Peki ya galipler?
Tarih: 27.05.2005 Saat: 15:10
Konu: Ahmet Zeki Gayberi


Galibiyetin tanımı nedir ve galip kimdir? Hep kaybedenler mi tekmelenir? Ya da galipler sorgulanmış mıdır hiç? Hangi makam, hangi servet, hangi içsel dinginlik, hangi metafizik tatmin bana ‘Şimdi galipler sınıfındasın, yenilgi bitti’ duygusunu tattırır!

Bu soruların cevabını aldığımız gün, sırtımızda kefen gibi taşıdığımız onurumuzun yanına bilincimizi de kuşanıp zaferimizi kutlayacağız…

Biz vicdanımıza yenildik, adaletsizliğe, merhametsizliğe..! Her şeye rağmen hala çıkınımızda ötelere yetecek azığımız varsa, daha ne olsun..!





Sahne 1
“80’lerin önde gelen ….. (akıncı, ülkücü, devrimci) abimiz, –noktalı yeri doldurmak için meşrebe göre parantezden seçim yapılabilir- rüşvetsiz hiçbir projeye, ihaleye imza atmıyormuş. İddia bu!
Yer: Sabahın köründe makam kapısı hızla çalınan ‘abi’nin kamusal odası.
-Ooo hangi rüzgar attı?
-Abi Allah için doğru söyle! Şu köprü ihalesinde rüşvet yedin mi?
-Şu makamda otursan ve masanın üstüne 5 milyar koyup iş isteseler n’apardın?
-Elimin tersiyle iter, çoluk-çocuğumun boğazından haram lokma geçirmezdim.
-Aferin! Ben de öyle yaptım! Peki 500 milyar koysalardı n’apardın?
(Para büyük bir imtihanmış. “He lan! Ne bok yerdim o paraya! Reddedemezdim zahir!” diye iç geçirdi.) Kapıyı çekti gitti.”

Tamamiyle iç ses-muhasebe tarzındaki, ironik bir yazıda geçen ‘devrimci’ metaforunun bu kadar genelleyici-anonim anlamına karşın, bu kadar öznel-anormal bir refleks yumağı, pek şaşırtmadı beni…
Aslında her ne kadar ‘kontra’ yazılar gibi görünse, tükenmiş ‘umutsuzluğa ve umarsızlığa’ aşılama çabası gütse de, tepkilerin ortak yanı, yüreğe kıymık gibi batan, etlerimize çelik gibi saplanan, derinlerdeki bir sızının yumruk gibi böğrümüzdeki hırlaması değil midir?
Barda, ömrünün dibini getiren 68 kuşağının sümüklü ağlaması gibi zırlamak değildi muradım... Kuru laf kalabalığı, yenilgiyi kutsamak, süslü lafların ardına kahpece sığınmak, felsefi izbelerde ağlamak da değildi… Basit bir hissiyat paylaşımıydı…
Tüm büyük tarihsel ilerlemelerin ve insanlığın kırılma noktalarının kapısını açan, bu tarihsel ivmeye yataklık eden karanlık fetret dönemleri olmuştur. Tek ümidim varsa o da, omzumuzda yükselen kalantor ibnelerin güncel varislerinin, yine ülkü ve devrim dolmuşu ile gençleri aynı yanılgıya düşürmesini bir nebze olsun engelleyebilmek ve bu mağlubiyetin fetret olması umudu idi…

Biz bu toprakların acılı hamuruyla yoğrulmuş, öfkeli mayasıyla kabarmış insanlarız baba! Sevincimizi de, buğzumuzu da, hıncımızı da uçlarda yaşamak kaderimizdir. Dibe vurduysak adam gibi vuralım, geberene kadar acıyı da, elemi de, kederi de sinemize çekelim. Acı çekilecekse de dibine kadar çekmeli, sevinç kutlanacaksa da zil zurna olana kadar kutlamalı…
Paslanmış vicdanlara karşı kelamın namusuna sığınmak büyük bir dirençtir.. Yitik zamanların vuruşmasının en asilcesidir…

