
PARİS SIKINTISI / 1
Tarih: 01.01.2008 Saat: 00:37 Konu: Cogito
Kitabın tanıtımından:
Çağdaş şiirin en büyük öncülerinden biri olan Charles Baudelaire (1821
-1867), yalnızca bir ozan değildi, çağının ilerisinde bir düşünür, bir sanat
eleştirmeniydi de. Bu arada, kişiliğinin iki yönünü birleştirmek istercesine,
"dizemsiz ve uyaksız bir ezgisel düzyazı"nın olanaklarını araştırdı: Paris
Sıkıntısı'nı yazdı. Büyük ozan, "düz şiir" diye adlandırabileceğimiz elli
parçadan oluşan bu yapıtta, hem düşlediği yazınsal biçime yüzde yüz ulaşıyor,
hem de içinde yaşadığı toplumun ve büyük kentin derin ozan duyarlığında
yarattığı titreşimleri benzersiz bir ustalıkla yansıtıyor.
Baudelaire'in 1862'de tamamladığı bu yapıt, ancak ölümünden iki yıl sonra,
1869'da kitap olarak yayımlandı. Ama, o gün bugün, Fransız şiirinin köşe
taşlarından biri olan Les Fleurs du mal'le birlikte anılır.
ARSENE HOUSSAYE'E *
Sevgili dostum, size küçük bir
yapıt yolluyorum. Bu küçük yapıtın başı, sonu bulunmadığını söyleyenler biraz
haksızlık etmiş olurlar, öyle ya, bu yapıtta her şey aynı zamanda hem baş, hem
de kuyruktur tersine, art arda ve karşılıklı olarak. Bir düşünün lütfen, bu
düzen hepimize, size, bana ve okura ne güzel kolaylıklar sağlayacak.
İstediğimiz yerinden kesebiliriz, ben düşümü, siz müsveddeyi, okur da
okumasını, çünkü onun dikkafalı istemini gereksiz bir olay örgüsünün sonu
gelmez ipiyle bağlamıyorum. Bir omuru kaldırın, bu eğri büğrü düşlemin iki
parçası hiçbir çaba gerekmeden birleşiverecektir. Doğrayıp birçok parçalara
ayırın, göreceksiniz, her biri kendi başına da var olabilir. Şu kıymıkların
birkaçı hoşunuza gidecek, sizi eğlendirecek kadar canlı olacakları umuduyla,
bütün yılanı size armağan etmeyi göze alıyorum.
Küçük bir giz vereceğim size.
Aloysius Bertrand'ın ünlü Gasparda de la Nuit 'sini (sizin, benim ve birkaç
dostumuzun tanıdığı bir kitabın ünlü sayılmaya hakkı yok mudur?) belki yirminci
kez karıştırırken, buna benzer bir şey denemek, onun öylesine garipçe güzel,
eski yaşamın çiziminde uyguladığı yöntemi yeni yaşamın, daha doğrusu yeni ve
daha soyut bir yaşamın anlatılmasında uygulamak geldi aklıma.
Hırslı günlerinde, uyumu uyağı
olmadan da şiirli, ezgili olan, ruhun içti devinimlerine, imgelemin
dalgalanışlarına, bilincin çarpıntılarına uyacak kadar çevik ve çelişken bir
düzyazı mucizesini hangimiz düşlemedik?
Her şeyden önce kocaman kentlerle
haşır - neşir olmaktan, sayısız bağlantılarının rastlaşımından doğar bu
saplantı olan ülkü. Camcı'nın cırtlak bağırışını bir şarkı biçiminde vermeye, bu
bağırışın sokağın en yüksek sisleri arasından çatı katlarına kadar yolladığı
keder verici esinleri içli bir düzyazıda anlatmayı siz de denemediniz mi,
sevgili dostum?
Ama, doğrusunu söylemek gerekirse,
kıskançlığımın bana uğur getirmemiş olmasından korkuyorum. Bu çalışmaya başlar
başlamaz, yalnızca gizemli ve parlak örneğimden pek uzak kaldığımı değil yalnız,
son derece farklı bir şey (buna bir şey denilebilirse) yaptığımı da anladım.
Böyle bir olgu benden başka herkese gurur verirdi kuşkusuz, ama yapmayı
tasarladığını tam tasarladığı gibi yapmayı ozanın en büyük mutluluğu sayan bir
kimseyi ancak derinden derine yaralar.
Candan dostunuz,
CB.
* Arsene Houssaye 1862'de La
Presse'i yönetmekteydi.
I
YABANCI
Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, anam mı, babam mı, bacını mı,
yoksa kardeşini mi?
"Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim."
"Dostlarını mı?"
"Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız."
"Yurdunu mu?"
"Hangi enlemdedir, bilmem."
"Güzelliği mi?"
"Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz."
"Altını mı?"
"Siz Tanrı'ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim."
"Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?"
"Bulutları severim... işte şu...
şu geçip giden bulutları ... eşsiz bulutları!"
