İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan,
hayat ile olan saf ilişkisini yitirir.
Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her
şeyinden vazgeçmesi demektir.
Andrei Tarkovski
IVAN'IN ÇOCUKLUĞU, 1962
- Nereden aklınıza geldi ilk filminiz "İvan'ın Çocukluğu" nun konusu?
- Tarkovski: Biraz tuhaf bir hikayesi var bu filmin. Mosfilm stüdyoları filmin
yapımına başka bir ekiple başlamıştı. Filmin yarısından fazlası bu ekiple
çekildi, paranın yarısı harcandı ama sonuç öylesine kötüydü ki, yapımcı firma
filmin çekimini durdurmak zorunda kaldı ve yeni bir yönetmen aramaya başladı.
Önce isim yapmış yönetmenlere başvuruldu, sonra daha az tanınmışlara. Hepsi de
bu yarım filmi devralmayı reddetti. Bana gelince VGIK Sinema Okulu'ndan yeni
mezun olmuş, diploma filmim " Le Rouleau Compresseur et le Violon" u bitirmeye
çalışıyordum. Öneriyi kabul etmeden önce bir çok şart ileri sürdüm. Senaryoyu
yeniden yazmak, bunun için de senaryonun esinlendiği Vladimir Bogolomov'un
hikayesini yeniden okumak istiyordum. Daha önce çekilen ve hepsi bir metreyi
geçmeyen kısmın hiç çekilmemiş gibi kabul edilmesini ve her şeye sıfırdan
başlamak için tüm oyuncularla, teknik ekibin degiştirilmesini istedim. Bana "
Tamam ama paranın da yarısını alacaksınız " denildi. Ben de "Eğer bana beyaz
kart verirseniz yarım bütçeyle de çalışırım" diye cevap verdim ve film böylece
çekildi.
- O halde konu seçimini bir yana bırakırsak "İvan'ın Çocukluğu" tamamıyla Andrei
Tarkovski'den doğdu.
- Tarkovski: Evet
- Ama bu konu aynı zaman da size de çok yakın.Genç İvan savaş yıllarında sizinle
aynı yaşta.
- Tarkovski: Benim çocukluğum savaşı bir yetişkin ve bir savaşçı olarak yaşayan
İvan'ınkinden çok farklı. Buna rağmen benim yaşıtlarımda oldukça güç bir dönem
yaşadılar. Andrei Tarkovski ile İvan'ı birbirine bağlayan şey yalnızca İvan'la
bu kuşağın tüm genç Rusları arasındaki yaşanmış acıyı anımsatmaktan ibaret.
- Film, 1962 yılında Venedik'te gösterildiği zaman, savaş üzerine derin bir
refleksiyon olarak algılandı.
- Tarkovski: Film iyi karşılandı ama eleştiri düzeyinde tamamen anlaşılmaz
olarak kaldı. Herkes, tarihi, hikayeyi filmin karekterlerini yorumladı. Oysa ki
söz konusu olan, daha çok, genç bir yönetmenin ilk yapıtıydı. Yani tarih
görüşümün değil, dünya görüşümün anlaşılabileceği şiirsel bir eserdi söz konusu
olan. Mesela Sartre, filmi İtalyan solundan gelen eleştirilere karşı coşkuyla
savundu, ama tamamen felsefi bir açıdan. Bu benim için geçerli bir savunma
değildi. İdeolojik değil sanatsal bir savunma arıyordum. Bir filozof değil
sanatçıyım. Ayrıca bu savunma tamamen gereksizdi. Filmi kendi öz felsefi
değerleri ile yorumlamaya girişiyordu ve ben, sanatçı Andrei Tarkovski, bir
kenara konmuştum. Sanki yalnızca Sartre'dan konuşuluyordu, sanatçıdan değil.
- Sartre'ın film üzerine yaptığı yorum - Savaşın canavarlar, sonunda yiyip
bitireceği kahramanlar ürettiği - sizin yorumunuzla aynı değil mi?
