Kabul etmek gerekir ki modern Batı'da düşüncenin ve sanatın tarihi bazı
ilginç kadınların katkılarıyla
zenginleşmiştir; zira bu ilginç kadınlar (!)
olmasaydı, düşüncenin ve sanatın tarihi, Batı'da mevcut halinden çok daha farklı
bir biçimde yazılmak zorunda kalınacaktı.
Lou Salome'yi kim bilmez? Nietzsche, Freud ve Rilke'yi
derinden etkileyen genç
kadının adıydı Lou Salome. Ne ilginç ki hâlâ hayranları var ve hayranları çokluk
erkek değil, aksine kadın!
Peki ya Kafka'nın Felice'si ile özellikle Milena'sı? Bu iki kadın olmasaydı,
Kafka
yazdıklarını nasıl ve ne surette yazabilirdi, işte bu soruya cevap vermek
çok zor. Heidegger uzmanları, "Hannah Arendt" adını anmadan bu varoluşçu
filozofun biyografisine adım bile atamıyorlar neredeyse. Hiç de haksız
sayılmazlar.
Buna karşın karısı "Elfride" olmasaydı, Heidegger Freiburg'u terkedip Berlin'e
gitmek zorunda kalacak ve belki de meşhur aforizması "Dil Varlığın evidir;
kulübe ve ev Varlığı birbirine rabteder; insan da işte bu evin yanıbaşında
ikamet eder" (Die Sprache ist das Haus des Seins, Hütte und Haus bergen das Sein,
der Mensch wohnt nahe diesem Haus) diyemeyecekti.
Kulübeyi Heidegger'e satın aldıran karısı Elfride, ışığını yakan ise sevgilisi
ve
öğrencisi Hannah olmuştu. Simone de Beauvoir'u paranteze alın, karşınıza
başka bir Sartre çıkar. Eşi Helena Weigel'le birlikte Elisabeth Hauptmann, Ruth
Berlau, Margarete Steffin ve diğerlerinden oluşan ünlü haremi (Brecht&Co.)
olmaksızın herhalde bu sanatçının tiyatrosundan da sözedilemezdi. Peki, Asja
Lacis olmaksızın Walter Benjamin'in satırları ağzını açabilir miydi? Sanmıyorum.
Eşi Martha Berneis, Sigmund Freud'un hayatını düzene
koymasını sağlayan sessiz
ve güçlü bir kadındı. Lou Salome, Freud'un sadece takipçiliğini yapmakla
kalmadı, usul usul ilham periliğini de yaptı. Bertha Pappenheim ise "Anna O."
adıyla hayatına girip hiç karşılaşmadığı, hatta hiçbir
yardımını görmediği bu
genç ve hırslı adama dünya çapında şöhret kazandırdı.
Nitekim dünkü yazımda Rifat N. Bali'nin "Yirminci Yüzyılın Başlarında
İstanbul'un Fuhuş Aleminde Yahudilerin Yeri" başlıklı makalesinden
hareketle
Bertha Papenheim'in Psikanalizin ilk hastası "Anna O." olduğuna işaret etmiştim.
"Bertha Pappenheim" dosyasını meraklılarına bırakıp bu yazımızda biraz da "Anna
O."yu tanımaya çalışacağız.
En iyisi, bir
köşeyazısının sınırlarını pek zorlamadan gezimizi Margaret
Muckenhoupt'un "Sigmund Freud: Bilinçdışının Kâşifi" (Çev. Füsun Akatlı, Ankara,
2000) adlı eserinden istifadeyle sürdürelim:
- "1880'de Freud'un dostu Josef
Brauer, Anna O. adında bir hastayı görmeye
başlamıştı. Asıl adı Bertha Pappenheim olan bu genç kadın, hastalandığında 21
yaşındaydı. Zengin bir Yahudi ailenin kızıydı, kültürlü ve zekiydi. İngilizcesi
gayet akıcıydı, Fransız ve İtalyan
edebiyatlarının iyi bir takipçisiydi. Ama
Brauer onun "ailesiyle sınırlanmış monoton bir hayat" sürdürdüğünü yazmıştı.
