Uzun hikâyedir; ancak bilenler gayet iyi bilir.
Türkiye’deki eşcinsel câmiası beni sevmez; ben de onları...
Bana, 2006 yılında -kendi aralarında düzenledikleri anketler sonucunda- “yılın
en homofobik yazarı” ödülünü vermeye kalkışmışlardı. Onlar, bu
organizasyonlarına daha ziyade “hormonlu domates ödülleri” diyorlar.
Gerekçeleri
de “Brokeback Dağı” gibi eşcinsellik övgüsü yapan filmlere karşı olmamdı.
Sonradan, kendilerine “böcekler” diyen bir kadın yazar ortaya çıkınca, oyları
hemen o yöne doğru kaydı ve bir süre liste başında giden bendeniz geri sıralara
düştüm.
Ödülü kazansaydım, Taksim Meydanı’nda düzenlenecek olan törene de bizzat
gidecektim. Yanımda bir buket çiçek ve dernek yöneticilerine armağan edilmek
üzere, Yeni Şafak yayınlarından çıkan bazı Türkçe Kur’an-ı Kerim nüshalarıyla
birlikte... Ki bu kararımı o günlerde, yarışmayı düzenleyen Lambda İstanbul
Derneği’ne de yazılı olarak bildirdim.
Ödülümü almak üzere, elimde Kur’an-ı Kerim ciltleriyle birlikte, eşcinsellerle
dolu bir meydana gittiğimde nasıl bir manzarayla karşılaşırdım doğrusu pek
bilemiyorum; ancak bereket versin diğer kadın yazar son anda oylamada öne geçti
de eşcinsel aktivistler benimle karşılaşmaktan kurtuldular.
Bütün bu “karşılıklı antipati atmosferi” içindeki temel farkımız ise benim
“sevmek” ile “merhamet etmek” edimlerini birbirinden kesin çizgilerle ayıran bir
adam olmamdır. Bunu da Müslüman kimliğime borçluyum.
Evet; eşcinselleri ve eşcinselliği sevmem. Ancak, bütün hayatım boyunca tek bir
eşcinsele dahi fiske vurmuş ya da karşılıklı bir görüşmede hakaret etmiş
değilim. Böyle tutum ve davranışları kişisel olarak asla desteklemediğim gibi,
buna yeltenen ilkel adam ve kadınları da hiç sevmem. Hele de otoyollarda
eşcinsel fahişeler görünce bir akşam pazarlık etmek için durup, ertesi akşam ise
en iddialı maço kesilerek onları araçlarıyla ezmeye kalkışan ikiyüzlü bir
ahlâkın savunucusu konumundaki şerefsizleri, öldürmeye çalıştıkları (bazen de ne
yazık ki öldürdükleri) o insanlardan ruh olarak çok daha düşük düzeyde birer
“kubur faresi” olarak görmekteyim.
Eşcinseller ve eşcinselliğe yönelik bu karşı duruşumun ise iki temel argümanı
var. Birincisi kutsal kitapların ve onların vaaz edicisi konumundaki
peygamberlerin bu konudaki uyarıları...
İkincisi ise doğrudan doğruya tıp bilimi ve onun yüzlerce yılın gözlem ve
deneyimleri ışığında, hiç bir tartışmaya mahal bırakmaksızın ortaya koyduğu
somut gerçekler...
Velhasıl, canım öyle istiyor diye ya da içimdeki gizli psikopatı tatmin etmiş
olmak adına “eşcinsel karşıtı” değilim.
Zaten eşcinseller de ne ilâhiyatın ne de tıp biliminin yanlarında olmadığını, bu
hikâyenin ta en başından beri çok iyi bilmekteler... O yüzden, her ikisiyle de
araları iyi değil. Neredeyse “tehdit ve terörize edilerek” arzu edildiği gibi
konuşturulan bir avuç marjinal hekimin dışında, tıp dünyası (küresel ölçekte
faaliyet gösteren onca kudretli eşcinselin dayanılmaz baskılarına karşılık)
günümüzde bile hâlâ bu olay için “sağlıklı bir cinsellikten sapma” diyor.
Bilinen bütün semavî dinler de öyle...
O yüzden, 21’inci yüzyılda yaşayan aklı başında bir Müslüman olarak,
eşcinselleri sevmek durumunda değilim. Ancak, onlara “merhamet etmek”
zorundayım. Onlardan Peygamberim de hoşlanmıyordu, olabildiğince mesafeli
duruyordu; ancak gerektiği ölçüde “merhamet ediyordu.”
