Vecdi Akyüz: Mezhepler Doğarken: Müçtehit İmamlar Dönemi
Tarih: 30.05.2005 Saat: 01:56
Konu: Makale


Emevîler'in son, özellikle Abbasîler'in ilk ve orta dönemlerini kapsayan müçtehit imamlar/içtihatlar dönemi (h.100-350), ehl-i hicaz>ehl-i hadis/ehl-i ırak>ehl-i rey ayrışmasının giderek yoğunlaştığı ve hatta bu anlayışlar içinde bile bütün yakınlaşmalara ve ilmî görüş alışverişlerine rağmen yöntem farklılaşmasının ayrı bir ilim çevresi ve bu çevrenin görüşlerinin kitleler halinde benimsenmeye başladığı, bütün dinî ilimler açısından zirveye erişilen bir dönemdir.



Bu dönem, vahyin kesilmesinin ve Hz. Peygamber'in (s.a.) vefatının ardından sahabe, tâbiîn ve ehl-i hadis/ehl-i rey mayalanma ve geçiş dönemlerinden sonra, neredeyse bütün İslâm uygarlık ve kültür tarihine beşik işlevi gören çok verimli ve bereketli bir dönem olmuştur. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi dinî ilimler yanında, dil, şiir, tarih, felsefe gibi alanlarda da yüksek bir gelişme olmuştur. Bu ilim dallarına ait bütün temel kaynaklar bu dönemde yazılmıştır. Hadislerin toplanması ve kitaplaşması da, bu dönemin temel özelliklerinden olmuştur. Ayrıca Hint, Fars ve Yunan klasiklerinin tercüme edilmesinin de ilerlediği bir dönem sözkonusudur. Siyasî hareketlilik de, ilim ve sanat hareketliliğine eşlik etmiştir.

İşte bütün bu gerçekten çok yoğun gelişmeler, diğer sosyo-ekonomik gelişmelerle atbaşı giderek, fıkıh alanında sistemleştirilmeye başlanan yöntem anlayışları ve bunun sonucunda üretilen ve benimsenen görüşler, fıkıh mezheplerinin doğuşuna uygun bir sosyo-politik ve kültürel zemini hazırlamıştır.

Müçtehit İmamlar ve Yaşadıkları Coğrafya

Hicretin ikinci ve üçüncü yüzyıllarını kapsayan bu gelişmeler sonucunda hem Sünnî anlayışlar, hem de Sünnî olmayan anlayışlar açısından fıkıh mezheplerinin önderliğini ve üstadlığını yapan başlıca müçtehit imamlar, Müslüman coğrafyanın değişik bölgelerinde yaşamış ve faaliyet göstermişlerdir. Bu bölgeleri ve müçtehit imamları, şöylece gösterebiliriz:

Mekke: Süfyan bin Uyeyne (ö.198/813),
Medine: Malik bin Enes (ö.179/795), Zeyd bin Ali (ö.122/740), Cafer-i Sâdık (ö.148/765),
Basra: Hasan Basrî (ö.110/728),
Kûfe: Ebu Hanife (ö.150/767), Süfyan Sevrî (ö.161/777), İbn Ebî Leylâ (ö.148/765),
Bağdat: Ebu Sevr (ö.240/854 veya 246/860), Ahmed bin Hanbel (ö.241/855), Davud ez-Zâhirî (ö.270/883), daha sonraları İbn Cerîr Taberî (ö.310/923),
Nişabur (İran'da): İshak bin Râhûye (ö.277/890),
Şam (Suriye ve Doğu Akdeniz kıyıları): Evzâî (ö.157/774),
Mısır: Leys bin Sa'd (ö.175/791), daha sonra İmam Şafiî (ö.204/819),

Bu müçtehit imamların görüşleri ve yöntemleri doğrultusunda ortaya çıkan fıkıh mezheplerinin bir kısmının bağlıları günümüzde de Müslüman coğrafyanın değişik bölgelerinde bulunmaktayken, bir kısmının bağlıları ise belirli yüzyıllarda ve belirli yerlerde sınırlı biçimde olmuştur, ama daha sonra yaşamaya devam eden ve bağlıları artan mezhepler onların yerlerini almıştır (Suriye'de Evzâîliğin yerini Şafiiliğin, Endülüste Evzâîliğin yerini Malikîliğin, İran'da özellikle Hanefiliğin ve Şafiiliğin yerini Safevîler döneminde Caferîliğin alması gibi). Sünnî olmayan fıkıh mezheplerinden de daha çok ılımlı kolları yaşamaya devam edebilmiştir.