Belirtilerinin başladığı sırada, aylarca tüm vaktini hasta babasının bakımıyla
uğraşmaya vermiş bulunuyordu. Anna O.,
Brauer'e baş ağrıları, uyuşukluk, felçler
ve çeşitli görme sorunları şikâyetleriyle geldi.
Ertesi yıl, yılanlar ve iskeletler gördüğü halüsinasyonlar (varsayımlar) başladı
ve Almanca konuşma yeteneğini kaybetti (iletişimini
İngilizce ve Fransızca
olarak sürdürüyordu). Zaman zaman iki kişilik arasında gidip geliyordu: Biri
kederli, fakat onun dışında normal, diğeri bunalımlı, kaba ve halüsinasyonlara
eğilimli. Zaman içinde bu kişilikler birbirinden daha kesin
çizgilerle ayrılmaya
başladı."
Muckenhoupt, Pappenheim'a ait bir resmin altında da şu bilgileri verir:
- "Bertha Pappenheim başağrısı, felç ve bir dizi başka problem ile Freud'un
arkadaşı Joseph Breuer'e
başvurmuştu. Breuer hastanın adını gizli tutmak
amacıyla diğer doktorlarla yaptığı görüşmelerde ondan Anna O. adıyla
bahsetmiştir. Breuer'in tedavisi altındaki bu hasta psikanalize giren ilk hasta
olmuştur."
Freud'a
1924'de "Katartik yöntem psikanalizin ayrılmaz bir göstergesidir ve
deneyimin tüm yayılışına ve kuramın her değişimine karşın onun içinde hâlâ
çekirdek olarak korunmaktadır" dedirten sağaltım yöntemi (katharsis), değil
Freud'a, tüm
katkılarına karşın Breuer'a bile atfedilemez. Çünkü "konuşma kürü"
(talking cure) olarak Psikanaliz literatürüne geçen bu teknik, ne ilginçtir ki
aslında Anna O.'nun kendi marifetidir:
- "Anna O.'nun 'konuşma tedavisi' adını
verdiği bu tedaviyi ilk önerenin Breuer
değil, Anna'nın kendisi olduğunu hatırlamak önemlidir. (...) Anna O. 'konuşma
tedavisi' yöntemini de, tedavinin zamanlamasını da (babasının 1881 baharında
ölmesinden bir yıl kadar sonra) kendi
seçmişti." (s. 54)
1880'de başlayıp 1882'de sona eren tedavi sürecinde Freud'un sadece bir tıp
öğrencisi olduğunu kaydedelim. İki arkadaşın bu konunun hikâyesini kaleme almaya
başlamaları, 10 yıl sonrasına, yani
Haziran 1892 tarihine rast gelir. Hikâye,
Freud'un ısrarlarıyla önce makale olarak 1893'de (Ön-Bildiri), daha sonra kitap
olarak 1895'de neşredilmiş olup Ön-Bildiri "olgular ve onları temel
değerlendirişlerinde anlaşan ama yorumları ve
tahminleri konusunda her zaman
birleşmeyen iki yazar arasındaki doğal ve haklı farklılıktan kaynaklanmaktadır"
uyarısıyla okura sunulmuştur.
Hikâye her yönüyle ilginç! Bu bakımdan güzel bir özet olması itibariyle Serol
Teber'in 28 Ocak 2001'de Cumhuriyet Dergi'de yayımlanan "Psikanalizin İlk
Hatası: Anna O." başlıklı bir yazısının yanısıra, J. Breuer ile S. Freud'un
birlikte yayımladıkları "Histeri Üzerine Çalışmalar" (Çev. Emre Kapkın,
İstanbul,
2001) adlı belgeyi ilgilenenlere tavsiye ederim.
Not: 5 Nisan 2005 Salı günü Taksim Atatürk Kitaplığı'nda Mantık Atölyesi bir
aylık bir aradan sonra yeniden faaliyete geçiyor. Çaresisiz; o nedenle düşünmeyi
sürdüreceğiz.
Yenişafak
03/04/2005