Çünkü, her insanda, son nefesini vereceği âna kadar “nedâmet getirmek”ten yana
bir umut vardır.
Mekke ve Medine’de ilk Müslüman kuşağından hiç kimse, eşcinsellere yönelik “linç
partileri” falan düzenlemedi. Onları, en fazla bu tercihleri üzerine adamakıllı
düşünmeye davet ettiler ya da gençler karşısında ayartıcı bir rol üstlenmesinler
diye yakın çevrelerinden uzak tuttular. Hepsi o kadar...
Günümüzde de dünyanın çeşitli köşelerinde yaşayan kadın ve erkek eşcinsellerin
tümü hayatlarını “fuhuş yaparak” kazanmıyor. Türkiye’de de öyle... Ortak bir
“vatandaşlık kimliği” altında aynı vatanı paylaştığımız bu insanların büyük bir
bölümü, kamuflajlı bir hayat içinde normal işlerde çalışıyor, üretiyor, istihdam
oluşturuyor ve devlete vergi ödüyorlar. Eşcinsellikleri ise -bunun agresif bir
biçimde propagandasını yapıp çevrelerindeki masum çoluk çocukları “haz
nesneleri”ne dönüştürmedikleri sürece- gerek dinsel, gerekse tıbbî açıdan
yalnızca kendi hayatlarını ve ahiretlerini zarara uğratan kişisel bir
zaafları... Ha, bir de belki onlarla birlikte takılan partnerlerininkini...
Hâl böyle olunca, uygar bir devlet düzeni içinde de “linç politikası” ile
hareket edilemez. Eşcinsel bir vatandaşın çocuğunu gönderdiği okulun harcında
dindar bir yurttaşın da ödediği vergiler vardır. Aynı şekilde, dindar bir
yurttaşın ibadetini yaptığı caminin harcında da eşcinsel bir yurttaşın doğrudan
ya da dolaylı emeği olabilir. Millî servet, bu ülkede yaşayan bütün insanların
ortak alın terinden oluşmaktadır ve o servetin içine karışan “kirli para”yı
ancak ve ancak niyetin saflığı temizler. Tıpkı, İstanbul-Esentepe’de, ünlü bir
kadın piyango satıcısının inşâ ettirdiği güzel bir camide yıllardır hep birlikte
namaz kılmamızda olduğu gibi...
Allah hiç kuşkusuz ki, şaşmaz terazisiyle nihai amacı hayırlı olan her ürün ve
hizmetin içindeki kiri ayrıştırabilecek kudrete sahiptir.
* * *
Eşcinsellik ve eşcinseller hakkında, çok uzun yıllardan bu yana yukarıda
özetlemeye çalıştığım türden bir ön kabule sahipken, geride bıraktığımız hafta
gazetelerde sürpriz bir haber okudum ve epeyce canım sıkıldı. İstanbul 3. Asliye
Hukuk Mahkemesi, eşcinsellerin Türkiye’deki en büyük ve de ciddi sivil toplum
örgütü konumundaki “Lambda İstanbul” hakkında, tüzüğünün Dernekler Yasası’na
aykırı bazı bölümler içerdiği gerekçesiyle kapatma kararı almış.
Haber üzerine eşcinsellerin sitelerine ve bu haberi sütunlarına taşıyan kimi
internet portallarındaki okur yorumlarına (ki büyük bölümü eşcinsellerden gelen
yorumlardı bunlar) bir göz attım. Müthiş bir yılgınlık, öfke, üzüntü ve
yıpranmışlık ifadeleri içermekteydi karara ilişkin yorumlar. Eşcinsellerin
organizasyondan uzak ve dağınık olduklarında sergiledikleri o itici
saldırganlığa karşılık, görece daha ciddi bir biçimde hareket eden, internet
siteleri işletip dergiler çıkararak mensuplarının “gazını alan” bu dernek
sayesinde nicedir tutunacak bir dal bulduğunu düşünen bir kaç yüz bin
dolayındaki insan, mahkemenin kararından sonra kendilerini âdeta “devletin
tecavüzüne uğramış” gibi hissediyorlardı.
Ve ne yazık ki bana göre dibine kadar da haklıydılar.