- Tarkovski: Karşı çıktığım yorum değil. Bu görüşe tamamen katılıyorum. Savaş
kurban kahramanlar üretir. Savaşın kazananı olmaz. Bir savaşı kazandığımız anda
onu aynı zamanda kaybederiz. Karşı çıktığım yorum değil, polemiğin çerçevesi.
Düşünceler ve değerler öne çıkarılmış, sanatçı ve sanatı unutulmuş.
ANDREİ RUBLEV, 1966
- Nasıl doğdu "Andrei Rublev"?
- Tarkovski: Bir alşam Konçalovski ve diğer bir dostumla masa başında
tartışıyorduk. Bu dostumuz "Niçin Rublev üzerine bir film yapmıyoruz? Ben
oyuncuyum, Roublev rolunu de pekala oynayabilirim. Eski Rusya, ikonlar çok güzel
bir konu olur" diye önerdi. İşin başında, bu fikir bana gerçekleştirilemez,
hatta berbat, benim dünyamdan çok uzak gibi göründü. Bununla birlikte ertesi gün
filmi yapmaya karar vermiştim. Andrei Konçalovski ile çalışmaya başladık. Ne
mutlu ki, Roublev'in yaşamı üzerine çok az şey biliyorduk. Bu bize büyük bir
eylem özgürlüğü tanıdı.
- Vladimir'in çantasından, Çan'ın yapımına kadar bütün epizodlar sizin
tarafınızdan mı seçilip tasarlandı?
- Tarkovski: Bütün bunlar uyduruldu. Ama bu yeniden yaratımdan önce varolan tüm
belgeler tarandı. Bir anlamda Andrei Rublev'in yaşamını elimmizdeki tarihi
belgelerin ışığında yeniden keşfettik.
- Böylece son derece kişisel bir film oldu...
- Tarkovski: Kişisel olmayan bir film yapılabileceğine inanmıyorum.
- Filmin ana sorunu, hastalanan sanatçının yaratımdan vazgeçmesi, bir Tarkovski
düşüncesi mi?
- Tarkovski: Elbette, aslında bir kaç ikon dışında Rouublev üzerine hiç bir
belgemiz yoktu. Ama Roublev'in kariyerinde bir boşluk, yaratımsız geçen önemli
bir dönem olduğu biliniyor. Bu dönemi bir reddiye olarak yorumladım. Ama mesela,
Roublev'in bu dönemde Venedik'te olduğunu ispatlayan bir başka yorum çıkarsa ne
şaşırırım ne de şok olurum. Belki de Vladimir Katedral'inin yıkılması onu hiç
sarsmadı. Ben bir Roublev yarattım ama başka yorumları da kabul ederim.
- Andrei Roublev kötülüğe maruz kalan bir dunyada sanatın meşruiyeti üzerine bir
film. Kötülük sürekli iş başındayken güzeli yaratma tutkusu niye?
- Tarkovski: Kötülük ne kadar artarsa güzeli yaratma nedenide bir o kadar
artacak. Şüphesiz daha güç olacak, ama daha da gerekli.
- Tabi bunun alelade bir sanat olmaması koşuluyla.
- Tarkovski: Ne demek alelade bir sanat olmaması?
- Tanrının dünya projesi ile uygun düşen sanat.
- Tarkovski: İnsan varolduğu sürece yaratma eğilimi de var olacaktır. İnsan
kendini insan olarak hissettiği sürece bir şeyler yaratmaya girişecektir. İşte
onu yaratıcısına bağlayan şey burada. Nedir yaratım? Neye yarar sanat? Bu
sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi
anlatıyor. İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile
getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar
ancak parlak birer entellektüel analiz olabilirler. Picassonun tüm eserleri bu
entellektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi
entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen
itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum.
- Dünyanın bir anlamı olduğunu öne süren sanattan başka sanat yok mu sizce?
- Tarkovski: Tekrarlıyorum, sanat bir yakarma, bir dua biçimidir ve insan
yalnızca duasıyla yaşar.
