Ergenekon soruşturmasının gidişatında, kendini “solda” diye tanımlayan birey ya
da gruplardan bazılarının aldığı tavırlar, gene soldan birçok kişiyi şaşkınlığa
düşürüyor. Onun için bugünlerde bu şoku dile getiren yazılar da çoğaldı. Bu
şekilde tavır alınmasının gerisinde birden fazla etken bulunduğunu düşünüyorum.
Bunları önemsizden önemliye doğru sıralamaya çalışacağım.
Birincisi, Türkiye’de “sağ” veya “sol” demeden herkesi kapsayan bir alışkanlık,
“siyaset yapma” yöntemiyle ilgili bir şey. Bir olay, benim karşı olduğum bir
siyasî varlığa yarar getirecekse, ben buna karşı olmalı, en azından olan şeyi
küçümsemeliyim. Buna “dar grup çıkarı koşullanması” da diyebilirsiniz. Şu günün
ortamında devlet içinde örgütlenmeye çalışan Gladio tipi bir çete
çökertiliyorsa, bunun sevabı neyse, AKP’nin hesabına yazılacak. Ama ben de
AKP’yi sevmiyorum.
Peki, olayın anlamı ne? Olayın anlamı çok büyük. Türkiye tarihinin en önemli
olaylarından biri, geleceğin en önemli belirleyicilerinden biri. Bu tesbiti
yapıyorsam, Türkiye’ye bunu kazandıran kim olursa olsun, onun hakkını vermek
benim görevim, borcumdur. Buradan bakar, toplumla bunu konuşmak imkânım varsa,
topluma da bunu söylerim. Çünkü zaten –reel politika yapma durumunda bile-
toplum böyle bir olayı izlemekte ve değerlendirmektedir. Sizin “hiç önemi yok”
diyerek ortaya çıkmanız size kazandırmaz, kaybettirir. Çünkü toplum “hakşinas”
olmaya değer verir.
İkincisi, Türkiye “sol”un bütün kollarıyla “devletçilik”, “anti-emperyalizm”
gibi şeyleri adamakıllı içselleştirmiş, benimsemiş olmasıdır. Solun birçok
fraksiyonu, geçmişte solun başından neler geçmiş olursa olsun, Kemalizm’i “komşu
ideoloji”, en yakın bir müttefik gözüyle görmeye devam etmektedir. Arada ciddi
farklar bulunduğunu hissetse de, sonuç olarak bu “Ergenekoncu” aile ile
paylaştığı birçok ortak slogan, şu bu var.
Almanya Nazizm’e doğru giderken bir gün Naziler, ertesi günü de Komünistler
tarım ve toprak sorunlarını düzenlemek için yasa tasarısı sunmuşlardı. İki
tasarının hemen hemen aynı olduğu görülünce, Komünistler, ayıp olmasın diye
tasarılarını geri çekmişlerdi.
Bu tür tuhaf kesişmelerin çok örneği bulunur, dünya sosyalizm tarihinde. Dünya
Savaşı’nda, Britanya’ya karşı “anti-emperyalizm” yapıyoruz diye, Japon
faşizmiyle uzlaşan “sol” önderler görülmüştür, örneğin. Gandhi bile –o sol değil
tabii- bir ara bu zokayı yutar gibi olmuştur.
Birileri çok kızacak ama, bir sol çizginin faşizme doğru savrulma ihtimalini
önleyecek en sağlam garanti, o çizginin demokrasiyle ve siyasî liberalizmle
kurduğu ilişkidir. Bunlara önem vermiyorsa, dünya tarihi böyle “sosyalist”
önderlerle dolu: Stalin’den Lin Biao’ya, Pol Pot’tan Milosevic’e, çok var.
Türkiye’de ise “sosyalist” grupların çoğu, en ciddi düşmanlarının her türlü
liberalizm olduğu konusunda dogmatik bir kararlılık içindedir. Böyle olunca da
Ergenekon, liberalizmden daha sevimli bir olgu haline gelebilmektedir.
Şimdi, en önemli gördüğüm etkene geleyim: Türkiye’de sosyalizm dünya tarihinin
Soğuk Savaş döneminde bir hareket haline geldi. Bu ülkedeki başka siyasî
oluşumlar gibi, o da, Soğuk Savaş coğrafyasının biçimlendirdiği bir varlık.
Aslında Berlin Duvarı, Türkiye’yi en derinden etkilemiş olaydır; asıl bölünme,
bu olaya tepki olarak yaşanmıştır. Yıkılan duvar, dünyayı, “eski” ve “yeni”
olmak üzere net bir şekilde ikiye ayırdı. Ama, yalnız “sol”da değil, “sağ”da da
birçok hareket, kendini eski dünyanın gerekleri uyarınca inşa ettiği ölçüde,
yeni koşullara ayak uyduramadı.
Türkiye’de sosyalist hareketin birçok grupları ve bunların başında ideoloji
belirleyen bireyler, bu eski dünyadan kopmuş, yeni dünyada neler olup bittiğini
kavramış değiller.
Bu söylenince, sözkonusu hareketlerin Soğuk Savaş sırasında ne kadar başarılı
oldukları sorusu da akla geliyor. Değillerdi ve bu da nerede, ne gibi koşullarda
yaşadıklarını iyi değerlendirmemelerinin sonucuydu. Ama o zaman, benzerleri
dünyanın birçok yerinde vardı. Şimdi pek yok. Olmayınca, “Ergenekon bizi
ilgilendirmez” gibi bir tavır daha da gerçeküstü görünüyor.
Taraf/ 19.07.2008