Başlangıçta ortaya çıkan mekân ve hoca farklılığına dayalı ayrışmalar, giderek hüküm çıkarma ve yorumlama yöntemlerindeki ayrışmalara dönüşmüş ve bu yöntem farklılığı özellikle müçtehit imamlar döneminde çok sayıda fıkıh mezhebinin doğuşuna yol açmıştır. Ama daha sonraları ilmî etkenler yanında siyasî, toplumsal, kültürel ve hatta ekonomik etkenler altında ihtilaflar azalmaya başlamış, bu da bazı mezhep bağlılarının azalmasına ya da başka daha yerleşik mezheplere geçmesine yol açmıştır.

Çok yoğun ilim ve fikir hareketlerinin ortaya çıkardığı sorunlarla yüzleşmek ve onlara İslâmî ilkeler çerçevesinde cevaplar üretmek zorunda kalan ve bilhassa çağdaş olan müçtehit imamlar arasında ilmî görüşmeler ve alışverişler, hoca-öğrencilik ilişkileri ve nezih rekabetler olmuştur. Bu bereketli ilim ve tatlı rekabet ortamında, bütün görüşler en geniş yetkinlik ve özgürlük içinde ortaya atılmış ve yöntemli biçimde tartışılarak mukayeseler ve eleştiriler yapılmıştır. Fıkıh ihtilaflarının Müslümanlar için rahmet oluşu, bu dönemde büyük ölçüde kendini göstermiştir.

Mezheplerin Doğuşunun Etkenleri

Sahabe ve tâbiîn dönemlerindeki fıkıh sorunları ve anlayış farklılıkları, müçtehit imamlar döneminde daha da artarak devam etmiştir. Fıkıh mezheplerinin ortaya çıkmasında pekçok etken rol oynamıştır. Bu etkenleri, şöylece sistemleştirebiliriz:

1) İlmî Etkenler:

a) Kaynaklarla İlgili Etkenler: Kaynakların sübutu, sıhhati, kapsamı ve geçerlilik ölçütleri gibi etkenler, fıkıh mezheplerinin doğuşunda çok büyük bir rol oynamıştır. Kaynaklarla ilgili başlıca etkenleri şöylece gösterebiliriz:

Metnin Varlığı (sübûtu): Metin (nass), bütün hukuk sistemleri için önemlidir. Bu metnin öncelikle varlığı, konunun düzenlenmesi ve yorumlanması açısından başta gelir. Kur'an-ı Kerim bir Mushaf haline getirilirken, yazılı belgelerdeki ve hafızların ezberledikleri metinler ittifakla bir araya getirilmiş, âyetlerin şâz (tek, çoğunluğa aykırı) rivayetleri dışarıda bırakılmıştır. Buna rağmen Hanefiler Abdullah bin Mesud'un meşhur yollardan gelen rivayetlerine, kendi mezheplerinde özel bir değer vermişler, bu da dayanaklarına bağlı farklı görüşlere götürmüştür.

Hadislerin bilinip bilinmemesi, ifadelerinin zabtı ve hıfzı (ezberlenmesi), sübut ve rivayeti, sıhhat ölçü ve derecesi konusundaki yaklaşımlar, onları kaynak olarak almak bakımından mezheplerin birbirinden çok farklı görüşler benimsemelerini ortaya çıkarmıştır. Fıkıh mezheplerinin ortaya çıkışındaki, belki de en önemli etken bu olmuştur. Günümüzde de sünnetin kaynaklık yönü ve kapsamı, hemen bütün farklı yaklaşımların ortaya çıkışının neredeyse başlıca sebebidir.

Metnin Yapısı: Hukuk metinlerinin yapısı, konuyu düzenleyen metinlerde yer alan lafızlar, herkes tarafından aynı açıklıkta ve aynı doğrultuda anlaşılmaz. Bu açıdan, metin ve lafız özellikleri, fıkıh ihtilaflarında da çok etkili olmuştur.

Çokanlamlılık: Arapça'nın yapısı ve kelimelerin birden çok anlam içermesi, gerek âyetlerden, gerekse hadislerden hüküm çıkarırken diğer ilkelerin yanı sıra etkili olmuştur. Bu türden farklı yaklaşımlar, daha Hz. Peygamber'in (s.a.) sağlığında sözkonusudur. Boşanmadan sonra iddet beklemeyle ilgili âyette geçen kurû sözcüğünün hem âdet görme, hem temizlik dönemi anlamına gelmesi, mezheplerin farklı görüşler benimsemelerine yol açmıştır.

Kıraat Farkları: Özellikle âyetlerdeki kelimelerin cümle içindeki konumlarına ve yapısına/türeyişine göre farklı okunuşu, pekçok farklı görüşün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Abdest âyetindeki mesh ifadesinin sadece başı mı (genellikle Sünnî mezhepler), yoksa ayakları da mı (Caferîler) kapsadığı tartışması bunun güzel bir örneğidir.

