Geçen hafta Ayça'yla sokakta yürürken "Melekler korudu o gece bizi rezalet
çıkarmaktan: Nasıl oldu da bi rezalet çıkartmadık!
Ne biçim nezil olacaktık hakkaten" dedim. Bırrrladım.
Yani ses çıkararak değil, içimden bırrladım. Korku dalgalanmalarıyla ürperdim
anlamında. (Bırrladım.)
Aradan 2 ay filan geçmiş.
O gece yine Fener'in maçı vardı, yine kazanmıştı.
Çok zaman geçmiş yani. Ve benim birden pazarpazar aklıma, Rezil Olma
İhtimalimiz'den sıyırtmış olmamız düşüyor.
O ihtimalin utanç vericiliğinden!
Ayça da bi cumartesi köşesinde olayı yazdı gerçi. 'Çok Mutlu
1 Hadise' şeklinde.
Ebru (Çapa), Ayça (Şen), ben bi yemeğe çıktık bir akşam. Yemek yiyip Deniz
Arcak'ı dinlemeye gideceğiz: Amaç BU.
Güle oynaya (oynama: metaforik) yedik yemeğimizi. Sonra vestiyerden Ayça açık
bej bi hanımkız kabanı aldı. Giydi.
"Nasıl ama?" dedi. Böyle başarılı Kadın Hamleleri (giyim-kuşam konusunda filan)
gönendiriyor bizleri.
"Çok şahane" dedim yarım (hanım) palto için. Hakikaten hoş durmuştu.
Şimdi ve fakat, Cinayet Anı'nı geriye dönerek düşünüp "Esasında tok durmuştu"
diyorum içimden. Zira her esrarengiz olayda sonradan bir 'Ben esasında
kırıntısından hissetmiştim' hissiyatlanması, zaruridir.
Ebru'nun trençkotuna geldi sıra.
Yok! Yok! Yok!
Ara, tara. Garsonların birisi ikisi, ikisi üçü- zaten çok bi vestiyerlik eşya
da kalmamış. Her tarafa bakılıyor: Ebru'nun trençkotu yok!
Ahbabımız olduğu için içerden müdürü çağırttık filan.
O "executive' bakıyor: Yine yok trençkot.
Bu aranmalar, 'Kayıp Trençkotun Esrarı/Afacan Üçüzler' kız çocuk polisiyesi
esnasında birisi Ayça'nın trençkotu acaba kabanının içine giyip gitmediğini de
sorguluyor. Ayça bir nevi bakıyor, 'Yok canım tabii ki içime giymemişim' ya da
benzeri bi şey yapıyor.
AMA EN MÜHİMİ: biz özellikle kendimizden hiç umulmayanı yapıyoruz: Hiç
öngörülemeyecek bir başarıya ve hatta sofistikasyona ve hatta şehirli olgunluğa
imza atıyoruz: Hiçbir rezalet çıkartmadığımız gibi, hiçbir gıcırtı DAHİ
çıkartmıyoruz.
Tamam, yediğimiz yer ahbablarımızın mekânı. Bu bize hem bir güven, hem de
frenleme arzusu ihsan ediyor.
Ayrıca Kayıp Trençkotun Sahibi Ebru, böyle durumlarda mihnet edecek biri asla
değil. İcabında pembeincilikaftanlayacak biri trençkotunu. Yere atıp
üstüne de oturur, filan.
Bütün bu hafifletici nedenlere RAĞMEN Ayça'yla ben
(sonradan) ne kadar tekin olmadığımız hakikatiyle sarsıl sarsıl sarsılıyoruz.
Zira Rezaletçilerin 'self-righteous' olmak gibi korkarım, bir sayrılığı var.
Yani biz adalet ve daha iyi bir dünya için, güzellikler için, barış için, kara
mayınları artık çocukları öldürmesin diye ve daha pek çok harikulade nedenle
orda feci bir rezalet çıkartabiliriz.
Bu kesinkes trençkot adına değil de, İnsaniyet Namına çıkartılmış olduğu için
de, orantısız güç kullanımına (burda 'çene' oluyor) girişebiliriz.
O Göz Kararması Anları'nda amacından sapmış her çeşit oku atıp, Rezaletleme'nin
akabinde de Dünyayı Kurtaran Kadın kadar emin ve gururlu, atımıza atlayıp
uzaklaşabiliriz.
Ertesi sabah 'self-righteousness' krizinin dozu düşüp de, Acı Hakikatler'le,
yani Rezil 1 Rezaletçi olduğumuz fecaat gerçeğiyle yüzleşinceye kadar, obadaki
kıl çadırımızda gönül rahatlığıyla mışıl mışıl uyuyabiliriz BİLE.
Neyse Rezalet Yaratmaksızın ve hatta 'Bulursanız yollarsınız' zerafet
çizgisinde ayrıldık oradan. Taksiye bindik. Telefon çaldı. BİR KEZ DAHA Ayça'nın
içine bakmasını önerdiler kibarkibar. Ayça bi de baktı ki: evet! trençkotu,
astarıymış kabanının gibi giymiş içine. (Sonradan aşırı hissizliğini, iyi ve
neşeli bi gece geçiriyor olmasına bağladı. Zorlanınca.)
İşte orda bizde bir şükran, minnet duygusu, korku dalgalanması. Rezalet
çıkarmadığımız için duacıyız. Minnettarız kofralarımıza. Atmadılar işte.
Ayça, bi barda ne biçim Rezaletlediğini anlattı şekerpare (=mükâfat) olarak. "Şerrrefsizler,
haysiyetsizler, cep hainleri! Sizde olduğunu biliyorum. Telefon değil; hakikat!"
filan diye bütün YılmazGüneylikleri, CüneytArkınlıkları topaçlayıp- Rezaletini
yerine getirmiş birinin gönül rahatlığıyla arabasına binince, torpido gözünde
kendine sırıtan cep telefonuyla karşılaşmamış mı?
Arkadaşının rezaletini anlatmak da baldan tatlı oluyor. (Bu arada.)
Ben bu janrdan bi anılama yapamadım. Ya başka
janrlardan/nedenselliklerden/yakın alakalardan yaratıklandırdığım
için Rezaletlenmelerimi. Ya da utanç dalgaları silip süpürmüş hafızamdan.
Bi de tabii bizim vur sırtına/al sırasını/kötü muamele et
şubede/mağazada/dairede filan gibi anlarımız da pek sık oluyor. Yani Göz Kararma
Anları'nın NE zaman fırlayacağı bataklıklardan, tamamen belirsiz.
Onun için Adalet Savaşçısı hissiyatlanmalarımız da, 'Çok İttiler Kaktılar Ama
Bizi de' intikam/isyanlar/patlamalarımız da gayet hakiki. Hatta içli.
'Rezaletçilik' denilen (sonrasında) mahçubiyet basması illetten mustarip olmayan
MUTLU ÇOĞUNLUK! Size sesleniyorum!
Rezaletçilerin dramlı durumlarını anla. Nesli giderek tükenen bu kuşları;
anlayışla karşıla. Tüm o Manasız Adalet Savaşçıları'nın arkasında babalanmamış
kız ve oğlan çocukları yatıyor. Otorite-özürlü başıboş çocuklar, Mayın
Temizleyici Mahçup Atlılar onlar!
Not: Ayça'nın bu meselden çıkardığı sonuç- "Peki, ama kollar nasıl tam
kollarımın içine yerleştirilmişti?" E, tabii obsessif kompülsifler esrarlarını
koruyor.
Radikal / 06/04/2008