- Birçok insan "Andrei Roublev"de bugünün Sovyetler Birliği'ne, Rusya'nın
geçmişte ki manevi yaratıcılığını yeniden bulabilmesi için gönderilen mesajlar
olduğunu düşünüyor.
- Tarkovski: Bu mümkün ama benim problemim değil. Bugünün Rusya'sına mesaj
göndermiyorum. Zaten hiçbir Rusa hiçbir şey söylemek istemiyorum artık. "Halkıma
demek isterim ki... Bütün dünyaya derim ki..." türünden peygambervari erdemler
artık beni ilgilendirmiyor. Ben bir peygamber değilim. Tanrının şair olma
olanağını, bir katedraldeki inananlardan farklı bir biçimde, yakarma olanağını
verdiği bir insanım. Bundan başka ne bir şey söyleyebilirim ne de söylemek
istiyorum. Eğer Batı toplumu benim fimlerimde Rus halkına yönelik mesajlar
buluyorsa, bu iki halk arasında halledilecek bir problemdir. Benim problemim
değil. Benim bir tek kaygım var; Çalışmak, sadece çalışmak.
SOLARİS, 1972
- Solaris gezegeninde Kelvin otuz yıl önce ölmüş karısına kavuşuyor. Bu,
gerçekleşmesi imkansız bir olay aracılığıyla Tarkovski tarafından anlatılan tek
aşk hikayesi mi?
- Tarkovski: Aşk hikayesi filmin yalnızca bir yönü. Belki de Kelvin'in
Solaris'te bir tek amacı var: Başkasına duyulan aşkın yaşamak için vazgeçilmez
olduğunu göstermek. Aşksız bir insan, insan değildir.
- Ama başında bir bilim-kurgu hikayesine benzeyen bu macera aslında tinsel bir
macera.
- Tarkovski: Daha çok bir insanın başına vicdanen gelmiş bir macera. Stanislav
Lem'in romanından esinlenerek bu filmi yapmak istedim. Gerçek bir uzay yolculuğu
yapmadan... Şüphesiz gerçek bir uzay yolculuğu yapmak daha ilginç olacaktı, Ama
Lem aynı fikirde değildi.
- Bu evren, daha sonra Stalker Zonu, bir çile metaforu değil mi? Yani yalnızca
tek bir arzuya sahip olduğumuz bir yer: Kendini değiştirmek.
- Tarkovski: Hayatın çilesiz olsa bile bu tanımı ortaya çıkardığını düşünüyorum;
Değişmek. İnsan hayatı yalnızca bu değişimi hedefliyor. Çile bize daha çok,
sakin olmak, acılarımızı dindirmek için gerekli.
AYNA (ZERKALO), 1974
- Fransızlar için "Ayna" Proust'un, belleğin dünyasını çağrıştırıyor.
- Tarkovski: Proust için zaman zamandan öte bir şey. Bir Rus içinse bu bir
problem değil. Proust için daha çok yayılmak, açılmak sözkonusu. Biz Ruslarsa
kendimizi korumak zorundayız. Rusya'da çocukluk anıları, geçmişle hesaplaşmak,
pişmanlık üzerine yoğunlaşmış çok güçlü bir edebiyat geleneği vardır.
- "Ayna"da bu gelenekten mi?
- Tarkovski: Evet, zaten bu film Rus seyircisi arasında birçok tartışmaya yol
açtı. Bir gün filmin gösteriminden sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma
iyice uzamıştı. Gece yarısından sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi
kadın geldi ve artık salonu boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve
tartışmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü anlamıyordu. Bize, " Aslında herşey çok
basit: Birisi hasta düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı
kötülükleri hatırlar. Özür dilemek, kendini afettirmek ister" dedi. Bu basit
kadınn herşeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı. Ruslar içinde
bulundukları zamanı yaşarlar. Edebiyat da yalnızca bu zamanla yapılır ve basit
insanlar bunu çok iyi anlar. "Ayna" bu anlamda biraz da Rusların öyküsüdür.
