştır.Diğer varoluşçu filozof A.Camus da Nietzsche gibi insanın
ontolojik yalnızlığına dikkat çekmiş ve sorunun buradan kaynaklandığını
belirtmiştir.
Camus’a göre,insan dünyaya
atılmış,fırlatılmış ve anlamdan yoksun olarak kendi
kaderiyle başbabaşa bırakılmıştır.Varoluşçu felsefenin temel sloganı olan:
“Varoluş,özden önce gelir” yani insan önce varolur ondan sonra özünü bulur öz
kendisine
önceden verilmiş bir şey değildir,görüşünü aynen kabul eder.Camus’a
göre var olan yaşam saçma (kendi deyimiyle absürd)ve anlamsızdır.İnsan bu saçma
olan dünya içinde özünü gerçekleştirmek zorundadır.Ve bunu
gerçekleştirirken de
devamlı seçmelerle karşı karşıya kalacaktır.”İnsan seçmeye mahkumdur” der. Kişi
bu dünyada temel iki seçenekle karşı karşıyadır1-Yaşamdan öç almak için intihar
etmek ki bu Camus’a göre
absürd’e boyun eğmektir.2-Saçmalığı sonuna kadar
yaşayarak özünü gerçekleştirmek.Tamamen kutsalla bağları koparılmış olan ve tüm
değerlerini kendisinin inşa etmesi zorunluluğunda olan insana bu yük çok ağır
gelmiş ve bu
yükün altından bir türlü kalkamamıştır.Kutsalın bu dünyadan
uzaklaştırılması ve insanın yalnız başına tüm değerleri yeniden inşa girişimi
var olan sorunu daha da girift hala getirmiştir.
Kısaca, batılı insanın 500 yıllık
günümüze kadar ki düşünsel gelişimi ve varolan
buhranın temel dönüm noktaları bence bunlardır.İnsanın kutsaldan her
uzaklaşmasında çektiği acılar daha da fazlalaşmış ve her ne zaman kutsalı
dışlamaya yeltenmişse daha da
yalnızlaşmıştır.Batılı insanın-ya da batıya özenen
ve onlar gibi bir yaşam özlemi içinde olanların-en büyük sorunu manevi alandaki
boşluğu maddeten telafi etmek istemesidir.Ancak buna hiçbir dönemde muvaffak
olamadığı gibi
günümüzde de bunu başaramamıştır.Tüm maddi olanaklara rağmen
kutsaldan kopuşun cezasını intiharla canıyla ödemek zorunda kalmıştır.Aklın
kutsal ve manevi değerler kapsulü dışında işleyişinin insanı getirdiği nokta
bu;yani
mutsuzluk,acı,gözyaşı ve buhran…Son olarak seçim yine insanın ya bu
şekilde devam ederek doğayı ve kendilerini helak edecek ya da kutsalı tekrar
güncelleştirip nerede hata yaptığını düşünüp yepyeni bir başlangıç
yapacak…
Fahrettin KORKMAZ Psikolojik Danışman
fakolin@mynet.com