1800'lü yıllarda "Tanrı'nın ölümü" ile sarsılan Batı dünyası,
1900'lerde "İnsanoğlunun Çöküşü"ne şahit olur. Siyaset dinden ayrışır;
dinî inanç, "özel tercih" meselesine dönüşür; merkezine insanlığı alan laik
siyaset felsefesi, Tanrı'yı temel alan ilâhiyat siyasetinin yerine geçer.
Ancak, laik siyaset felsefesinin de bir inanca ihtiyacı vardır; bu inanç,
insanoğlunun akla uygun hareket edebileceği, ahlâk sahibi olabilmek için uzak
bir tanrının direktiflerine ihtiyacı olmadığı inancıdır. Gelin görün ki,
yirminci yüzyıl, iki büyük dünya savaşı, atom bombası, soykırımlar, ekonomik
krizler, diktatörlükler vb. felâketlerle insanoğlunun ferasetine duyulan inancı
da sarsmayı başarır. Harvard Üniversitesi'nin sosyoloji fakültesinin Rus asıllı
kurucusu Pitirim Sorokin, (1) çağın ruhunu şu cümlelerle özetler: "Birinci Dünya
Savaşı'ndan sonra olan bitenin beni şaşkına çevirdiğini itiraf etmekten
utanmıyorum. Beklediğim, barışın tekâmülüydü, savaşın değil. Toplumun barış
içinde yeniden şekillenmesiydi, kanlı ihtilâller değil. Hümanizmaydı, kitle
katliamları değil. Arıtılmış demokrasilerdi, keyfi diktatorya değil. Bilimin
ilerlemesiydi, propagandanın ve gerçeğin yerine geçen otoriter sloganlar değil.
Her cephede ilerlemeydi, barbarlığa geri dönüş değil!" (2) Aynı yıllarda yazan
(1947) şair W.H. Auden'in(3) demesiyle, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılların
"gün-ışığı dünyası," yirminci yüzyılda "gece-karanlığı dünyasına" dönüşmüş,
"Endişe Çağı"na (Age of Anxiety) girilmiştir.
Ülkemiz entelijensiyasının gündeminde hemen hiç yer almayan "Endişe Çağı," Batı
insanının ruhsal yalnızlık çektiği, olayların kontrolundan çıktığını hissettiği
ruh hali olarak tanımlanır. Ondokuzuncu yüzyılda kendisini "yeryüzünün sahibi"
olarak gören, (1880 itibariyle dünyanın %85'inin sömürgeleştirilmiş olduğunu
hatırlayalım) bilimsel ilerlemelerle müftehir, hali vakti yerinde ben-merkezci
Avrupalısı gitmiş, onun yerini kendi dışında oluşan olayların etkisiyle
savrulduğunu hisseden, geleceğin nasıl şekilleneceğini kestiremeyen, olayları
yönlendirememekten korkan bireyler almıştır. Benzeri endişeler, milletler ve
medeniyetler söz konusu olduğunda da geçerlidir. Toplumlara yollarını
kaybettikleri, siyasi ve ekonomik geleceklerinin kendi ellerinden çıktığı, başka
birilerine tabi oldukları şeklindeki duygu yerleşirken, Batı medeniyetinin inişe
geçtiğini hatta öldüğünü iddia eden tezler belirir. Önce Hıristiyan, sonra da
sosyalizme revaç vermek suretiyle burjuva ahlâkını tepen Avrupa insanının
başvurabileceği bir değerler sistemi kalmamış gibidir. George Orwell, C. Virgil
Gheorghiu, Arthur Koestler (4) gibi Batı zihniyetinde derin izler bırakan yazar
ve düşünürler, medeniyetlerinin "25. saat"ine girdiği" şeklindeki gözlemlerini
dillendirmeye başlarlar. 25. saat dedikleri, "insanoğlunun kurtarılamayacak"
noktaya geldiği saattir.
