Trabzon'dan aydın göçü
Tarih: 14.04.2005 Saat: 02:14
Konu: Nihat Genç


Trabzon şaşılacak bollukta sanatçı, edebiyatçı, tarihçi, din adamı, siyasetçi yetiştirmekle şöhret bulmuş bir şehir.

1800'lerden başlayarak şehrin yakın tarihi üzerine sosyal çalışma yapanlar, Trabzon'un çok hareketli, kültürlü ortamı karşısında şaşkınlık yaşar. Ayrıca Trabzon, İpek Yolu'nun en hareketli limanıdır.

Bu coğrafyaya yüzlerce ayrı ırk ve renkte ve çeşitlilikte kültürler bu limanla taşınmıştır. Macar'ından Bulgar'ından Ortadoğu'sundan ve Asya'nın her ırkından çeşitleri hala Trabzon köylerinde bulmamız mümkündür. Şehrin ırk, etnik yapı, dil, folklorü üzerine yapılan çalışmalar, karşımıza dünya coğrafyasının en renkli/en zengin sosyal yapısını çıkartır.

Trabzon'da bugün dahi sıkı edebiyat dergileri, klasik müziği ve bunların lokalleşip gelenekselleştiği sosyal kurumlar hep yaşamıştır. Ancak Trabzon'da en sert sosyal dönüşüm yılları 1980'lerdir ve gözümüzü bu yıllara dikmek zorundayız. Bu süreç 1960'lı yıllarda başlamış tam bir sosyal patlamayla 90'larda doruğa ulaşmıştır.

Bu sosyal dönüşüm, şehrin yakın köylerinin şehre akması ve şehirli aydın nüfusun şehirden kaçmasıyla oluşmuştur. 1980'li yıllardan sonra denilebilir ki, bambaşka bir Trabzon çıktı ortaya. Sağ politikacıların hükümdarlık kurduğu ve ideolojik tabiriyle tutucu, bağnaz kalabalıklar oluştu. Aynı şekilde sağ politikacıların koruması ve mafyatik çeteleşmeye evlatlar yetiştirdi.



Bu sosyal dönüşümün köklerini tartışanlar, şehrin cumhuriyet yıllarında ve hala havasını koruyan Trabzon Lisesi ve halk evleri ve öğretmenler okullarıyla büyük bir sosyal genişlik kazandığını, ancak, 1950'lerden sonra, imam hatipler ve köylerdeki Kuran kurslarıyla bu dengenin bozulduğunu, 70'lerden sonra ise şehrin tamamen köylerden inenlerin hakimiyetine girdiğini söyleyegelirler. İşte sağ bir zihniyet bu ortamda kemikleşti. Ve pek tabii bu sağ zihniyet müteahhitleriyle tarihin bu muhteşem şehrini hiçbir estetik kaygı taşımadan paramparça edip, katletti.

Ve sağ zihniyet, en önemlisi, şehrin sosyal kültürü ve sosyal mekanlarını açmadı, aksine azaldı. Tutuculuğun çirkin bir sosyal öfkesi oluştu. Ailenin, kadınlı kızlı rahat alışverişin şehirdeki gücü kaybolmaya başladı. Özellikle genç kızların şehirde rahatça gezip dolaşamadığı bugünler şehir her genç insan için zehirden bir kafes oldu. Ve her Anadolu genci gibi Trabzonlu gençler de, gözlerini, hülyalarını büyük şehre çevirdi. Bu şehirden kaçıp kurtulamayan, hayatını kaybetmiş, bitmiş, kendini ölmüş gibi hisseder.

Ama, en çok okuyanlar kaçıyor, okuyamayanlar kalıyor. Böylelikle yetişmekte olan genç nesle, bilgi, görgü, ağbilik, terbiye, sosyal kültür, efendiliği yetenek ve davranışlarıyla öğretecek aydın kuşak şehri terk ediyor. Şehir kültür olarak kendini büyütemiyor ve genç ve battal gençlerin cirit attığı sokaklar ürkütüyor.

Trabzon'un yetiştirdiği aydınlar Ankara'yı, İstanbul'u büyütüyor, Trabzon'un sosyal dokusuna hayrı dokunmuyor. Yani, çok bilgili insanlar yetiştirmiş olmasının Trabzon'a faydası yok. Çünkü, sosyal kontrolü, sosyal dengeyi, ağırbaşlılığı sağlayacak aydın kuşak şehirden kaçtıkça sosyal kültür ağır darbeler alıyor ve mafyatik bir delikanlı kültürünün esiri oluyor. Trabzon ve Anadolu şehirleri, okumuşunu kaybetmenin ağır trajik kazalarıyla yaşıyor.