Bir topluluğun kendini demokratik yollarla ifade etme imkânlarını ne kadar
daraltır ve o topluluğu ne kadar köşeye kıstırırsanız, hedef aldığınız bu
kitleyi de o denli bunaltır ve saldırganlaştırırsınız. Böyle bir durumda ise
insanlar arasında insan gibi diyalog kurmanın o yumuşak iklimi adım adım ortadan
kaybolacaktır.
Türkiye, “Dünya üzerinde Kürt diye bir halk ve Kürtçe diye bir dil yoktur”
şeklindeki teziyle bu bunaltılmışlığın bedelini çok ağır ödemiş bir ülke...
Halen de kanımız ve malımız ile çatır çatır ödemekte olduğumuz bir bedeldir
bu...
1923 yılında, henüz ülkedeki her şey son derece taze ve güzelken, “Türkiye
Cumhuriyeti, bu topraklarda yaşayan farklı etnik unsurlar tarafından, ortak bir
ideal uğruna hep birlikte kan dökülerek kurulmuştur ve bu mücadelenin içinde yer
almış bulunan herkes hukuken Türk’tür. Onun dışında, her yurttaş nüfus kâğıdına
gerçek etnik kimliğini, gerçek ana dilini, gerçek dinini ve mezhebini rahatça
yazdırabilir. Bu bilgileri gündelik hayatında özgürce kullanabilir, yayabilir,
etnik kökenlerini unutmamasını sağlayacak her türlü din ve dil eğitimini
alabilir. Devletten de kendisine, verdiği bu bilgiler ışığında muamele
edilmesini isteyebilir” şeklinde kısa bir paragrafla çözülebilecek olan bir
mesele, şimdi Kandil’e akınlar yapıp duran, ancak oradaki “çapulcular”ı bir
türlü tam olarak bitiremeyen F-16’larla çözümlenmeye çalışılıyor.
Eşcinsellik de bütünüyle aynı konumda bir sorun...
Onları, yukarıda andığım dinsel ve tıbbî argümanların ışığında, toplum olarak
sevmiyoruz. Üzerlerindeki kamuflajları çıkartıp aramıza karışmalarını ve
kimliklerini serbestçe deşifre etmelerini istemiyoruz. Bu “hâl”lerini fark
ettiğimiz andan itibaren onları işe almıyoruz, almışsak da tez zamanda atıyoruz.
Bu kitleyi okullarda, hastanelerde, orduda ve kurduğumuz şirketlerde
barındırmıyoruz.
Ancak, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de -reddi mümkün olmayan- bir
“eşcinsel nüfusu” mevcut. Bunları bir meydana toplayıp üzerlerine napalm bombası
atamayacağımıza göre (ki dinen, ahlâken ve hukuken böyle bir hakkımız yok) o
zaman, onlarını kendilerini, bizim de kendimizi denetim altında tuttuğumuz,
“karşılıklı tahammül” esasına dayalı bir toplumsal düzen içinde yaşamayı ne
yapıp edip öğrenmek zorundayız.
Bir de tabiî her marjinal grup gibi, onlara da bütün bu kuşatılmışlık içinde
kendilerini biraz daha iyi hissedebilecekleri, “soluk alabilecekleri” türden
sivil toplum örgütleri kurma; basılı, görsel ve elektronik yayıncılık yapma
hakkını sunmakla yükümlüyüz. Yoksa, böylesi bir “kapana kıstırılmışlık” duygusu,
önünde durulmaz bir öfke patlaması ve onun ardından gelen keskin bir bilenmişlik
içinde, toplumun geneline eskisinden çok daha ağır hasarlar verecektir.
