Felsefe dilimizin sefaleti
Tarih: 14.05.2005 Saat: 07:34
Konu: Felsefe Üzerine


Bir toplumun düşünme seviyesinin miktarı -sıklıkla söylendiği gibi- gündelik dilde kullanılan sözcük sayısıyla alâkalı değildir. Gündelik dil, en nihayet bir konuşma dilidir ve konuşma dili de esasen (felsefî) düşünmenin değil, (toplumsal) iletişimin aracıdır.



Buna mukabil düşünme, yazı dilini kullanır; kendini ancak yazı diliyle ifade eder ve yazı dili aracılığıyla zenginleştirir. Düşünme nazarî, konuşma ise amelîdir; dolayısıyla yazar yazdığını, konuşmacı konuştuğunu bilmeli. Aşağıdan bakanlarca kullanılan bir övgü ifadesi gibi görünmekle birlikte, "kitap gibi" konuşmak, sanıldığının aksine konuşmacı adına olumlu bir nitelik sayılmaz; tıpkı "konuşur gibi" yazmanın bir yazar açısından olumlu sayılamayacağı gibi. Nitekim her iki nitelemenin de buram buram istihza kokmaları işbu sebepledir.

Türkçe'de düşünme'nin kadri de, kadarı da, kaderi de ne yazık ki pek iç açıcı değildir ve şayet bir an evvel gerekli tedbirler alınmazsa, korkarım Türklerin düşünme (nazar) vâdisinde hatırı sayılır bir yer edinme umutları kısa bir süre sonra tamamiyle bir hayal haline gelecektir.

Yeterince kaba sayılabilecek siyasî ve ideolojik nedenlerle güzelim Türkçemizin "yazı dili" yeteneklerini yok ettik. "Dili arındırmak" bahanesiyle Türkçe-Arapça-Farsça gibi üç dilin zenginliklerini ve yeteneklerini bünyesinde barındıran Osmanlıca'nın imkânlarını hoyratça mahvederken, sadece geçmişimizle/düşünce geleneğimizle bağımızı koparmış olmadık, Türkçe'yi asırlar içerisinde oluşan devasa zenginliklerinden -kelimenin tam anlamıyla- arındırdık.

Gerek telif, gerekse tercüme olsun, eldeki felsefe kitaplarına şöyle bir atf-ı nazar eyleyenler bu arındırma işleminin nelere mâl olduğunu kolaylıkla görebilirler. "Evveliyât"ı tanımayanlar, "a-priori"nin anlamını nasıl bilebilirler ki? Sözümona "önsel bilgi" filan denince anlaşılacağı sanılıyor. Keza "universale" sözcüğünün bugün hemen her kitapta "evrenseller" diye Türkçeleştirilmesinin ne büyük bir skandal olduğunu kimseye anlatamıyorum. Hazırlık sınıfı İngilizcesiyle "cihan-şümul" diye anladıkları bu terimin tam karşılığının "küllî-külliyât" olması bir yana, mütercimlerin çoğu "tümel(ler)"den bile haberdar değiller. Hatanın sözcük düzeyinden ziyade, kavram düzeyinde gerçekleştiğini anlamaya yanaşmadıkları gibi, anlamak için hemen hemen hiçbir çaba da harcamıyorlar.

Mesele düşünme (nazar) olduğunda, artık sözcüklerden (kelime) değil, terimlerden (ıstılah) söz ediyoruz demektir. Terimlerde halkın kullanımına itibar edilemez. Konuşma dili başka, yazı dili çok daha başkadır. Cumhuriyet dönemi ideologlarının en büyük aymazlığı ise bu köklü ayrımı ortadan kaldırmak istemeleridir. Ne yazık ki amaçlarına büyük ölçüde ulaşmış sayılırlar. Çünkü bugün şöyle böyle konuşabiliyoruz ama asla adam gibi düşünemiyoruz. Sözcük sayısının azalması, inanın bu bağlamda hiç ama hiç önemli değil. Asıl önemli olan, sözcüklerin temsil ettikleri kavramların ortadan kalkmasıdır. Sözcükleri elimizden aldıklarında, onlarla birlikte cânım kavramlarımız da gitti. Yerlerine ikame edilen Türkçe sözcüklerin ya kavramları yok, ya da en alt düzeydeki (konuşma dilindeki) anlamları var. Bu düzeyde de sadece konuşulabilir; düşünülemez ve dolayısıyla hakkı verilerek yazı da yazılamaz. Güya Batı dillerinden aktarılan terimlere gelince, yabancı sözcüklerin kavramlarını, yabancılaşmaksızın görmek neredeyse imkânsız gibidir. Oysa bizler Batılılaşmak anlamında yabancılaşmayı da beceremedik; bilâkis bu süreç içerisinde kendi dilimize, kendi dilimizin dünyasına yabancılaşmış olduk, o kadar! Sizin anlayacağınız, a'raftayız.

Bu konuyu deşmemin nedeni, Francis E. Peters'in "Greek Philosophical Terms / A Historical Reading" adlı eserinin Hakkı Hünler tarafından Türkçe'ye çevrilip Paradigma Yayınları'nca neşredilen "Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü" (İstanbul, Aralık 2004).

Müellif sıkı bir çalışma yapmış; mütercim de elinden geldiği kadarıyla bu eseri dilimize kazandırmış. Üstelik mütercim metni sadece şu veya bu düzeyde Türkçeleştirmekle (!) kalmamış, kitabın sonuna bir de "Yunanca-Türkçe (Osmanlıca-Latince-İngilizce) Kılavuz" koymuş.

Önce mütercimin iddiasını görelim:

- "Yunan felsefe terimlerinin İslâm ve Hristiyan düşüncesi içerisindeki izlerini takîbetmeyi kolaylaştıracak Latince ve büyük ölçüde Arapça kökenli Osmanlıca eşdeğer terimler çeşitli kaynaklardan hareketle sözlüğe dahil edilmiştir." (s. XV)

Şimdi de şu "çeşitli kaynaklar"ın (!) neler olabileceğine bir bakalım. Görebildiğimiz tek kaynak, Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe lugatı... Evet, hepsi bu kadar!

Yani?

Yanisi şu: Böylesine devasa bir metni Türkçe'ye çeviren sayın mütercimin Yunanca felsefe terimlerinin Arapça kökenli (Osmanlıca) karşılıklarını gösterebilmek amacıyla yararlanabildiği tek görünür kaynak ancak mübtedilere hitab eden bir Osmanlıca lugat. Belki bir de Hilmi Ziya Ülken'in kitapları... Mütercimin adını zikretmediği başka (çeşitli) kaynaklar da olabilir. Lâkin varsa bile, çok kötü kullanıldıkları kesin.

Bu tür kötü kullanımların bedelini hepimiz ödüyoruz; hem toplum olarak ödüyoruz; hem hikmet sevdalıları olarak ödüyoruz. Çünkü hep birlikte düşünme'nin bu topraklara dönüşünü geciktiriyoruz. Nitekim yarınki yazımızda örnekleriyle birlikte bir maliyet hesabı yapmaya çalışacağız.

Bekleyelim ve görelim.

 

Yenişafak
14/05/2005







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=750