İkincil Kaynaklara Dair Tartışmalar: İcma, kıyas, istihsan, ıstıslah, sahabî kavli (görüşü) gibi ikincil kaynaklara dair tartışmalar, hem çok sayıdaki farklı görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamış, hem de mezheplere rengini veren özellikler kazanmıştır.

b) Yorumla İlgili Etkenler:

Kelimelerin açık, ima veya işaret yollu ifadeleri de, farklı görüşleri ortaya çıkarmıştır. (şaz rivayetler/nassa ziyade/umumu'l-kur'an)

Aynı konudaki âyet ve hadisler arasındaki çelişir gibi görünen yönler, değişik biçimlerde ve bir sistematik çerçevesinde uzlaştırılmış ya da farklı noktalara ait etkileri olduğu benimsenmiştir.

c) Kapsamlı Fıkıh Etkinlikleri: Müçtehitler daha önceki dönemlerde belli ve sınırlı sorunlara dair görüş açıklarken, bu dönemde fıkhın bütün alanlarına dair içtihatlar yapmak zorunda kaldılar. Bu da değişik görüşlerin öne sürülmesini ve tartışılması sonucunu doğurdu. Bir yandan karşılaştırmalı fıkıh çalışmaları yapılırken, öte yandan da fıkıh usûlüne dair yoğun tartışmalar yapıldı, bu alana dair ilk eserler yazıldı.

d) Eser Yazımıyla İlgili Etkenler: Fıkıh eserlerinin müçtehit imamlar döneminde yoğun biçimde yazılması, en başta Hanefi mezhebinin çok erken dönemde sistematik bir fıkıh anlayışı geliştirmesini sağlamış ve bir mezhep olarak benimsenmesini çok kolaylaştırmıştır. Daha sonra İmam Malik ve İmam Şafiî de kendi eserlerini yazarak bu yolu genişletmiştir.

2) Sosyo-Kültürel Etkenler:

İslâm İspanya'dan Çin'e kadar uzanan geniş coğrafyada çok çeşitli milletler tarafından benimsendikçe ve değişik coğrafyalara yayıldıkça, fukaha pekçok örf ve âdetle karşılaştı. Günümüzde de bütün hukuk sistemlerince yazısız hukuk kaynaklarından biri olarak kabul edilen örf ve âdet, yere ve zamana göre değişiklik gösterir. Değişik örfler, müçtehitlerin de değişik görüşler benimsemelerine yol açtı. Özellikle Hanefiler, bu konuda çok geniş bir yaklaşımı benimsemişler ve Nabatîler'den, Farslar'dan ve Türkler'den yansıyan değişik örf ve âdetlerin İslamın ilkeleri açısından gözden geçirilip, fıkıh sistematiğinde yer almasını sağlamışlardır. İmam Şafii, Irak'ta bu çerçevede benimsediği eski görüşlerini (mezheb-i kadim), Mısır'daki ortam karşısında gözden geçirip değiştirmiştir (mezheb-i cedid). Örf, bu kaynaklık değerinin yanı sıra, lafızları tahsis etmek gibi yorum değeri de kazanmıştır.

3) Siyasî Etkenler:

Mezheplerin doğuşunda siyasî etkenler de önemli rol oynamıştır. Abbasîler'in Ebu Yusuf ve Muhammed gibi Hanefi mezhebi ileri gelenlerini başkadılık ve kadılık görevlerine getirmesi, bu mezhebe yakınlık duyulmasını ve daha sistematik hale gelmesini sağlamıştır. Diğer Sünnî fıkıh mehepleri için de daha sonraları benzer gelişmeler olmuştur. Şia ve Haricîler ise, başlangıçta siyasî ve itikadî mezhepler olarak ortaya çıkmakla birlikte, zamanla ayrı fıkıh anlayışlarını da geliştirmişlerdir.

Bütün bu etkenler, müçtehit imamlar döneminde bireysel görüş ayrılıklarının ötesine geçmiş, âdeta içtihat gruplaşmasına yol açmış ve ileride bugün bildiğimiz anlamda kitleler halinde belli bir görüşe bağlanmanın zeminini hazırlamıştır.

Bu dönemin önemli bir özelliği olarak, hiç kimse oluşmaya başlayan belli bir mezhebe ve görüşe uymaya zorlanmamıştır. Siyasî iktidar da, belli bir mezhebi tutmaz ve insanları bu mezhebe uymaya zorlamazdı. İçtihat ehliyetli olanlarca yapılır, hiçbir içtihat bir zorunluluk olmadıkça iktidarlarca biricik ve karşı çıkılamaz özellik kazanamazdı.

Kadılar, önlerine gelen davaları, belli bir mezhebe göre değil, kendi içtihatlarına göre çözümlerdi. Halk, karşılaştığı sorunları, güvendiği müçtehit imamlara veya onların yetiştirdiği öğrencilere sorardı. İkinci yüzyıldan sonra giderek farklı görüşlere bağlanmanın yerini, belli bir mezhebin görüşlerine bağlanma alarak, dördüncü yüzyılda bugün bildiğimiz anlamda mezhepleşme yerleşikleşti.

 

Yenişafak
30/05/2005







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=805