Ben samimi ortamlarda arada bir edepsiz konuşmaya bayılırım, flört de ederim.
Durup dururken, hiç provoke edilmeden, edepsizce flört ettiğim de olmuştur.
Eğer bir de provoke edilirsem, o zaman freni patlamış biçimde yokuş aşağıya
giden kamyona benzeyebilirim. Nerede duracağımı bilemem. Bilsem dahi frenim
olmadığı için duramam, bir sürü çam deviririm.
Bu bir tür hastalık olmalı. Çünkü sözcüklerin benden bağımsız olabileceğini
düşünüyorum. Karşımdaki insanla flörtü roman yazar gibi yapabiliyorum ve o
flörtün gerçek sonuçları olabileceğini aklıma getirmiyorum; laflarımla yazdığım
hikâyenin zararsız bir metin gibi okunacağını filan sanıyorum.
Bu her defasında böyle olmuyor tabii ki. Cep telefonumla Rana ile konuştuktan
sonra konuşmayı bitirme tuşuna basmayı unutabiliyorum ve anında kendimden naklen
yayın aracına dönüşüveriyorum.
Rana da tabii dinliyor beni. ‘Ne yapsın; dinlemeyi etik dışı bulup bu fırsatı
kaçırsın mı yani?’ Ona da hak veriyorum.
Diyelim ki o gün beni katiyen provoke etmeyen, böyle bir düşüncesi bile olmayan
bir kadınla konuşuyorum. Ve aniden hastalığımın send-romları başlayıveriyor.
Ve aniden edepsizce flört sayılabilecek hatta bazı ülkelerde cümleyle tecavüz
suçlaması bile sayılabilecek laflar etmeye başladım.
İşte o anda cep telefonuna Rana’nın ilgisinin hayli yoğunlaşacağını tahmin
ediyorum. Bunu bizzat görmedim ama sadece tahmin ediyorum.
Neyse; konuşuyorum konuşuyorum, tamamen amaçsız biçimde. Bir de eğer karşımdaki
de provoke olup, oyuna katılırsa işte o zaman yandık. Yanmanın ötesinde bunu
kişisel bir Armageddon olarak bile kabul edebilirsiniz.
Rana’nın naklen dinlediği bu konuşmalar bittikten sonra işler şöyle gelişir:
O günün fantezi hikâyesini de yazdığımdan son derece mutlu bir şekilde evden işe
dönerim.
Rana baştan hiçbir şey söylemez. Bunun için bir-iki kadeh içip gardımın
düşmesini bekler. Gün içinde konuştuğum kadının adını duyduğundan gece bir
saatte aniden ‘X kim?’ diye soruverir.
Ben aniden bir süre ‘X’in kim olduğunu hatırlayamam ve öyle bir insan
tanımadığımı söylerim.
O an, o kişiyi gerçekten hatırlamıyorumdur. ‘Böyle bir şey nasıl olur?’ diye
merak ediyorsanız, oluyor işte... Bilimsel bir cevabım yok.
‘Ben öyle bir insan hatırlamıyorum’ dedikçe Rana bana, ayak altında ezilmeyi hak
eden bir karafatmaymışım gibi bakar.
Sonra gardım iyice düştüğünden sağ aparküt şeklindeki cümle geliverir; ‘Yeni
sevgilin X mi?’ deyiverir.
İşte o an X’in kim olduğunu tamamen hatırlayıveririm ve daha kötüsü gün içinde X
ile yapmış olduğum bilinç akışı şeklindeki konuşmaların tümünü de
hatırlayıveririm.
O an büyük bir ruhsal bunalım anıdır. Daha sonra olanlara bakıldığında, o anın
nispeten rahat ve sakin anlar olduğu da ortaya çıkacaktır. Çünkü Rana’nın daha
önce etmiş olduğu ‘Yeni sevgilin X mi?’ cümlesinin semiotik çözümünün paniği
başlar.
O cümledeki ‘Yeni’ sözcüğü bir tür altın vuruş gibi bir şeydir. Ortada olmayan
eski sevgililerimin kimler olduğunu hatırlamak beni her defasında çok ama çok
yorar. Gerçekte ortada olmayan insanların olmadıklarını ispatlamak hakikaten çok
zor. Bana inanmıyorsanız bir de siz deneyin bunu.
Bu tür süreçlerin bir aşamasında benim çaresizlikten başımı ellerimin arasına
alıp halı üzerindeki şekillere sabit olarak bakmaya başladığım olmuştur.
Bir tür katatonik komadır bu ve ondan da Rana’nın sorgulaması ile uyanırım.
Bir gün soru sormayı kestiği takdirde ölünceye kadar o halde kalmak ihtimalim de
var tabii ki...
Genelde bu tür olaylar, Rana’nın benim çaresizliğime bakıp acımaya başlaması
aşamasına gelir.
Çünkü ben bu aşamada çaresizlikten ya elimi kolumu anlamsız şekilde havada
sallamaya ve tıkanmış nefesimi açmaya çalışırım ya da direkt ağlarım.
Acıma aşaması bittikten sonra Rana benim yaptığım hatalar nedeniyle silme aptal
olduğuma karar verir ve iş nihayet biter.
Ama sadece onun için biter, benim için ise açılma süreci başlar. Çünkü muhakkak
içim katılmış olur.
Açılmaya başladıkça da hayattaki tüm kadınlardan ve tüm cep telefonlarından
nefret ederim...
Akşam / 31.05.2008