Okumuşunu şehirde tutacak zengin sosyal mekanlar ve alışveriş, tuhaf tutuculuk, dedikodu ve ağır sosyal kontrol yüzünden yaşamıyor, yani cemaat ahlakı yüzünden şehir 'kasabadan' çıkıp 'eski geniş şehir' kültürüyle şekillenemiyor.

Hemşehri turizmi

Üzerinde çokça yazılmamış, konuşulmamıştır. Ama Trabzon dünya coğrafyasında en çok hemşehri turizmi yapan şehirdir. Karadenizliler dünyanın neresinde olursa olsun, Artvin, Rize, Giresun, Trabzon, memleket ziyaretini, topraklarını, bir kutsal ayin gibi yapmayı geleneklerin en büyüğü, en değerlisi olarak görür.

Bu sadece, yayla şenliği, köy ziyareti, ya da baba mezarını ziyaret anlamı taşımaz. Karadeniz'den yetişenler bir daha iflah olmaz. Başka dünyaları sevmeleri mümkün değil. Fırsat buldukça değil, kudurmuşcasına özlemle memleketlerine akıp akıp sel halinde gelip giderler. Trabzon sanki, dünyaya yayılmış milyonlarca Trabzonlu için, Yahudilerin Ağlama Duvarı gibidir, yani, hangi uzaklıkta olursa olsunlar, gelirler ve uzaktan köylerine bakıp dokunup ağlayıp ağlayıp özlem giderir ve sonra yine para kazanıp yine gelmek için dönerler.

Bu duyguyu birkaç cümleyle anlatmak imkansız. Toprağını ziyaret her duygunun önünde. Karısını, çocuğunu, işini, hatta servetlerini bırakıp coşkuyla Trabzon'a koşarlar. Bu özlem duygusundan öte bir şey. Burada yaşasan desen yaşamaz, belki hepsi kaçmak ister, ama kaçanların hepsi, kanı tutuşarak, gerginlik içinde delirmiş bir sabırsızlıkla her yıl dönümü Trabzon'a şöyle bir dönüp, toprağını koklamak, dokunmak ister.

Karadenizliler'i diğer dünyalardan ayıran özellik budur. Karadenizli olmak demek, işte bu şiddetli toprak bağlılığı ve sevgisi ve bu tarifsiz dinvari, aşkvari toprağına tapınma.

Karadeniz'in bu dağları, köyleri, dereleri, bu mısır tarlaları, bu deli horonu, bu yağmuru, bu sisi, rüzgarı, dalgaları, Karadenizlileri diğer dünyalıların tatmadığı, anlamadığı derin bir öfkeyle, derin bir tutku ve derin bir aşkla büyüttü. Bu toprak etine, anasına, memesine sıkıdır. Analar'ın anlamı başkadır. Belki bu toprak fazlasıyla şımartıyor, başka aşk tanımıyor, başka ülke sevmiyor. Hepimize şişmiş, fazlasıyla kabarmış özbenlik/özgüven veriyor.

Toprağımız yüzümüz gibidir, kaburgalı ve kemikli. Toprağımız, yağmurların, rüzgarların delirip delirip söndüremediği alevdir. Bu alevle konuşur, bu alevle yaşar. Belki bilmiyorsunuz dünyada ağaçtan en çok çocuk düşen yer Karadeniz'dir. Dünyalılar için erkek evlat sahibi olmak talihtir, Allah'ın nimetidir. Karadenizli için erkek evlat sahibi olmak belalar zinciri, felaketler serisiyle ölünceye dek uğraşmak demektir. Sizler bir yerden bir yere yürüyerek gidersiniz, Karadenizli için hayat, her yer, her şey 'tırmanılan' bir yüksekliktedir.

Karadenizli bu kudurmuş coşkunluğu açığa vuramadığı her zaman hayata küser, acılar çeker. Kendisini kaybetmeden kendinden geçmeden bir yaşama kültürü bilmez, yapamaz. Coşku, kuvvetin ifadesidir. Ve sanki, sakin olmak dini bir yasak, suçların en büyüğüdür. Horondu, kemençeydi, futboldu, bu yüksek enerjiyi biraz doldurdu, ama, yetmiyor, bu yüzden Trabzon, oradaki genç erkekler için çelikten bir kafes, kaburgalarını sıkıştıran demirden bir gömlektir!..

Şimdi birkaç, linç kültürü üzerine laf etmek istiyorum. Aydınlarımız güçlüyse sokak zayıf güçsüzdür, sokak güçlüyse aydınlarımız zayıf, beceriksizdir. Sokak galeyan meydanıdır, tarihin her döneminde her çağında sokak başıboş heyecanlarla toplumları patlatmıştır. Sokak, biçimsiz öfkelerin meydanı.

