Malum, 2008 Yahya Kemal Yılı olarak kutlanıyor ve büyük şair hakkında
toplantılar düzenleniyor, etkinlikler gerçekleştiriliyor, yayınlar, filmler
hazırlanıyor. İnsanımızın bakışlarını edebiyattan; dikkatlerini Yahya Kemal'den
yana kaydırması bakımından önemli gelişmeler bunlar.
Yahya Kemal (Beyatlı), gerek kendi çağında, gerekse daha sonraki
araştırmacıların bazıları tarafından divan şiirinin devam ettiricisi, son
temsilcisi, yirminci yüzyıldaki divan şairi gibi tanımlamalara muhatap olmuştu.
Hatta vefat ettiği gün gazetelerin çoğu "Aruz öldü", "Divan şiirinin son
temsilcisi öldü" gibi başlıklarla çıkmıştı. Bunun başlıca nedeni, onun tarih ve
dil bilincini eski ile irtibatlandırması ve eski kültüre ilginin azaltıldığı bir
dönemde eski ile bağlarını berkitmesi ve bunda da ısrarcı olmasıydı.
Söylediğimizden, onun bir Divan şairi gibi davrandığı sonucu çıkartılmasın;
hayır, üstat eski şiirden ilham almış, ama asla eskinin temsilcisi olmak gibi
bir gayret içinde bulunmamıştır. Rubaîleri dışta bırakılırsa, klâsik şiirin
diğer kurallarına baş kaldırdığı bile söylenebilir. O bütün şairlik macerası
boyunca eski şiirimizi dönüştürmenin, Tanzimat, Servet-i Fünun ve diğer edebiyat
kuramcıları tarafından örselenen bu şiirin içindeki zengin ilhamları çağının
edebiyat zevkine sunabilmenin, okuyucuyu kendi mazisi ile buluşturmanın peşinde
olmuştur. Çünkü o, maziyi devşirmeden yeni şiiri inşa etmenin zor olacağını
düşünüyordu. Şiirinin mazi fikrine sarılması bundandı; ama mutlaka kendi çağının
şiirini yazmak gerektiğine inanıyordu. Yani mana biriktirilenlerden, üslup
kullanımdakilerden olmalıydı. "Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir" korkusunu
taşıyan bir adam için kopan teli bağlamaktan ziyade, oraya yeni bir tel uzatmak
önemliydi. Üstadın bu tavrı, klâsik üslûpla yazdığı şiirlerin toplandığı kitabın
ismine "Eski Şiirin Rüzgârıyla" biçiminde yansıdı. Hakikaten o, eski şiirin
rüzgârıyla yeni bir bahçede güller açılmasını hedeflemişti ve bunu da kısmen
başardı. Öyle ki klasik tarzda yazdığı şiirleri okurken şeklin eski, ama ses ve
mananın yeni olduğu hemen anlaşılıverir. O, klasik şiir ile modern zamanlar
arasında geçişi sağlamak bakımından dikkatle okunması gereken şairdir. Kendi Gök
Kubbemiz'de bize sayısız hediyeler sunarken biraz da eski şiir adına bize
müjdeler ve lezzetler sunar. Üstelik lutuflarını eski şiirin rüzgârıyla
söylediği şiirlerde daha da arttırır ve söz gelimi Kanuni çağında bir divan
şairinin dudaklarından dökülmesi muhtemel fikir ve hayalleri yeniden harmanlayıp
Cumhuriyet Türkçesi'yle söyleyiverir. Artık lezzet değişmiş, gazel yeni bir
kimlik kazanmıştır. Okuyucu, eğer istiyorsa geçmiş zamanların uzak hatıralarını,
eğer istiyorsa değişim sancıları çekmekte olan çağının hüzünlü lezzetini
hissedebilir. Mesela şu beyitteki şekil ve edanın eskiliği yanında mana ve
fikrin derinliğine bakınız:
Şeb-i yeldada uzar fecre kadar kıssa-ı aşk
Ta ki Mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler
Aşk üzerine bir sürecin uzunluğunu anlatabilmek için eski şairlerin pek cazip ve
sanatkârane mübalağalarına rastlayabilirsiniz; ama üstadın bu beyitte anlattığı
türden zarif bir hayale pek nadir rastlarsınız. Dünyanın en kadim mesleği olan
âşıklık üzerine sözün bitmeyeceğini, âşık ile maşuk arasındaki irtibatın söze ve
dile gelmeden de devam edeceğini böylesine güzel söylemenin yolunu bilen pek az
şair yaşamıştır. Der ki beyit:
"Aşk hikâyesi, yılın en uzun gecesinde anlatılsa, yine de fecre kadar uzar (da
sonuna gelinemez); çünkü Mecnun sözünü tamamlasa Leyla anlatır (Leyla'nın sözü
bitince Mecnun konuşmaya başlar)."
Divan şairi, aşkın yalnızca âşıkı ilgilendiren hikâyelerine vurgu yapar, âşıkın
hicranını, hasretini, firkatini anlatır. Oysa Yahya Kemal bir aşk hikâyesinde
maşuka da söz hakkı tanır ve tek kişilik aşkı diğer yarısıyla tamamlar. İşte bu
Divan şiirinin de düşünmediği bir hayal unsurudur. Yine sonsuzluk fikrine
dayandırdığı şu bercesteye bakalım:
Meyve-î memnû'dan tatmak günâhından beri Kârbân-ı aşk bitmez bir beyâbândan
geçer
"(Adem'in Havva'ya olan aşkı yüzünden) yasak meyveyi yeme günahını işlediği
günden bu yana âşıklar, kervan kervan olmuşlar, sonu gelmeyen bir aşk çölünü
geçeceğiz (de vuslata ereceğiz) diye durmadan yol almaktalar."
Beytin ikinci dizesinde üstad, eskilerin sihr-i helal (helal büyü; büyünün helal
olduğu tek yer; sözü sihirli kılmak) sanatını kullanır ve isterse bir Divan
şairi gibi davranabileceğini gösterir. Bu sanata göre dizedeki "bitmez"
kelimesinin önüne veya sonuna virgül getirildiğinde ayrı anlamlar çıkar ve
kendinden önceki kelime grubuyla okununca ayrı ("Kârbân-ı aşk bitmez" = aşk
kervanının sonu gelmez, âşıklar kervanı ta Hz. Ademden bu yana dizi dizi yol
almaktadır); kendinden sonraki kelime grubuyla okununca yine ayrı bir anlatım
ortaya çıkar ("bitmez bir beyâbân" = çölün sonu yoktur, aşk kervanı sonsuzluk
çölünde yol alır). Bu sihirli ifadeyi anlamak için beyti tekrar okuyunuz
lütfen!..
Not: Çanakkale'de can, ülkemize şan verenlere rahmet dileriz.
[BERCESTE]
Zaman o gül gibi gül görmemiş zaman olalı
Gülün güzelliği dillerde dâsitân olalı
Yahya Kemal
Zaman
25/03/2008