Berlin duvarının yıkılışı, sadece Sovyet despotizminin reddini değil,
toplum-mühendisliğinden soğumayı da temsil etmektedir. İnsanlığın dünyayı
iyileştirmek yolunda yaptığı her müdahale, işlerin daha kötüye gitmesiyle
sonuçlanmış gibidir. Doğaya hakim olmak girişiminin küresel ısınma ve türlerin
yok oluşuna neden olduğu saptanmıştır. Topluma hakim olmak iştiyakı, soykırım
felâketlerini, toplama kamplarını, gulagları getirmiştir. Bütün bu
olumsuzluklar, Batı entelijensiyasında "insanoğlundan korkulması gerektiği"
şeklinde bir eğilimin yerleşmesiyle sonuçlanır. Gelinen nokta, "özgüven
kaybından müzdarip gibiyiz; insanlığın ve diğer varlıkların dünyasını
zenginleştirecek, ahlâki anlamı olan hayatlar kurma yeteneğimizi yitirmiş gibi
duruyoruz" noktasıdır.
Gelişmelerden siyaset de nasibini alır. Geçen iki yüzyıl boyunca tarafların
birbirlerine kastetmeleriyle sonuçlanan ideolojik farklılaşmaların sınırları
silinmeye, kaybolmaya yüz tutar. Toplumsal yaşamın nasıl sürdürülmesi
gerektiğine dair farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin çarpıştığı bir arena
olmaktan çıkan siyaset, varolan sistemi kimin daha iyi yönetebileceğine ilişkin
tartışmalarla kısıtlanır. Öte yandan, iktidar ve muhalefet uçlarının
yakınlaşmasıyla daralan siyasi arenanın bireylerin kendilerini ve toplumsal
birlikteliklerini tanımlamaları için birtakım başka aidiyetler aramalarına da
yol açtığı görülür. Ülkemizden bir örnek vermek gerekirse, bir zamanlar, meselâ,
MHP'li olmak, bireyin sosyal, ekonomik, dinî vb. tercihleri itibariyle kendisini
tanımlaması için yeterli olabilirken, günümüz siyasi partilerinin ideolojik
duruşları itibariyle yakınlaşmış olmaları, kişinin kendisini ifade edebilmesi
için diğer başka aidiyetler de aramasına neden olacaktır. Siyasi partilerin
çatıları altından böylece uzaklaşan aidiyet kökenli dayanışma, kültür, inanç,
etnisite gibi diğer başka birleştirici unsurlara yönelir; siyaset ve ideolojiler
yerlerini "kimlik siyaseti" olarak tanımlanan oluşuma bırakırlar.
Bireyin kim olduğunu kültür belirliyor
1960'larda ortaya çıkan "kimlik siyaseti" tanımının temel kabulü, toplulukların
belirleyici niteliklerinin, dahil oldukları ekonomik sınıflar değil, kültürleri
olduğu şeklindedir. Şöyle ki, örneğin, bir Türk sanayicisi, son tahlilde,
kendisini bir Japon ya da Belçikalı sanayici ile değil, işçi sınıfından dahi
olsalar, kendi kültüründen, geçmişini ve deneyimini paylaştığı birileriyle
tanımlayacak, öncelikle onlarla dayanışacaktır. "Modernite"nin yarattığı
sınıflandırmalarının reddi olarak değerlendirilen '60 sonrası Üçüncü Dünya
özgürlük hareketleri, insan hakları örgütleri, feminist gruplar, gay hakları
kampanyaları, vb. çıkışlar, sahici kimliklerin başkaldırısı olarak
değerlendirilir. Nitekim, geçen kırk küsur yıl zarfında, marjinal gruplaşmaların
başlattıkları hareketler büyümüş, günümüzde çok-kültürlülük olarak olumlanan
anlayışı yaygınlaştırmıştır. Günümüz Batı dünyasında sıkça rastlanan bir
argüman, ekonomik alanda revaç verilen liberalizm eğer "bireye eşit saygı
anlamına geliyorsa, farklı kültüre sahip insanların yaşam biçimlerine ve dünya
görüşlerine de saygılı olmak gerekir" şeklindedir. Böylece, başta dini inançlar
olmak üzere, kültürel tercihlere, beğenilere ve yaşam biçimlerine saygı
duyulacak ve farklılıkların kamusal alanda tanınmaları, haklarının teslim
edilmesi sağlanacaktır.