Sokak, kabaran, aniden taşan, kendini kaybeden şuursuzluğun yeri. Bundan elli yıl önceye gitseniz Beyoğlu baskınıyla aynı yere varırsınız, iki asır önceye gidip, mesela, Ankara'da bir Yahudi'nin Kuran'ı helaya attığı asılsız haberi üzerine halkın galeyana gelip Yahudilere saldırdığını görürüz. Batı'da sokakta cadı avları, dedikodu, ispiyon, ihbar, fısıltı, ajanvari, provokasyona açık olan başıboş kitlenin kendisidir.

Aydınların görevi

İşte bu yüzden modern toplum, sokağı başıboş bırakamaz, bu öfke selleri oluşmadan mitinglerle süslenmeli meydanlar. Tedbiri çoktur modern toplumun. Modern toplumun tedbiri 'sosyalleşme' ve sosyal aydınlanmadır. Eğer aydınların vahşileşip holdinglerin beslemesi haline geliyor ve bu 'sosyalleşmeye' hizmet etmiyorsa, sokağın, bugün bayrağı bahane eder, yarın başka şeyleri, ama toplumu paramparça hale getirir.

Yani, sokaktaki ham heyecanlar, biçimsiz öfke ve taşkınlıkları, gazeteler/aydınlar/sorumlu mevkidekiler üstüne alır. Biçimsiz öfkeleri estetize işi, aydınların. Yumuşatmak, yatıştırmak, aydınların işidir. Toplumu rahatsız etmeyecek, tam tersine bu öfkeleri edebi metinlerle yüksek yüce bir kültürün içine dökmeyi aydınlar yapacak!..

Şöyle. Aydınların varlık nedeni, sosyalizasyondur. Aydınlar sokaktaki taşkınlıkları kontrol edebilir kalıplara, estetik kalıplara mutlaka sokabilmeli. Edebiyat, tiyatro, hikaye, sanat ve enfes denemeler, makaleler bunun için vardır ve Türkiye'nin bu sütunları bolcadır.

Çünkü insanoğlu yaşadıkça öfkeler, nefretler, heyecanlar gümbür gümbür yaşayacaktır. İnsanoğlu yaşadıkça, vurma, kırma, kesme, biçme, başkasından nefret, kovma, duyguları hiç bitmeyecektir. İşte bu ham insani duyguları estetize edecek modern toplumdur. Eğer aydınlar devreye girip bu ham heyecanları yazılarına, eserlerine taşıyamıyorsa orası artık ormandır.

Aydınlar, kurguyla, sinemayla ya da makalesiyle devreye girer. Sahici, insani nefret ve çatışmaların aynısını, benzerini yaşatarak katarsis, boşalma, günümüz deyimiyle gazını alır ama en önemlisi yüce estetik değerler oluşturarak...

Yani, aşırı heyecan, aşırı öfke, aşırı nefret, kızılacak şeyler değildir. Aksine daha çok kızgın daha çok çılgın heyecanlara ihtiyacımız var. Hayat böyle bir şeydir. Ancak bu öfkeleri bir başkasına, topluma zarar vermeden kullanabilmek de büyük marifet. Yoksa ilkel bir kabile savaşında birbirimizi doğrarız. İşte aydın, bu öfkeleri hayatımıza estetik tadlarla geçirmeyi başaranların genel adıdır.

Ancak bir psikopat vaka, bir bozuk tür olarak şöyle bir aydın türü ülkemizde moda oldu, 'heyecanları' öfkeleri, sevinçleri, her türlü insani tepkiyi dahi 'psikolojik bozukluk' olarak görüyor. Tam tersi, psikopat olan kendisi. İnsana dair olan şeylerin hepsi insanidir. Olmaması hastalıktır. Bir toplumda öfke yoksa o zaman üzülmeliyiz. Ve aydının ilk görevi, bu taşkın sert çelikten öfkeleri estetize edebilmesidir...

Şimdi ikinci dersimize geçelim. Bir ülkede, ülke sevgisi, toprak sevgisi, bayrak sevgisi, aydınlar tarafından sahip çıkılması gereken bir duygu. Bayrağı ve toprağı ve ülke değerlerini keşfedip tadlandırıp halka anlatacak olanlar da aydınlardır. Tabii holding beslemesi aydınlardan bunları bekleyemeyiz. Aydınlar, çapulcudan, ipini kopartmıştan, çok daha kaba, çok daha ilkel tutkuların/menfaatlerin esiridir, medyamızda!

Sizler bu değerlere sahip çıkamazsanız, bu kutsal değerler başıboş serserilerin, holdinglerin, çapulcuların, sokak kabadayısı ve mafyacıların ve şuursuz galeyanların konusu olur...

HABER TÜRK'te ABD bayrağı

Üçüncü dersimize geçelim. Irak savaşı günlerinde Habertürk kanalında tam bir aya yakın süre 'Amerikan bayrağı' dalgalandırıldı. Tekrar edelim: Bir TV kanalı bir aya yakın süre ekranında şarkılar eşliğinde Amerikan bayrağı dalgalandırdı...

