Türklerin, bir Kürt sorunu olduğunu anlaması için otuz bin insanın ölmesi
gerekti.
Otuz bin
gencimizi gömdükten sonra farkettik ki bizim çözmemiz gereken çok ciddi
bir sorunumuz var.
Ve, bundan on beş yıl önce yapılması halinde otuz bin canı ve yaklaşık dört yüz
milyar doları kurtaracak reformları yaptık.
Reform dediğimiz de Kürtlerin kendi dilinde şarkı söylemesine izin vermek.
Daha hala Kürtler kendi dillerinde eğitim yapamıyorlar, bunu teklif edeni bile
Yargıtay mahkum ediyor.
Şimdi de Ermeni
sorunumuz var.
Bu da Deli Dılaca’nın hikayesine döndü.
Önce Ermeni meselesi yoktur, bir iki ölüm var ama olur o kadarı savaş halinde
dedik.
Sonra bir iki ölü yavaş yavaş yüz binlere
çıktı.
Yarım milyonu geçti.
Bir milyona doğru yürüyor.
Şimdi de okul çocuğu gibi “tamam öldürdük ama onlar bizi öldürdüler” diyoruz.
“Biz,”
dediğimiz dört iklime yayılmış Osmanlı İmparatorluğu, onlar dediğimiz
Ermeni vatandaşları.
Bir imparatorlukla o imparatorluğun vatandaşlarının eşit güçlere sahip olduğunu
kanıtlamaya çalışıyoruz.
Herhalde
sonunda Ermeni meselesinde de gerçekleri kabul edeceğiz.
Ama o arada neler olacak Allah bilir.
Peki niye böyle saçmalıklar yapıyoruz?
Bunun benim görebildiğim iki temel nedeni bulunuyor.
Birincisi, tam da anlayamadığım bir nedenden dolayı biz kaliteli devlet
yöneticisi yetiştiremiyoruz. Irkımızla mı, genimizle mi, geleneğimizle mi,
töremizle, dinimizle mi ilgili bilmiyorum ama dürüst, kararlı, bilgili, geleceği
görebilen, cesur yönetici fıkdanı var bu topraklarda.
İkincisi ve herhalde daha da korkuncu, eğitim sistemi dediğimiz sefalet.
Çocuklara tarih diye baştan aşağı bir yalan okutuyoruz.
Hala Birinci
Cihan Savaşı’nı “kalleş emperyalistlerin Osmanlı’yı bölme savaşı”
diye algılıyoruz. Gidip elalemin topraklarını bombalayarak savaşa Osmanlı’nın
bulaştığını şöyle bir söyleyip geçiyoruz.
Tarih kitaplarımızda ne Kürt ayaklanmaları, ne Ermeni kıyımı, ne Balkanlarda
işlenen faili meçhul cinayetler, ne de gücümüzü hiç hesaplamadan girdiğimiz
savaşların ekonomik sonuçları yer alıyor.
Tarih
derslerine bakarsanız biz bütün dünyanın düşman olduğu, tarihin en büyük
“kurban toplumuyuz.”
Çocuklar da buna inanarak büyüyor.
Ermeni katliamıyla ilgili hiçbir şey okumamış çocuk
“Ermeni soykırımı” lafını
duyunca deliye dönüyor, dünyanın Türklere düşmanlık ettiğini sanıyor.
Ve, gerçeklerle Türk toplumunun acı dolu çatışması başlıyor.
Bu çatışmada iki tür Türk çıkıyor.
Bir kısım Türk, kafalarına doldurulan yalanlardan kuşkulanmayı tümden
reddediyor.
Gerçeğin ne olduğunu anlasa bile gerçekle yüzleşmenin devleti ve toplumu
batıracağından korkuyor.
Ne
koskoca geçmiş, ne yetmiş milyonluk nüfus, ne herşeye rağmen aldığımız yol,
bu ödlekliğin yarattığı paniği yatıştırabiliyor.
Bir de gerçeklerden korkmayan, bu toplumun gerçeklerin üstesinden geleceğine
inanan Türk grubu
var.
Devletin ve eğitimin tam desteğine sahip olan ve maalesef fevkalade korkak olan
Türkler, kendi toplumlarına güvenen, gerçeklerden korkmayan cesur Türkleri
“ihanetle” suçluyor.
Gerçeklerden ödü patlayan Türklerle, gerçeklerden korkmayan Türkler arasındaki
bu çatışma sanırım daha epeyce sürecek.
Korkak Türklerimiz ve yetersiz devlet yöneticilerimiz gerçekleri inkar etmenin
gerçekleri yok etmeye yetmeyeceğini kavradığında bitecek ancak.
O zamana kadar, gerçekle tutuştuğumuz savaşta başımıza neler geleceği ise
meçhul.
Ama gerçeği yenemeyeceğimiz
kesin.
www.Gazetem.net
30/05/2005