II
YAŞLI KADININ UMUTSUZLUĞU
Yüzü buruş buruş ihtiyarcık,
herkesin eğlendirmeye, gönlünü hoş edip sevgisini kazanmaya çalıştığı bu güzel
çocuğu görünce, içinin sevinçle dolduğunu duydu; kendisi, yani ihtiyarcık gibi
çok zayıf, gene kendisi gibi saçsız ve dişsiz olan bu güzel yaratığı.
Ona gülücükler yapmak, güler yüz
göstermek için yanına yaklaştı.
Ama çocuk dehşete düşmüştü, çökmüş
kadının okşayışları altında çırpınıyor, evi çığlıklarla çınlatıyordu.
O zaman iyi ihtiyarcık dur as ız
yalnızlığına çekildi, bir köşede ağlıyor, kendi kendine söyleniyordu: - "Ah!
bizler, biz zavallı, kocamış dişiler için hoşa gitme, arı yaratıkların hoşuna
gitme zamanı bile geçti; sevmek istediğimiz küçük çocukları korkutuyoruz."
III
SANATÇININ DUASI
Gün sonları ne kadar içe işleyici
güzün! Ah! can yakacak kadar işleyici! çünkü öyle tatlı duyular vardır ki
dalgaları yoğunluklarını önlemez; Sonsuz'un ucundan daha keskin uç da yoktur.
Bakışı göğün, denizin uçsuz
bucaksızlığına daldırmak ne büyük zevk! Yalnızlık, sessizlik, göğün eşsiz
arılığı! ufukta titreyen, küçüklüğüyle, yapayalnız kalmışlığıyla kendi çaresiz
varlığına öykünen bir küçük yelken, dalganın tekdüze türküsü, bütün bu nesneler
benimle düşünüyorlar, ya da ben onlarla düşünüyorum (çünkü ben
düşlerin enginliğinde öyle çabuk yitiyor ki!); düşünüyorlar, diyorum, ama
dilbazlığa, karşılaştırmaya, sonuçlamaya başvurmadan ezgimsi bir biçimde,
garipsi garipsi düşünüyorlar.
Gene de bu düşünceler, ister
benden çıksınlar, ister nesnelerden fırlasınlar, fazlasıyla güçleniyorlar
çabucak. Güç, hazda bir huzursuzluk, olumlu bir acı yaratır. Fazlasıyla
gerilmiş sinirlerim tiz ve sızılı titreşimlerden başka bir şey vermiyor artık.
Şimdi de göğün derinliği şaşkına
döndürüyor beni, duruluğu çileden çıkarıyor. Denizin duygusuzluğu, gözlerimin
önündeki görünümün değişmezliği ayaklandırıyor beni ... Ah! hep böyle acı mı
çekmeli, yoksa hep kaçmalı mı güzelden? Doğa, acımak bilmez sihirbaz, her zaman
üstün çıkan karşıt, bırak beni! İsteklerimi ve gururumu baştan çıkarmayı bırak
artık! Bir düellodur güzeli incelemek, sanatçı dehşetten haykırır bu düelloda,
sonra da yenik düşer.
IV
ŞAKACININ BİRİ
Yeni yılın patırtısı sarmıştı her
yanı: içinden binlerce araba geçen, oyuncaklarla, şekerlemelerle kıvılcımlar
saçan, hırslarla, umutsuzluklarla dolup taşan çamur ve kar kargaşası, bir büyük
kentin en güçlü yalnızın bile kafasını allak bullak edecek kadar zorlu
sayıklaması.
Bu kargaşalık, bu gürültü patırtı
ortasında bir eşek, var hızıyla koşuyordu, eline bir kırbaç almış bir kaba herif
canına okumaktaydı.
Eşek tam kaldırımın köşesinden
dönecekken, eldivenli, cilâlı, acımasızca kravatlı, yepyeni giysiler içinde
tutuklu bir yakışıklı bey, zavallı hayvanın önünde saygıyla eğildi, şapkasını
çıkardı: "Mutlu yıllar dilerim," dedi, sonra da bir kendini beğenmişlik içinde
kimbilir hangi arkadaşlara doğru döndü, gönencinin yerinde olduğunu söylesinler
istiyordu sanki.
Eşek bu yakışıklı şakacıyı
görmedi, görevinin kendisini çağırdığı yere doğru, var gücüyle koşmasını
sürdürdü.
Bense bu görkemli budalaya sonsuz
bir öfke duydum birden, Fransa'nın bütün ruhunu kendinde yoğunlaştırmış gibi
geldi bana.
V
İKİ KİŞİLİK ODA
Bir düşe benzeyen bir oda, gerçekten ruhsal bir oda, durgun havası
hafiften pembeyle maviye kaçan.
Pişmanlık ve arzu ile
kokulandırılmış bir tembellikte yunar burda ruh. Alacakaranlığımsı, mavimsi,
pembemsi bir şey; bir güneş tutulması sırasında bir haz düşü.
Eşyaların biçimleri uzanık,
bitkin, soluk. Eşyalar düşe dalmışlar sanki; uyur-gezer bir yaşam sürüyorlar
diyeceği gelir insanın, bitkiler, madenler gibi. Kumaşlar dilsiz bir dil
konuşuyorlar, çiçekler gibi, gökler gibi, batan güneşler gibi.