Sahne 2
“Üniversitenin kalabalık bahçesinde, tek bir kelime için kafaların patlatıldığı, Anadolu civanlarının birbirinin suratını yamulttuğu bir ilkbahar günü. Aşk zamanı aslında. Ama polisin çevirdiği, YÖK’ün ferman buyurduğu 4 duvar arasında, el yazması afişlerle devrimcikler yapılan, devletçikler kurulan militan mevsimler işte…
Cümle değil, bir kelime için sopaların uçuştuğu kavganın ardından okulun bahçesinden Beyazıt Meydanı’na aktı.
Meydanın tam göbeğindeki gazete satan büfede, mandalla tutuşturulmuş haftalık bir mecmua sarkıyordu. Manşetinde şu vardı:
“Kahrolsun ….!”
Bütün değerlerinin çiğnendiğini, büyük ve büyülü bir oyunun figüranı olduğunu hissedip yüreği daraldı, nefesi sıkıştı. Hayat akıp gidiyordu önünden. Her türden, her cinsten insan afişe bakmadan bir yerlere yetişmenin telaşındaydı. Patlamış kafası, bir kez daha sıcak sıcak yanaklarına sızıyordu. Neyin kavgasıydı az önceki öyleyse?
Bir sigara tutuşturdu dudaklarının kenarına, cebindeki eliyle tuttuğu gürgen sopanın düşerken çıkardığı ses, meydanın taş döşemelerinde yankılandı…”

Kadın ve para Hüseyin Rahmi’nin dediği gibi dünyanın tek mihverleri ise bizim kıblemiz karanlık kalsın bırak… Yurtdışına gidenler, yurtiçinde kalıp tutunamayanlar ya da kariyer yapıp köşe dönenler. Onlar da bizim safımızda aslında, onlar da Allah’ına kadar yenik devrimciler…
Biz vicdanımıza yenildik, adaletsizliğe, merhametsizliğe..! Hala burkuyorsa kalbimizi bir bebenin gözyaşı, galibiyeti kutlamak zor bizim için… Yediğimiz kaba pislemedik. Her şeye rağmen hala çıkınımızda ötelere yetecek azığımız, insanlığın vicdanına sunacak kelamımız varsa, daha ne olsun?

İnsan, hata yapmadan hatasını anlamaz. Kalpsiz bir imanın, cemaatsel geyiklerinden sıyrıldığında, kafasından aşağı bir kova buz gibi su döküldüğünü hissettiğinde, artık akıllıyım diyemiyor insan… Teorik, politik, ampirik ve rasyonel hiçbir analiz, derde deva olmuyor…

Ömrün bu zifiri karanlığında savrulan lal olmuş bedenler, tüm yaşananların anlamsız, çare diye sunulan argümanların, ne kadar determinist olursa olsun saçma olduğunu anlar… Beyninize musallat olan amansız ve hain bir umarsızlıktır bu…

İnsan yitirdiğini, eksikliğini, şeytanı, hırsı, ölümü, cinayeti, cehennemi, kuvvet karşısındaki edilgenliğini düşününce canı yanar, sancı çeker… Yadırgadığı tüm duyguların galip gelmesine şaşar… Cezayı ve çileyi kabullenmektir tek çözüm…!

Yaşanmamışlığın, aldatılmışlığın, yenilmişliğin bu kat’i ve kuvvetli algılanışı, aşağılanmalarla büyüyen çaresizlik ve mağlubiyeti daha da yoğunlaştırır…

Mevzu, sinematografik ve ihtişamlı imgeleri tahayyül etmeyi aşıyor bende, çabuk yoruluyorum. Risksiz ve mutsuz ruhlarımıza karşın, kaderci yıllarımızın, mezarlığa çevirdiği yüreğimizdir artık ayakta kalan! Varsın bu paradoksu çözmek de dostlara kalsın…

Oyunun kuralları belli! Piyasa zebanisi tek hakim! Koftidense hislerim ve düşmüşse gardım:

"Cellat olmaktansa kurban olmak daha iyidir." (Anton Çehov)


 







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=795