Harekâtın bittiğinin haberi, cep telefonuma NTV'den geldi.
Sonra da büyük bir Enformasyon Kargaşası çıktı hani: Diğer ajanslar "Yok,
efendim olur mu hiç öyle şey! Hiç de bitmedi karamızın harekâtı" havasındaydılar
zira.
Taksiye bindim bir yere gitmek için. Haber bülteninde artık kesin olarak, lamsız
cimsiz, NTV'nin haklılığı doğrulanıyordu. Aradan iki saat geçmiş, tüm yayın
organları 'acı gerçeği' kabul etmek zorunda kalmışlardı: Şanlı Ordumuz geri
çekilmişti!
Ve fakat Şoför Kardeş bu 'acı gerçeği' bir türlü kabullenmek istemiyordu. "Nasıl
olur?" diyordu, "nasıl olur da geri çekilirler daha şimdiden?"
Şimdilerde MHP'nin ve CHP'nin dillendirdiği hissiyatlanmalar silsilesi, Taksi
Şoförü'nün ağzından daha sansürsüz/izansız/direktoman dökülüyorlardı.
İnanamıyordu!
"Amerika istedi, çıktık biz de. Ne yapacaktık ki?" dedim.
Ki, CHP ve MHP'nin her ikisi de, Amerika'nın bir nevi telkin-tehdit-buyruğuyla
(seç meşrebine göre) çekilmiş olmamızı DA kabullenemiyor, bu Bağımlılığı,
tarihimizde ilk kez Genelkurmayımız'a vahim ve ciddi bir eleştiri olarak getirip
sorguluyorlardı.
Bir Köşeci, Yaşar Büyükanıt'ın üniformasını istemediğini belirtti. Hakikaten
kendisinde kalsın, onun için/onun ölçülerine göre dikilmiş üniforma. Ama
Amerika'nın dediğini yaptığımızdan yüzde bin beş yüz emindi!
Üstelik Üniforma Ötesi celallenmelerden de imtina edemedi Paşamız: Hainlikle
suçladı, bu Amerika Bağımlılığı mevzuunu dillendirme cüretini gösterenleri. MHP
ve CHP'yi. Buyrun bakalım!
Böylece, daha önceki 24 kara harekâtımızda Irak'a, yapılmayan bir şey cereyan
ediyor: Askeriye, resmen ve âlenen, üstelik ennnn yanıbaşında durması icap eden
iki partimiz, hele hele siyasetimizin Orducu CHP'si tarafından eleştiriliyor!
Açık ve seçik.
Onların isteği gerçi, savaşın devam etmesi; daha da daha da çok çocuğumuzun
karda, kışta ölmesi: Bizimkilerin 'şehit düşmesi', onların 'etkisiz hale
getirilmesi.'
Ölsünler ki çok çok: ameliyat tamamlansın. 'İçerde parça kalmasın.'
Çocuğu savaşta olmayanların atıp tutmasının 'kolaylığına' yeni bir kanıt pek
tabii ki. El âlemin evladına acımamanın.
Ama Popstar Alaturka'da Bülent Ersoy'un feci gerçekçilikte barıştan yana
çıkışlarından, CHP ve MHP'nin Ordumuz'a 'gözünün üstünde kaşın var' deme
'cüretini' sergilemelerine, Bu Ülke'de bazı vahim değişiklikler olmaktadır.
İsterseniz steril saflığa yorumlayın BU değişimleri: Ama bunlar Hakiki
Demokrasi'nin ayak sesleridir! İşitmemek imkânsızdır.
Taksi Şoförü frene basma zaruretinden azade: "Asacaksın o Apo'yu!" buyurdu
sonra.
"Nasıl olur? MHP bile meydanlarda yağlı urgan dolaştırdı, yapamadı da," dedim.
"O MHP'nin de-" dedi.
MHP'nin milliyetçiliğinin yetmediği Kabarmış Türkler var bu topraklarda.
CHP'nin hepten kifayetsiz geldiği.
Askeriyemiz'in yeterince 'sert', yeterince 'kodu mu oturtan' çizgide
bulunmadığı/bulunamadığı 'kafalar' var. Kafataslar.
Bütün bunlara, bu kitlelere, bu kabartılmış/azdırılmış/galeyan çorbasına
çevrilmiş varlıklara rğmen geliyor bu ülkeye hafiften, yavaştan demokrasi. İşte.
Genelkurmay Başkanımız kulaklarına inanamıyor. 'Askeriyemiz neylerse şahane
eyler' partilerimizin, kurumlarını böylesine sert ve ciddi ifadelerle
eleştirmesine.
"Size NE? Üstünüze vazife mi?" klasik azar sorusuna aldığı "Biz milletin
vekilleriyiz" cevabına Baykal'dan, MHP'nin tümmm o "PKK'nın gücüne güç kattınız"
suçlamalarına filan inanamıyor. Nasıl oluyor da oluyor?
Bugün BARIŞ için; öyle kompozisyon ödevlerinin, şımarık kız şiirlerinin, hamaset
topaçlamalarının, atasözleri ve deyimler sözlüğü ezberlerinin ötesinde HAKİKİ
olarak atılabilecek çok mühim, çok temel, üstelik de alabildiğine basit, somut
adımlar var.
"Sallayamadılar Apo'yu" 'önerisinden' yola çıkarak sayın şoförümüzün, Abdullah
Öcalan'ın hapishane koşullarının düzeltilmesi 'önerisi' diyelim.
Yaşam koşullarının ıslahı, BARIŞA dair son derece mühim, somut ve basit bir
çözüm önerisidir.
Asılmasına imkân ve ihtimal olmaması Abdullah Öcalan'ın, aynı zamanda Kürt
Meselesi'nde (hâlâ da) kaçınılmaz bir kilit görevi gördüğünün, kabulüdür.
İlanıdır. Malûmun ilanıdır.
Müebbete mahkûm edilmiş birinin, diyelim TRT dışındaki radyoları da
dinleyebilmesi, hücresinde televizyonunun bulunması, dışardan(kanuni çerçeve
içinde) gelenlerle daha düzenli görüşebilmesi, bizler için ve Türkiye
Cumhuriyeti için NE fark eder?
Karizmamız mı çizilir?
Oysa BARIŞa dair çok mühim bir adım atılmış olur.
Gün, Yurdumuz Kürtleri'yle çok daha gerçekçi, çok daha eşitlikçi, çok daha
bizlere: yani Hakiki Demokrasi'ye geçmiş Türkler'e yarışır bir ilişki kurmanın
günüdür. Tam da.
En basit, en temel, en sembolik adımla NEDEN başlamayalım?
NEDEN erteleyelim?
25-30 yıllık görmezden gelme/yüzleşmeme/inkâr/yalan-dolan YETMEDİ Mİ YANİ?
Radikal
06/03/2008