Pişmanlıklarının öyküsü. Salondaki eleştirmenler filmden hiçbirşey anlamadıkları
halde, ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının
pişmanlığı gerçeğini söylüyordu.
STALKER, 1979
- Kimdir Stalker, bu gizemli karakter?
- Tarkovski: Film, manevi değerleri için bir şövalye gibi savaşan bir insanı
anlatıyor. Filmin kahramanı Stalker, edebiyatın "idealist" tipleri olarak
bildiğimiz Don Kişot ya da Prens Mişkin ile aynı yörüngeye oturur. Ve idealist
oldukları için gerçek hayattaki tüm savaşları kaybederler.
- İsa türünden karakterlerden bahsedilebilir mi?
- Tarkovski: Benim için zayıfın gücünü dile getiren karakterler. Film bu sayede
insanın kendi yarattığı güce bağımlılığını da anlatıyor. Güç sonunda insanı yok
ediyor ve zayıflık tek güç olarak kalıyor.
- Zayıfın bu gücünü duyması için insanın ne yapması gerekiyor?
- Tarkovski: Önemli olan bu değil. Bir inanç adamının eylemleri düşünülmüş ve
akıllıca olmak bir yana son derece absürd olabilir. "Gülünç", "Yersiz" eylemler
maneviyatın yüksek bir şeklidir.
- Karşılıksız, nedensiz yapılan eylemler bir anlamda.
- Tarkovski: Evet ama bununla beraber bu eylemler nedensizlik adına değil,
kurulu haliyle varolan ve hiçbir şekilde manevi insanı üretemeyecek dünyayı
aşmak için gerçekleştirilir. Önemli olan ve Stalker'in bütün seyrini yöneten,
onu bayağılığa düşmeden gülünç, hatta aptal kılan ama kendi öz tekilliğini, öz
maneviyatını ortaya çıkaran, bu güçtür.
- Stalker Zonu, bu inanışın mekanı mı?
- Tarkovski: Bana sıklıkla sorulan sorulardan biri de bu zonun neyi anlattığı.
Buna verecek tek bir cevap var; Böyle bir zon yok. Stalker'in kendisi yaratıyor
bu zonu. Mutsuz insanları oraya götürmek ve onlara umut düşüncesi aşılamak için
yaratıyor. Dilek odaları da aynı şekilde Stalker'in yaratımları.
NOSTALGHIA, 1983
- Neden söz ediyor "Nostalghia"?
- Tarkovski: Yaşamanın imkansızlığından, özgürlüğün olmadığından. Eğer aşka
sınır koyarsak insan tamamen şekilsiz bir hale gelir; aynı şekilde eğer manevi
yaşama sınır koyarsak insan büyük bir sarsıntı geçirir. Bazıları bunu
diğerlerinden daha güçlü hisseder; dünyayı aşk eksikliğinden kurtarmak için
kendilerini tamamen bir başkasına adarlar. Bir kurban gibi. Bu aşka, içinde
yaşadığımız dünya tarafından sınırlar konulduğunu gördüğü zaman insan acı
çekmeye başlar. "Nosthalgia" nın kahramanı, dost olmanın imkansızlığından,
dünyayla dostluk içinde olamamanın olanaksızlığından acı çeker. Bununla birlikte
kendisi kadar acı çeken bir dost bulur: Deli Domenico.
- Bu acı mı Nostalji?
- Tarkovski: Nostalji bütün bir duygudur. Diğer bir değişle, kendi ülkemizde,
yakınlarımızın yanında, mutlu bir aileye rağmen nostalji duyabiliriz. Çünkü
ruhumuzun kısıtlandığını hisseder, onu istediğimiz gibi geliştiremeyeceğimizi
anlarız. Nostalji, dünya önündeki bu güçsüzlüktür. Maneviyatını başkalarına
iletememenin acısıdır. "Nostalghia" nın kahramanını hasta düşüren illet, dost
edinememenin, insanlarla iletişim kuramamanın acısıdır. Bu karakter, maneviyatın
özgürce yaşanabilmesi için "sınırların kaldırılması gerektiğini" söyler. Daha
genel olarak modern yaşama uyum sağlayamamış karakteri yüzünden acı çeker.