Üstelik Türk, üstelik Türkiye'de kurulu bir kanal. Neden Amerikan bayrağı sallar. TV kanalını eşkıyalar ya da başıboş sürüler kuramaz. TV kanalını okumuş insanlar, aydın insanlar kurar. Peki bu okumuş insanlar neden Amerikan bayrağı sallar...

Bu hareketlerin toplumu kışkırtma, provokasyon olduğunu bilmez mi? Savcılar, aydınlar neden harekete geçmez. Bundan büyük şuursuzluk, bundan büyük galeyan olur mu?

Neden bugün bildirilere imza atan iki yüz aydından tek bir tanesi sayfasında, köşesinde, kitabında bu kanala ateş öfke püskürtmedi. Tek bir kişi sesini çıkartmadı. Kınamadı. Karşı koymadı. Yaptığın hainliktir, tahriktir, ajanlıktır, demedi. Hiçbir aydın sözünü dahi etmedi...

Peki aydınlar rolünü yapmazsa, bu rolü kim yapacak, tabii ki sokağın başıboşları... Halk bunları görüyor, ülkenin sahipsiz olduğunu, aydınların holdinglerde sefa sürdüğünü, ülkenin onurunu hiç düşünmedikleri gözleriyle görüyor... Şimdi sizce kışkırtıcılar kimdir? Bu tür haberler yapanlar mı? Halk mı?

Tabii kendince duruma el koyuyor, onun el koyması da linç, vahşet, kıyımdır...

NTV'de neler oluyor

Şimdi gelelim can alıcı noktamıza. Bugünkü galeyanın köklerine. Geçtiğimiz yıl tam altı ay süreyle NTV haber kanalı sabah akşam birinci ya da ikinci haberinde ısrarla, Barzani'den söz etti. Barzani sanki her sabah yatağından kalkıp Kerkük'ü alıyorum diyor. Hadi bir dedi, iki dedi. Bu Barzani haberi aylarca yapıldı. Türkiye halkının gerildiğini, sinirlendiğini oralarda birileri iyi tahmin etmiş olmalı ki bu haberi utanmadan, sıkılmadan yaptılar...

Soralım, NTV Barzani'nin bu haberini ısrarla aylarca neden yaptı? Tüm dünya TV'leri içinde Barzani üzerine en çok haber yapan kanal oldu. Bu size de tuhaf gelmiyor mu? Ya da bu doğru bir şey mi? Bunu bizimle tartışacak biri oralarda var mı?

Ve Barzani altı ay süresince Türkiye'ye savaş naraları atıyor ve Abdullah Gül de her defasında hayır, oralı değiliz, diye geçiştiriyor. Türkiye'ye tüm tarihi boyunca en çok savaş narası NTV vasıtasıyla Barzani'ye attırılmıştır.

Sizce bu Barzani haberleri süreci bu toplumun gerginleşmesine hizmet etmedi mi? Mersin'den çok önce gerilen sinirlerin tarihi NTV'nin bu yayını ve buna benzer haberler değil midir?

Yani, aydınların kontrol etmesi gereken yerlerde olup bitmiyor mu tuhaf şeyler? Bu halkı öğretecek, aydınlatacak olan gazeteler, TV'ler, tam tersine bu halkı bu ve benzeri haberlerle ateş hattına, gerilime sürüklemiyor mu?

Haber kanalları hangi tür haberleri hangi sıklıkta verilmesi gerektiğini bilen 'uzman' gazeteciler tarafından yönetilir. Oralarda kimler varsa, bu haberin dozunun niçin bu kadar kaçırıldığını iyi biliyor olmalı.

Şimdi linç girişimini kınıyoruz, bu doğru mu, bu linç girişimini hangi haberler hangi aydın tavrı hangi sorumsuzluklar hazırlamıştır... Ya da oturup konuşalım, holding beslemesi aydınlar, ajanvari yabancı ülkelere çalışan gazeteci ve haber merkezleriyle dolu ülkemizde, bu galeyana halkımız kendi kendisine mi geliyor!..

Birileri Türkiye'de vahşi bir milliyetçiliğe işaret edip, Türkiye'nin gücünü düşürmek istiyor, bu yüzden, ülkeyi vahşi milliyetçiliğe sürecek, Türk, Kürt, Barzani gibi özel isimleri birtakım aydınlar ve kanallar ne kadar çok ve bolca kullandırıyor!..

Halk hafızasını kaybedebilir, ona hafızasını hatırlatacak olan aydınlardır. Geçen yıl boyunca yapılan haberler ortadadır.

HAİN SON

 

Akşam
14/04/2005







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=657