Heidegger’in ‘Hölderlin ve Şiirin Özü’ başlıklı yazısı, Heidegger
metafiziğinin temelkoyucu kavramlarıyla okunduğunda anlam kazanıyor.
Nitekim, yazıda üzerinde durulan 3. kılavuz söz, yani ‘Çok şey öğrenmiştir
insan/Göklülerden nicesini adlandırmıştır o /Biz bir söyleşi olalı / Ve
birbirimizden işitebileli’, ‘insan varlığının temeli[nin] dil [olduğunu] ve bu[nun]
da ancak söyleşi (Gespraech) ile gerçekleş[eceğini]’ kesinler.
Heidegger şöyle der: ‘Söyleşi, dilin meydana geldiği biçimlerden biri değildir,
tersine dil, yalnızca söyleşiyle özsel olandır. Dil dediğimiz zaman anladığımız
şey, yani bir grup söz ve onları birbirine bağlayan kurallar, onun yalnızca
yüzeyini oluşturur.’ Dolayısıyla söyleşiyi, dilin yüzeyinden farklı bir yapı
olarak görmek gerekiyor. Öyleyse nedir ‘söyleşi’? Heidegger, söyleşi’yi ‘bir şey
üzerine, karşılıklı, beraberce konuşma eylemi’ olarak tanımlıyor.
Peki ya ‘işitme’? Heidegger’e göre ‘işitebilme, karşılıklı konuşmanın bir sonucu
değil, tersine onun ön koşuludur.’ Şöyle der Heidegger: ‘Konuşabilme ve
işitebilme aynı kökten gelirler. Biz bir söyleşiyiz, bu da her zaman şu anlama
gelir: Biz tek bir söyleşiyiz: Söyleşinin birliği, özsel sözdeki açık olan bir
ve aynı olan [vurgu benim H.Y.] şeyin temelinde birleşip üzerinde anlaştığımız
ve böylece sahici olarak kendimiz olduğumuz yerde oluşur. Söyleşi ve onun
birliği bizim ‘Dasein’ımızı taşır.’
Heidegger yanılmıyorsam, şunu vurgulamak istiyor: Dil, ancak bir söyleşi olarak
özdendir (Ereignis); ya da şöyle: ‘das Ereignis’ dilin özsel yanıdır ve ‘özsel’
olan, ‘bir ve aynı olan’ temelinde gerçekleşir. Öyleyse sorulması gereken şudur:
‘Bir ve aynı olan’la neyi kastediyor Heidegger?
Dil’in, Fizik ve Fizik-Ötesi’nin (metafizik), ya da algılanabilir-olan’la
algılanamaz-olan’ın, ya da ‘Dünyasal (’die Erdlischen’) ile Göksel’in (’die
Himmlischen’) önsel (ya da, başlangıçtaki) birliğini temellendirmedeki işlevi,
Heidegger için büyük önem taşıyor. ‘Holzwege’de ‘tarihsel’ dil’in bu birliği
gerçekleştirdiği, dil’in varlıkları önceden biçimlendirmiş olmasıyla açıklanır.
‘Holzwege’deki şu sözler anlamlıdır: ‘Bir ormanda yürürken, daima ‘orman’
sözcüğünde de yürürüz.’ Meşe ağacı, biz ona o adı verdiğimiz için, o olmuştur
[neyse o’dur]. Dolayısıyla, bir ağacı ‘bu bir meşe ağacıdır’, diye tanımamız,
yani onun o [meşe ağacı] olduğunu bilmemiz, bu adlandırmadan ötürüdür.
Adlandırılmamış olsaydı, meşe ağacı, Heidegger gibi söylersek, ‘ifşa edilmemiş’
(’letheia’) olacak o nedenle de ‘hakikatleşmemiş’ olarak kalacaktı...
3. Kılavuz söz’ü açıklarken Heidegger’in, söyleşi’nin temeli olarak ‘bir ve aynı
olan’dan sözederken neyi kastettiğini böylece anlamak mümkün: Tarihsel dil,
Doğal-olan’la Dilsel-olan’ın birbirinden ayrılmazlığı üzerine inşa edilmiştir.
Dilsel-olan ‘bir ve aynı olduğu’ şeyden soyutlanırsa, o şey onsuz o şey değildir
artık.
Konuya Heidegger and Sartre: An Essay on Being and Place adlı kitabında zihin
açıcı yorumlar getirmiş olan Joseph P. Fell gibi söylersem, dilsel-olan’ı
soyutlarsak, geriye dilsel-olmayan hiçbir şey kalmaz: ‘Şeylerle sözcükler
arasındaki ilişki [Heidegger’e göre] şudur: Şeyler, dil’de varlık alanına
çıkarlar. (’what accounts for [...] the correspondance of words to things is
that things come into being in language’).
Öyleyse, 3. kılavuz söz’deki ‘Göklülerden nicesini adlandırmıştır o’ deyişi,
Tanrıların, adlandırıldıktan beri Dünya’da görünür oldukları anlamına gelir;
dil, bu anlamda Dünyasal-olan’la Göksel-olan’ı birleştirir. Heidegger için dil,
varlıkların ne iseler o oldukları yerdir. İnsanın konuşması ve birbirini
işitebilmesi, dil’in iletişim için araç olarak kullanılması anlamına gelmiyor
ona göre;- Varlık’ın kendisinin dilegelişi, anlamına geliyor...
Zaman
23.03.2005