Antonio Munoz Molina - Sefarad
Yolculuğa çıkanların, uzaklardan gelip uzaklara gidenlerin anlatacakları
vardır.
Yolculuklarda yolculuk hikâyeleri anlatılır ve dinlenir. Bir yolculuk
bir başka yolculuğu çağrıştırmış, mekânlar hafızaları tetiklemiştir. Tren bir
istasyonda durduğunda, hafıza mekânda somutlaşacaktır; artık o istasyon ve o
kent etrafında örülmüş anılardır peronlara boşalan. Hafıza yolcuyu coğrafyaya
sabitleştirmiştir:
"Edebiyatta, bir yolculuk sırasında, yolda tesadüfi bir karşılaşmada, bir kamp
ateşinin etrafında, bir tren vagonunda anlatılmış gibi gösterilen pek çok anlatı
vardır. Tolstoy'un Kreutszer Sonatı'nda anlattığı hikâyeyi, bir adam ötekine bir
trende anlatır. ...
* * *
Bütün bu insanların hayatlarını tren yolculukları birleştiriyor.
Belgelerden derlediği yaşanmışlıkları kurmacanın ve anlatının imkânlarıyla
zenginleştirerek unutulanları hatırlayan bir bellek yaratmış Munoz
1956 yılında İspanya'da doğan, sanat tarihi öğrenimi gören, daha ilk romanı Ne
Mutlu (1986) ile ünlenen Antonio Munoz Molina, ülkesinde ve uluslararsı alanda
çok sayıda edebiyat ödülüne değer görülmüş bir yazar. İspanyol Dili Kraliyet
Akademisi üyeliğine seçilen ve çağdaş İspanyol edebiyatının en önemlileri
arasında sayılan Munoz'u Türkçede Ne Mutlu, Lizbon'da Kış ve Güzel Karanlık
romanlarıyla tanıyoruz. Romanlarında İspanya'nın siyasi ve toplumsal hayatına
yer verirken, bu hayatın tarihsel geri planına da göndermeler yapan Munoz,
bireysel ve toplumsal hafızanın dinamikleriyle edebiyatı birleştiren bir yazar.
Dilimize yeni çevrilen Sefarad, söz konusu birlikteliğin kusursuz bir örneği.
Adın anlaşılacağı üzere, Sefarad, yerinden yurdun edilmeye, sürgün edilmeye ve
dolayısıyla insani trajedilere dair bir roman. İspanya İç Savaşı'yla başlayan,
Nazi zülmüyle devam edip reel sosyalizmin yüz kızartıcı uygulamalarına uzanan
Sefarad'ın özetlenecek bir hikâyesi yok; ama her keresinde insani acılarla
somutlanan yolculuk ve sürgünlük temasıyla birbirini kesen ve geniş bir
coğrafyayı kucaklayan pek çok hikâyesi var. Hal böyle olunca belirli bir
anlatıcıdan, öne çıkan kişi ve kahramanlardan, doğrusal bir zaman akışından da
söz edemiyoruz. Şöyle toparlayalım: Sefarad, gerçekten yaşamış ve ünlü
şahsiyetlerin yanı sıra savaşın kendisinden kopardığı babasını boşuna bekleyen
bir kadının, Maginalı basit bir kunduracının, aşk delisi bir rahibenin, Arjantin
zindanlarından sağ kurtulan bir genç kadının ve daha nice ünlü ünsüz insanın
dramı üzerine kurulu, baştan sona ya da sondan başa okunabilir bir roman. Bütün
bu insanların hayatlarını -ağırlıklı olarak- tren yolculukları birleştiriyor.
Belgelerden, tanıklıklardan, edebiyat metinlerinden derlediği yaşanmışlıkları
kurmacanın ve anlatının imkânlarıyla zenginleştirerek unutulanları hatırlayan
bir bellek yaratmış Munoz. Kurgunu verdiği okuma serbestliğiyle ve bellekten
belleğe aktarılan hikâyeler koleksiyonu niteliğiyle Sefarad, "bilincin bir
Decameron'u ya da sürgünlüğün Binbir Gece'si."
