Edebiyat eleştirisi alanında ama özellikle de roman ve hikaye eleştirisi
alanında, son
yıllarda büyük bir dönüşüm yaşandığına tanık oluyoruz. Apaçık
görünen bir gerçeklik bu: Türkiye’de roman ve hikaye, edebi tür olarak hem
nitelik açısından değerli hem de nicelik açısından çok sayıda ürünle karşı
karşıya getirdi
Türk okurunu.
Roman ve hikayenin edebiyat alanında öne çıkışı, elbette, bu alanlara yönelik
eleştirinin de öne çıkmasının nedenidir: Eleştirmenlerin, şiire ve şiir
eleştirisine yüz vermiyor olmalarını, elbette anlıyorum. Roman ve hikaye
yayımlayan yazarlarla birlikte, roman ve hikaye okuyan okurların sayısı artınca,
bu alanda yazılan eleştirilerin sayısının artması da doğaldır elbet. Şiir ise
Türk toplumunda, bunca büyük ve köklü geleneğine rağmen, artık ‘köhne
meta’
olmuş gibi görünüyor;- en azından, Türkiye’de edebiyat alanını ‘tanzim’ işini
fahriyen üstlenmiş olan görsel ve yazılı medya sayesinde böyle bu! Elbette
şiirin ‘rating’i (şimdi, Türkçe
ya, ‘okunduğu gibi’ yazıyoruz: reyting!!!)
yoktur;- her zaman söylediğim gibi, ‘nitelikli’ şiir okurunun sayısının, taş
çatlasa 5.000’i bulmadığı bir ülkede, şiirin ‘rating’ yapması elbette
mümkün
değildir. ‘Rating’ yapan şairlerin de, şair mi yoksa ‘müteşair’ mi oldukları
konusunda da düşüncelerimi, sevgili okurlarım, hiç şüphe yok, iyi biliyor
olmalıdır:- ‘rating’ yapan şairin,
‘nitelikli’ değil, tersine, ‘niteliksiz’
okurla buluştuğunu da!
Roman ve hikaye alanında eleştirilerin niteliğinin yükseldiğini gözlemlerken,
şiir alanında eleştirinin de giderek niteliksizleştiğini
söylemenin zamanı
geldi, diye düşünüyorum. Evet, öyle;- gerçekten niteliksizleşti şiir eleştirisi!
Bu tip niteliksiz eleştirinin, özellikle ‘taşra’daki ya da ‘periferi’deki
edebiyat dergilerinde boy gösteriyor
olması, acaba, onların İstanbul’da,
merkez’de, (İstanbul, ‘merkez’dir çünkü!) yayımlanan itibarlı (!) ve itibarsız
dergilerde yayımlanma imkanı bulamıyor olmasından mıdır? Hayır, ne münasebet!
İstanbul’daki dergilerde de, sayıca olmasa bile ‘periferi’deki dergilerde
yayınlananlar kadar değersiz, ‘niteliksiz’ şiir eleştirisi okuyoruz. Editörler
de bu yazıları, ‘Oh, ne güzel! Kavga çıkar da
ratingimiz artar!’ düşüncesiyle,
maalmemnuniye, yayımlıyorlar. Her şeyi müptezelleştiren medya, eleştirinin de
iptizale düşmesine katkıda bulunmaya devam ediyor.
‘Niteliksiz’ eleştirmeni,
‘müteşair’den esinlenerek ‘mütenekkid’ diye
adlandırmak yanlış olmaz herhalde. Malum, ‘müteşair’, ‘sahte şair’ demek;-
‘mütenebbi’nin ‘sahte’
(ya da ‘yalancı’) peygamber olması gibi! Eleştirmen de
‘münekkid’ olduğuna göre, ‘sahte’ eleştirmenlere ‘mütenekkid’ demenin fevkalade
uygun düştüğünü düşünüyorum.
Her neyse, bu ‘mütenekkidler’in belirleyici bazı özelliklerini de bildirmek
isterim;- daha kolay tanınabilsinler, diye! Bir kere bunların çoğu, yaşı kırk’a
gelmiş ya da kırk’ı aşıp elli’ye
merdiven dayamış olmalarına rağmen, şair olarak
i’rabda mahalli olmayan, Frenklerin ‘raté’ dedikleri neviden, yeteneksiz
‘müteşair’lerdir. Yeteneksiz veya üçüncü sınıf şair bile olamayan biçareler!
Üsluplarına gelince, burada da ortak ve belirleyici bir özellik hemen göze
çarpıyor: Eleştiri değil, sövgü; inceleme değil, hakaret; nesnellik değil,
düşmanlık; iyi niyet değil, hased ve karaçalma! Üstelik, okuduklarını
anlamayacak
kertede cahil, hödük ve zavallıdır bunlar!
Bu yazı, uzun bir süreden beri, beni, bana yakın olan şairleri ve oğlumu hedef
tahtalarına yerleştiren bu mahlukata, toptan cevap niteliği taşıyor. Yoksa,
‘mütenekkid’
ve ‘müteşair’lerden herhangi birini adam yerine koyduğumdan değil!
O nedenle isim vermiyorum. Bu yazı, bir aynadır onlar için. Okuyunca,
kendilerini bütün sefillikleriyle göreceklerdir...
Evet, bütün
sefillikleriyle...
Zaman
25/05/2005