Cumhuriyet döneminde felsefe terimlerinin Türkçeleştirilmesi sorununun ilk
kez 1941 yılında ele alındığını biliyoruz.
Prof. Dr. Macit Gökberk, 1983 yılında Türk Dil Kurumu tarafından çıkarılan
‘Macit Gökberk Armağanı’nda kendisiyle yapılan bir söyleşide 1941 yılı
şubatında, felsefe terimlerini hazırlamak üzere, Felsefe Bölümü’ndeki bütün
öğretim üyesi arkadaşlarla birlikte, Ankara’ya Milli Eğitim Bakanlığı’na
çağırıldı[klarını] bildirir ve şöyle der:
“Biz oraya oturulacak, konuşulacak, tartışılacak diye gittikti. Ama gittiğimizde
önceden hiç düşünmediğimiz bir durumla karşılaştık. Bütün terimler daha önce
hazırlanmış, listeler yapılmış ve Bakanlık’tan da dille ilgisi olan olmayan
birçok kişi üye olarak kurula getirilmişti.
Bir terimden söz ediliyor; başkanlık eden kimse de ‘Kabul edenler, etmeyenler’
diyor ve o terim tabii büyük bir çoğunlukla kabul ediliyordu. Bizim de oylarımız
hiçbir defasında bir rol oynayamadı sonuç olarak.” Gökberk, bunun üzerine düş
kırıklığına uğradık[larını] belirtir ve “Bir işe yarayacağımızı sanıyorduk.
Oysa bize hiçbir şey sorulmadı.” der. Tek Parti dönemidir ve elbette Ankara
Valisi Nevzat Tandoğan’ın mantığı geçerlidir: “Eğer bu memlekete Komünizm
lazımsa, onu biz getiririz!” Milli Eğitim Bakanlığı da, tastamam bu mantıkla,
‘Eğer felsefe terimleri hazırlanacaksa, bunu elbette biz hazırlarız!’ diye
düşünmüş olmalı...
Anlaşıldığı kadarıyla Milli Eğitim Bakanlığı (o zamanki adıyla: ‘Maarif
Vekaleti’) 1944 yılında A. Cuvillier’in ‘Petit Vocabulaire de La Langue
Philosophique’ini, büyük bir olasılıkla, Prof. Gökberk’in sözünü ettiği bu
‘tepeden inme’ komisyon çalışmalarında saptanan terimlerle Türkçe’ye
çevirtmiştir. ‘Küçük Felsefe Sözlüğü’ adıyla ‘Lise Felsefe Dersleri Yardımcı
Kitapları’ dizisinden çıkan sözlüğün çevirmeni, Osman Pazarlı’dır.
Ayrıca Türk Dil Kurumu da, Dördüncü Dil Kurultayı’nın onayına sunduğu bir
çalışmayla ‘Felsefe Terimleri’ni iki küçük boy kitapçıkta derlemiştir. Kim
tarafından hazırlandığı belli olmayan bu kitapçıklar, Osman Pazarlı çevirisinde
kullanılan terimleri kapsamaktadır.
1950 yılında ise Türk Dil Kurumu, bu kez felsefe terimlerinin hazırlanması işini
resmen, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden ister. 1941
yılındaki hayal kırıklığından sonra, Felsefe Bölümü öğretim üyeleri kendi
aralarında zaten bu konuda çalışmalar yapmaktadır. Prof. Dr. Bedia Akarsu’nun
ilk basımı Türk Dil Kurumu’nca 1975 yılında gerçekleştirilen ‘Felsefe Terimleri
Sözlüğü’, işte bu çalışmanın ürünüdür.
Prof. Akarsu, ‘Önsöz’de bu durumu şöyle anlatıyor: “Yirmi beş yıl önce Türk Dil
Kurumu, felsefe terimlerinin gözden geçirilmesi için İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne başvurmuştu. Prof. Dr. Macit Gökberk’in
yönetimi altında, 1950-53 yılları arasında, haftada bir iki kez toplanıp,
kurumca yayımlanmış olan ‘Felsefe ve Gramer Terimleri’ni de göz önünde
bulundurarak terimlerin Türkçe karşılıklarını yeniden saptadık.”
Prof. Akarsu söz etmiyor; ama anlaşıldığı kadarıyla, o dönemde terimler
konusunda ciddi tartışmalar olmuştur. Mesela Peyami Safa, terimlerin
‘öztürkçeleştirilmesi’ne karşı çıkmıştır. Peyami Safa’nın ‘Osmanlıca, Türkçe,
Uydurmaca’ başlığı altında kitaplaştırılan (derleyen: Ergun Göze, Ötüken, 1970)
dil yazılarından biri ‘Istılah Davası’dır. Peyami Safa, hangi uygarlığın içinden
felsefi düşünce üretilecekse, bunun o uygarlığın terimleriyle üretilmesi
gerektiğini savunur:
“Garp medeniyeti zümresine katılmış olduktan sonra, tereddüde lüzum yok, canlı
dillerde kullanılan; kökleri Latin veya Yunan, müşterek ıstılahları [ortak
terimleri H.Y.] şivemize göre biraz yontarak alacaktık.” der ve şunları ilave
eder: “Biz hangi medeniyet zümresindeniz?
Hiçbir kültür manzumesine nispet kabul etmeyen müstakil, avare, münferit bir
ıstılah lügatine mi sahip olacağız? Öyleyse bu Yunanca, Latince bozuntuları ne?
Değilse, bütün garp dünyasının müşterek kullandığı Latin ve Yunan kökleri
dururken, neden Öztürkçe ıstılah [terim H.Y.] kullanmaya kalkıyoruz?”
Peyami Safa, şunu demek istiyor: İki medeniyet vardır ve Bilim ve Felsefe
Medeniyetlerin diliyle yapılır. Eğer biz, Doğu-İslam medeniyet dairesinde
kalsaydık, terimleri bu medeniyetin dillerinden, Arapça ve Farsça’dan
yararlanarak Türkçeleştirecek, mesela, ‘Psikoloji’ yerine ‘Ruhiyat’, ‘Sosyoloji’
yerine ‘İçtimaiyat’ diyecektik.
Ama madem ki, Batı medeniyet dairesine girmiş bulunuyoruz, o zaman da, terimleri
bu medeniyetin dillerinden, Yunanca ve Latince’den yararlanarak
Türkçeleştirecek, ‘İçtimaiyat’ yerine ‘Sosyoloji’, ‘Ruhiyat’ yerine de
‘Psikoloji’ demeliyiz. Peyami Safa, bu durumda, ‘Toplumbilim’ ya da ‘Ruhbilim’in
kullanılmasını doğru bulmadığını söylemiş oluyor.
Bu meseleye devam edeceğim.
Zaman
30.03.2005