Dünyanın sefaleti karşısında mutlu olamaz. Bu toplumsal sefaleti üzerine alır,
ama aynı zamanda dünya ile arasına bir mesafe koyarak yaşamak ister. Onun sorunu
tamamen merhametinden gelir. Bu merhamet duygusunun canlı örneği olmayı
başaramaz. Diğer insanlarla birlikte acı çekmek ister, ama bunu da tam anlamıyla
başaramaz.
- Kahramanınıza acıların üstesinden gelebilmesi için verebileceğiniz bir
reçeteniz var mı?
- Tarkovski: Köklerine, kaynaklarına inanması gerek. Nereden geldiğini, nereye
gittiğini, ne için yaşadığını bilmesi, yani sürekli olarak yaratıcısına
bağımlılığını hissetmesi gerekir. Aksi takdirde, eğer Tanrı düşüncesi aşılırsa,
insan hayvana döner. İnsanı hayvandan ayıran özellik, bağımlılık duygusu,
kendini bağımlı hissetme özgürlüğüdür. Bu duygu maneviyat yoludur. İnsanın
talihi, maneviyata giden bu yolu durmaksızın geliştirmesindedir. Bağımlılık
insanın tek şansıdır. Zira yaratandaki bu niyet, bu mütevazi bilinç, bir üstün
yaratığın yaratıcısı olmaktan başka bir şey değildir. Bu inanç, dünyayı
kurtarabilme gücüne sahiptir. Köle yaşamını yerine getirmek gerekir. Bu ilişki
son derece basittir. Anne-baba-çocuk ilişkisine benzer. Bir başkasının
otoritesini tanımak gerekir. Bu saygı, bu kölelik, insana kendini tanıma, kendi
içini görme gücünü verir. Bu, ortodoks rituellere göre yakarma diye
adlandırdığımız, ama aynı zamanda benim sinema eserimin de aldığı biçimdir.
Bununla birlikte, kendimi henüz bu yakarma idealini gerçekleştirmekten uzakta
sayıyorum.
- Tanrı'ya inancınızla sanata inancınız böyle mi birleşiyor?
- Tarkovski: Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz
sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz.
Sanat, yaradana benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden yaradandan bağımsız
bir sanata asla inanmadım. Tanrı'sız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı
yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim
insanları Tanrı'ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak:
Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet
etmek fethetmek demek değildir.
- Sanatın amacı nasıl yalnızca hizmet etmek olabilir?
- Tarkovski: İşte gizem burada. Yaratılışın gizemi gibi. Bir ikonun önünde
çöktüğünüz zaman Tanrı'ya aşkınızı söylemek için tam yerinde kelimeler
bulursunuz, ama bu kelimeler gizli, gizemli kalır. Aynı şekilde bir sanatçı,
öyküsünü, karakterlerini bulduğu zaman dua-eserini yapar, yaratımında Tanrı'yla
hem fikir olur ve tam yerinde sözcükleri bulur. İşte burada sanat bir hediye
şeklini alır. Sanat yalnızca bir hediye olduğu zaman "hizmet edebilir".
- Filmleriniz böylece Tanrı için aşk eylemleri oluyor.
- Tarkovski: Buna gerçekten inanmak isterim. Bunu yapmaya çalıştım. Benim için
ideal, bu "hediye" yi sürekli vermek olacak. Bu anlamda Bach, Tanrı'ya gerçekten
sunulabilecek tek hediye.
----------------------------------------------------------------
"Les mardis du cinema", France Culture,
Röportajı Yapan: Laurence Cosse, 7 Ocak 1986
Fransızca'dan Çeviren: Güven Güner, Eylül 1993, İstanbul