Duvarlarda hiçbir sanat pisliği
yok. Arı düşle, çözümlenmemiş izlenimle karşılaştırılınca, tanımlanmış sanat,
olumlu sanat bir küfürdür. Burada, uyumun yeterli aydınlığı, çok güzel
karanlığı var her şeyde.
İnce mi ince bir koku yüzüyor bu
havada, pek hafif bir ıslaklık karışıyor içine, ruh sıcak ser duyularıyla
ığralanıyor.
Pencerelerin önüne, yatağın önüne
muslin yağıyor bol bol, karlı çağlayanlar gibi açılıp seriliyor. Bu yatağın
üzerine Sevgili, düşlerin sultanı yatmış. Ama nasıl gelmiş buraya? Kim getirmiş?
Hangi sihirli güç yerleştirmiş onu bu düş ve şehvet tahtına? Ne çıkar! İşte
burada ya! onu tanıyorum.
İşte alevleri alacakaranlığı delip
geçen gözler, o anlaşılmaz ve korkunç gözler, tüyler ürpertici kötülüklerinden
biliyorum onları! Kendilerini seyre dalan düşüncesizin bakışını çekiyor,
egemenliği altına alıyor, yutuyorlar. Onları, merakı da, hayranlığı da buyruk
altında tutan o kara yıldızları -sık sık incelemişimdir.
Böyle gizemle, sessizlikle,
huzurla, hoş kokularla kuşatılmamı hangi iyiliksever cine borçluyum? Ey göksel
mutluluk! şimdi tanıdığım, dakikası dakikasına, saniyesi saniyesine tadını
çıkardığım yüce yaşamla genel olarak yaşam diye adlandırdığımız şeyin hiçbir
ortak yanı yok, en mutlu yayılışında bile.
Hayır! dakikalar yok artık,
saniyeler yok! Zaman silindi: Durasızlık egemen her şeye, bir hazlar durasızlığı!
Ama korkunç, ağır bir vuruş
çınladı kapıda, tıpkı cehennemsi düşlerdeki gibi, mideme bir kazma indi sanki.
Sonra bir Hayalet girdi içeri. Bir
yasa adamı, yasa adına işkence edecek bana; aşağılık bir kapatma yoksulluğuyla
başımı şişirmeye, yaşamının bayağılıklarını yaşamımın acılarına eklemeye gelmiş;
ya da gazete müdürünün adamı, yazının gerisini isteyecek.
Cennetsi oda, sevgili, düşlerin
sultanı, büyük René'nin deyimiyle Sylphide, bütün bu büyü,
Hayaletin sert vuruşuyla silindi.
Korkunç! anımsıyorum! anımsıyorum!
Evet! bu izbe, bu bitmez sıkıntının otağı, benimkinden başkası değil. İşte,
saçma, tozlu, kırık-dökük eşyalar; tükürüklerle kirlenmiş, alevsiz, korsuz
şömine; tozlarına yağmur çizgiler çizmiş, hüzünlü pencereler; yazılar, çizikler
içinde, kalemin uğursuz tarihler çiziktirdiği bitmemiş defter!
O bir başka dünya kokusunun,
eksiklerden, kusurlardan arınmış bir duyarlık içinde beni sarhoş eden kokunun
yerini, çok yazık! bilmem hangi mide bulandırıcı kütle karışmış, pis bir tütün
kokusu aldı.
Bu dar, ama ağzına kadar
tiksintiyle dolmuş dünyada, yalnız bir nesne gülümsüyor bana; Laudanum şişesi;
eski ve korkunç bir dost; bütün dostlar gibi, ne yazık! okşayışı da,
zalimlikleri de pek çok.
Ya! evet! Zaman yeniden belirdi;
Zaman hükümdar, Zaman hüküm sürüyor şimdi, çirkin ihtiyarla birlikte bütün o
şeytansı topluluğu geri döndü: Anılar, Pişmanlıklar, İspazmozlar, Bunaltılar,
Karabasanlar, Öfkeler, Bunalımlar.
İnanın bana, Saniyeler güçle,
görkemle belirdiler şimdi, saatten fışkırdıkça: - "Ben Yaşamım, katlanılmaz,
amansız Yaşamım!" diyor her biri.
İnsan yaşamında bir müjde veren,
herkeste anlatılmaz bir korku uyandıran müjdeyi veren bir tek
Saniye vardır.
Evet! Zaman hüküm sürüyor; gene
başladı zorba yönetimine. Sanki öküzmüşüm gibi sopasının iğnesiyle itiyor
beni: - "Deh, deh, be, eşşek! Terle bakalım, tutsak! Yaşa bakalım,
cehennemlik!"
Çev: Tahsin Yücel
Adam Yayınları / 1984 / 2. Basım
Bölümler:
PARİS SIKINTISI / 1
PARİS SIKINTISI / 2
PARİS SIKINTISI / 3
PARİS SIKINTISI / 4
|