Pakize Atay'dan Attilâ İlhan'a: ''bizim matematiğimiz''
Tarih: 27.03.2005 Saat: 01:09
Konu: Kitap Tenkidleri


- "Şu sıra elimde olan kitaplardan biri Spengler'in Decline of the West'i. Spengler "Her medeniyetin kendi matematiği vardır" diyor. Avrupa'nın matematiği Yunanlılarınkinin uzantısı değildir; Yunan'da sayı ve şekil ölçülebilen, bütünlükleri olan kavramlardır, ikisi de somuttur. Avrupa bu kavramları soyutlaştırmıştır.

Düşünüyorum, acaba bizim matematiğimiz nasıldır? Daha doğrusu, bizim kültürümüzün temelindeki matematik nasıl bir şeydir? Arap matematiği midir? Bizde orijinal matematikçi yoktu; ama -gene Spengler'in dediği gibi- matematik, kültürün verilerinde görülür. Bizdeki -özellikle mimari eserlere bakarak nasıl bir matematiğimiz olduğu keşfedilebilir mi?" (s. 17)

"Edebiyat Dünyasından Attilâ İlhan'a Mektuplar" (İstanbul, Şubat 2001) adlı kitaptan aktardığım bu satırların yer aldığı 5 Ocak 1979 tarihli mektup, müteveffa romancı Oğuz Atay'ın eski eşi Pakize Atay tarafından İlhan'a gönderilmiş. [Üstün Barışta'yla evli olan Pakize hanım, şimdi "Pakize Barışta" adıyla gazetem.net'te yazıyor. Okumanızı öneririm; doğrusu "okunası hoş yazılar" da yazıyor.]



Attilâ İlhan'a yazılan mektuplar bazı önemli kişilerin de imzasını taşıyor; yanlış saymadıysam toplam 43 kişi'den gönderilen 354 sayfa tutarında ilginç bir mektup kolleksiyonu... Sorun şu: 4 kişiye 196, buna mukabil 39 kişiye 158 sayfa düşüyor. Sevimsiz bir paylaşım...

Yazımı bu kolleksiyonda yer alan kışkırtıcı mektuplara ayıracağımı sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. "Bizim matematiğimiz..." gibi sevimli bir deyişin kışkırtıcılığıyla hiçbiri boy ölçüşemez. Bu nedenle yazının istikameti şimdiden belli olmuş olmalı: "Bizim matematiğimiz..."

1979'da, yani çeyrek yüzyıl önce genç bir kadının sorduğu bir soru bu: "Düşünüyorum da acaba bizim matematiğimiz nasıldır?"

Sorarım size, hiç düşündünüz mü gerçekten de "bizim matematiğimiz" nasıldır diye?

Halide Edib'in Adnan Adıvar'dan önceki eşi Salih Zeki XX. yüzyılda ilk kez ve ciddi bir biçimde sormuştu bu soruyu... Sonraları bu soruyu adam gibi soran ve sormakla kalmayıp cevabını arayan bir tek kişi daha tanıdım: Dr. İhsan Fazlıoğlu. Yıllardır akissiz kalan bir çığlığın sahibinden söz ediyorum; sahici sorular sormak adına, cevaplarını yazmaya yeterince vakit bulamayan bir bilimadamından...

Doğrusu, Pakize hanımın sorusunu beş-altı ay önce farkettim. Bir vesileyle yukarıda aktardığım pasaj hakkında bir şeyler yazmak istedim ama olmadı. Vesile gelmeyince, o yazı da bir türlü gelmek bilmedi. Nihayet Bekir S. Gür'ün derlediği, Rüşdü Raşid'in "bizim matematiğimiz" hakkındaki kıymetli yazılarını içeren "Klasik Avrupalı Modernite'nin İcadı ve İslâm'da Bilim" adlı kitabı elime geçince, vesile gelmiş oldu, vesile gelince yazı da kendiliğinden geliverdi.

- "Düşünüyorum, acaba bizim matematiğimiz nasıldır? Daha doğrusu, bizim kültürümüzün temelindeki matematik nasıl bir şeydir?"

Felsefenin işi önceden sorulmuş soruları yeniden ve adam gibi sormayı bilmektir. Bilimin işi bu sorulara öyle veya böyle cevap yetiştirmektir. Bilim bilinmeyeni bilmekle avutur kendini, avutsun! Felsefe ise bilineni yeniden bilmenin adıdır. İlkinin hareketi doğrusal, ikincisinin ise daireseldir. Bilimin yolu bitmek-tükenmek bilmez, felsefe ise tükenecek olanda tükenmez olanı keşfetme çabasından ibarettir. Başladığı noktaya geri dönen bir tek bilimadamı gösterilemez. Başladığı noktaya geri dönemeyen, yani dairesini tamamlayamayan kişinin ise felsefeden nasibi yok demektir!

Yukarıdaki soru, hakikaten sahici bir soru... Çünkü düşünme bir kez yola düşmeye görsün, bu, yola düşülünce muhakkak sorulması gereken bir soru! Elini karanlığa uzatan birinin dizginlenemez bilme kaygusu değil mi zaten bizleri de kışkırtan?

- "Bizde orijinal matematikçi yoktu..."

Küçük bir tökezleme... Olsun, bir 'ama' bağlacıyla yola devam edileceği anlaşılıyor:

- "... ama -gene Spengler'in dediği gibi- matematik, kültürün verilerinde görülür. Bizdeki -özellikle mimari eserlere bakarak nasıl bir matematiğimiz olduğu keşfedilebilir mi?"

Mekânın inşasından ibaret olan mimarînin dilini bilme isteği, kişinin yolunu zorunlu olarak geometrinin dünyasına çeker. Oysa kişide 'ses' aracılığıyla zamanı inşâ yollarından bir olan müziğin dilini bilme isteği oluşursa, aritmetiğin dünyasına çoktan girilmiş demektir bile. Bizim mimarimizin dilinde dile geldiği gibi, aynı zamanda "bizim matematiğimiz" bizim müziğimizin dilinde de dile gelmiştir.

Bugün Osmanlı müziği üzerine yazanlar, nasıl ki "Acaba bizim aritmetiğimiz nasıldı?" sorusunu sormuyorlarsa, mimarimize bakmakla kalmayıp bu mimari üzerine yazanlar da "Acaba bizim geometrimiz nasıldı?" sorusunu akıllarına bile getirmiyorlar.

Bir düşünün bakalım, bugüne değin, "Mimari eserlere bakarak nasıl bir matematiğimiz olduğu keşfedilebilir mi?" sorusunu soran birine hiç rastladınız mı?

Attilâ İlhan, bu soruya nasıl bir cevap vermiş bilemiyorum ama şükürler olsun ki 25 yıl önce bu soruyu soran biri çıkmış bir mektubun çoktan unutulmuş sayfalarında...

 

Yenişafak
26/03/2005







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=524