Kapatma kararını veren mahkeme, Lambda İstanbul Derneği’nden, tüzüğünün
içeriğindeki genel ahlâka ve hukuka aykırı olduğu düşünülen sorunlu bölümlerin
düzeltilmesini talep edebilirdi. Ki bunu onlardan her Türk vatandaşı talep
etmektedir zaten. Ancak, kısmî bir kusurdan hareketle topyekün kapatma kararı
verilmesinin ardında durabilmek ise mümkün değildir. Özellikle AKP iktidarından
sonra, başta bu partiye yönelik kapatma dâvâsı olmak üzere, neredeyse her
siyasal ve sosyal konuda “baltayı dâvâ dosyasının tam ortasına indirip onu ikiye
ayırma” tekniğiyle hareket etmeyi alışkanlık hâline getiren Türk yargısı, bu
ürkütücü görünümüyle, 2000’li yıllarda AB uyum süreci kapsamında değiştirilen
irili ufaklı binlerce yasadan zerre kadar haberi yokmuşcasına, “züccaciyeci
dükkanına girmiş fil” örneğinde olduğu gibi alabildiğine savruk bir tavır içinde
ilerliyor. Dahası, bu tavrın ardında “haberdar olmamak”tan ziyade “uyum sürecini
sallamamak” gibi genel bir “direnme kararı”nın olduğu izlenimi uyanıyor
kitlelerde. Hani, sanki topluma ve iktidara verilmek istenen mesaj şöyle bir
şeymiş gibi:
“Siz istediğiniz kadar kendi yetki bölgenizde debelenip durun, bunun bizler
açısından hiç bir önemi yok. Türkiye, tıpkı 80 yıldır olduğu gibi, halkının en
küçük bir apoletten ya da unvandan tırstığı, parlamentosunun sadece adı
parlamento olan, Arap ülkelerinin birazcık ilerisinde ancak Avrupa’nın fersah
fersah gerisinde üçüncü sınıf bir Ortadoğu demokrasisi olarak varlığını
sürdürecektir. Bu genel kararımızı da feriştahı gelse değiştiremez.”
Nasrettin Hoca damdan düştüğünde ilk sözü, “Bana damdan düşen birini getirin”
olmuş. Ülkeyi yöneten iktidar partisini üç-beş tane gazete kupürünün jurnaline
dayanarak kapatmaya kalkıştıklarından beri biz muhafazakâr seçmenler de aynen
Nasrettin Hoca’nın pozisyonundayız. O yüzden, önüne her kim çıkarsa çıksın
-solcular, Kürtler, sert İslâmcılar, ılımlı İslâmcılar, eşcinseller- habire
kıran döken, içeri atan ve kapatan bir yargı sistemi karşısında Lambda İstanbul
Derneği mensuplarının hâlet-i ruhiyesini, kurduğum iyi niyetli bir empati
eşliğinde çok doğru anladığıma inanıyorum.
Bu böyle gitmez.
Bütün dünyayı kapatamazsınız, bütün dünyayı içeri atamazsınız ve bütün dünyayı
öldüremezsiniz.
Sünnileri bunalttınız, Alevîleri bunalttınız, Gayrımüslimleri bunalttınız,
Türkleri bunalttınız, Kürtleri bunalttınız. Şimdi de eşcinselleri
bunaltıyorsunuz.
Bunu yaparken de öylesine garip ve hastalıklı bir merhamet mekanizması
işletiyorsunuz ki tam olarak ne düşündüğünüzü, ne yapmaya çalıştığınızı hiç
kimse anlayamıyor.
Onlarca polis, asker ve sivili gözünü kırpmadan öldürmüş bir teröristi,
ciğerleri su topladığında “hasta” diye affedip, kendi kafanıza göre, geldiği
dağlara geri gönderebiliyorsunuz. Üstelik, öldürdüğü insanların hiç birinin
ailesinden izin ve onay alma gereğini duymadan...
Fakat, buna karşılık, 1974 yılında, ülkeyi yöneten iki adamdan biriyken attığı
son derece kritik imzayla -hâlâ her yıldönümünde bando mızıka eşliğinde
böbürlendiğiniz- cesur bir savaşa girişip size dünyanın en stratejik adasını
kazandıran 82 yaşındaki bir eski başbakanı, bırakın Türkiye’nin laik düzenini
değiştirmeyi, daha ayakta bile durabilecek hâlde değilken gözünüzü kırpmadan
cezalandırıyorsunuz. En sevimsiz kriminolojik profiller karşısında dahi
indirimlerle, genel aflarla gayet bonkör bir biçimde işleyen bağışlama
mekanizmanız ona gelince en fazla “cezaevi hapsi”nden “ev hapsi”ne dönüşüyor.
Sağmalcılar’da yıllar yılı THKP-C’cilerin koğuşlarına girip tekmil alamazken ve
bundan da hiç utanmazken, devletin en kritik sırlarını bilen 82 yaşındaki bir
emekli devlet adamına, her sabah 20 yaşındaki bir jandarma eri karşısında tekmil
verdirtmekten rahatsız olmadınız ne yazık ki...
Allah aşkına, bu ülke sonunda infilak edip bir iç savaşa sürüklenmeden, azıcık
da olsa değişin artık...