Önceki yazımda açıkladığım "Büyük Kopuş" böylece yeni bir nikâh tazeleme ile
sonuçlanırken, Batılı düşünürler, bu nikâhın, dinlerin yükselmeleri veya baskın
çıkmalarından değil, kültürlerin doğasını ve önemini teslim eden seküler
argümanların sonuçları olduğunda ısrarlıdırlar; bu bağlamda, yükselenin "iman"
olmayıp, bireysel "kimlik" arayışı olduğu vurgulanır. Dinî inançlar, toplumların
kültürel belleklerinin ayrılmaz parçaları hüviyetleriyle saygı görmelidirler;
kaldı ki, dinî inançlar, kültürlerin dışa dönük ifadeleri olmanın ötesinde
toplumsal değerlerinin de anahtarlarıdırlar.
"Ben kuşağı" dedikleri bir kavram var: "me generation." Bu kavram, ister
"radikal İslam olsun, ister karizmatik Hıristiyanlık," deniyor, geleneksel
dinlere dönüşü değil, tersine geleneksel dinlerden kopuşu anlatır çünkü, "ben
kuşağı" dine takva için değil, "kimlik ve aidiyet" saikleriyle dönmektedir. Bu
çerçevede, günümüzde din odaklı tartışmaların dinlerin muhtevalarına ilişkin
konularda olmayıp, örneğin, "Bir Hıristiyan lisesinde Yahudi öğrenci olmak ne
demektir?" ya da "İslam nasıl yaşanmalıdır?" şeklinde, bireyin kimliğini
tanımlamasına hizmeti öne çıkardığına dikkat çekiliyor. "Kimlik yapılanmasının"
harekete geçirdiği dönüşümün, Müslüman, Hıristiyan ya da Hindu, tüm dinlerde
gözlemlendiği, din merkezli hareketlerin ortak noktalarının mensubu oldukları
dinlerin ortak noktalarından çok daha fazla olduğu ifade ediliyor. Eylemcilerin
küreselleşme-karşıtlığı, çevrecilik gibi özde dünyevi/seküler konularda da
dayanışma içine girebildikleri düşünüldüğünde, Batı cenahında yükselenin "iman
değil, kimlik arayışlarının dinî kanadı" olarak mütalâa edilmesi gerektiği
şeklinde bir görüş ortaya çıkıyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, bu, Hazreti
İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna iman etmemekle birlikte, Hıristiyan kimliğine
diğer başka saiklerle sahip çıkmak gerektiğini düşünenlerin birlikteliği olarak
tezahür ediyor.
Neticeyi kelâm, siyasi, kültürel ve ulusal aidiyetlerin aşınması; geleneksel
iletişim biçimlerinin, fetva mercilerinin ve ahlâk ilkelerinin zayıflamasıyla
doğru oranda yükselen toplumsal atomizasyon, özellikle de Avrupa göçmenleri,
Afrikalı Amerikalılar, mutaassıp beyazlar gibi egemen liberal/laik kültürün
seslerini kıstığı insanların dört başı mamur kimliklere ve ahlâki duruşlara
duydukları özlemi artırıyor. Bu insanlar, özlemlerine bireysel kimliklerine
sarılmak ve dünya ile doğrudan ve birebir ilişkiler geliştirerek kavuşmaya
çalışıyorlar. Batı dünyasında neler olup bittiğini anlamak için Prof. Kenan
Malik'in şu yorumuna kulak vermekte yarar var: "Kör olduğumu sanmıyorum, umarım
deli de değilimdir ama 'Tanrı'nın ölümü' ne kadar doğru idiyse, 'dine dönüş'ün
de o kadar doğru olduğunu düşünüyorum. Bence, Tanrı, ne o zamanlar/19.yüzyılda/
ölüydü, ne de şimdi canlı. Değişen bir şey varsa, o da dinin anlamı. Bugün dinin
kucaklanıyor olmasının ne Tanrı, ne de dinbilimle ilgisi var; olan biten,
'kimlik' denilen o fevkâlâde dünyevi sorunun tezahüründen ibaret."
* * *
(1) Pitirim Aleksandroviç Sorokin, 1889-1968
(2) New York, 1941
(3) İngiliz asıllı Amerikalı, 1907-1973
(4) George Orwell'in asıl adı, Eric Arthur Blair, 1903-1950, İngiliz gazeteci ve
yazar; Constantin Virgil Gheorghiu, 1916-1992, Romanya doğumlu Fransız yazar;
Arthur Koestler, 1905-1983, Macar asıllı İngiliz yazar
Zaman
03/02/2008