Yolculuğa çıkanların, uzaklardan gelip uzaklara gidenlerin anlatacakları
vardır. Yolculuklarda yolculuk hikâyeleri anlatılır ve dinlenir. Bir yolculuk
bir başka yolculuğu çağrıştırmış, mekânlar hafızaları tetiklemiştir. Tren bir
istasyonda durduğunda, hafıza mekânda somutlaşacaktır; artık o istasyon ve o
kent etrafında örülmüş anılardır peronlara boşalan. Hafıza yolcuyu coğrafyaya
sabitleştirmiştir:
"Edebiyatta, bir yolculuk sırasında, yolda tesadüfi bir karşılaşmada, bir kamp
ateşinin etrafında, bir tren vagonunda anlatılmış gibi gösterilen pek çok anlatı
vardır. Tolstoy'un Kreutszer Sonatı'nda anlattığı hikâyeyi, bir adam ötekine bir
trende anlatır. Karanlığın Yüreğinde bir gemici, Marlow, bir mavnada Thames'i
geçerken Kongo Nehri'nde bilinmezliğe doğru yaptığı bir yolculuğu nakleder ve
gece sisin ardında Londra ışıklarının henüz uzaktaki pırıltısını görünce Afrika
nehrinin kıyısında gördüğü büyük ateşleri hatırlar ve çok daha eski ateşleri,
iki bin yıl önce Thames'e ilk kez giren Romalı gemicilerin görmüş olabilecekleri
ateşi hayal eder. Primo Levi, kendisini Auschwitz'e götüren trende, yıllar
öncesinden tanıdığı bir kadınla karşılaştı; yolculuk boyunca birbirlerine,
yaşayanların anlatamayacağı, ancak ölümün öbür yakasında bulunanların yüksek
sesle söylemeye cesaret edebilecekleri şeyleri anlattıklarını söylüyordu."
İşte bu fikriyattan hareketle kurgulamış romanını Munoz. Yolculuğa çıkanların
bizzat yaşadıkları ya da dinledikleri ya da okudukları yolculuk hikâyeleriyle
dolaştırıyor okuyucusunu. Artık susmuş olanların seslerinin yankısını, eskileri
kuşatmış olan havanın bize değip geçen soluğunu yolculuk hikâyeleriyle
hissettiriyor. Pek çok kişinin yaşadığı sürgünlük deneyimlerini, cehennem
yolculuklarını anlatırken, romanda adı geçenlerin mesela Willi Münzenberg'in,
Milena Jesenska'nın, Franz Kafka'nın, Margarete Buber-Neumann'ın, Primo Levi,
Amaya Ibárruri'nin, Niceto Alcalá Zamora'nın ve diğerlerinin- hikâyelerini kendi
hikâyesi haline getirmektense, hikâyeleri sahiplerine bırakmış. Savaşa değil,
savaşın bireyler üzerinde yarattığı etkilere çevirmiş yüzünü. Göstermek istediği
"kaderin büyük insanları yere yapıştırdığı hareketlerin muazzamlığı değil."
Tersine, o muazzam devinim içindeki 'basit' parçalarla, insanların o devinim
esnasındaki duygu ve düşünce halleriyle -nasıl davrandıklarıyla, verdikleri
tepkilerle, jestleri ve mimikleriyle- ilgileniyor. Ve bütün bu travmatik
süreçlerde insanı insan yapan değerleri soruşturuyor.
Geçmiş ve gelecek arasında
Tarihi anlatılara büyük ciddiyet ve doğruluk atfedenler, geçmişte ne varsa hiç
eksiksiz ve aynen olduğu gibi kaydedildiğine inanırlar. Bu öylesine eksiksiz bir
kayıttır ki, bir çağı yeniden yaşamak için o kayıtlar dışındakilere, tarihin
sonraki akışı hakkındaki bilgiye hiç gerek yoktur... İşin doğrusu, hem bu denli
kapsayıcı, eksiksiz kayıtlara sahip değiliz hem de bu kayıtlar olayların
insanlar üzerinde bıraktığı izlerden bahis açmıyorlar. Klasik tarihçilerin
yaptığı geçmişte yaşanmışlıkları önem sırasına koymak; kimisini tarihsel olarak
kaydederken kimisini tarih dışı bırakmak. Böyle bir anlayışla tarih dışı
bırakılan, aslında insanın ta kendisidir. Resmi tarih anlatılarında yegane
'insani' duygu cesaret ve kahramanlık haline gelmiş, savaşın ve şiddetin
insanların ve toplumların bilincinde/bilinçaltında yarattığı travmalar kayda
değer bulunmamıştır. Oysa onlar da olgular kadar insanlık tarihine aittirler.
Üstelik bugüne en çok etki eden geçmişin bu türden travmalarıdır; bireylerin ve
toplumların travma sonrası davranış bozuklukları, uyum sorunlarıdır. Ve tarihte
görülmemiş boyutlarda şiddet ve yıkıma sahne olan 20. yüzyıl toplumu böylesi
davranış bozuklukları ve uyum sorunlarıyla malüldür.
Bu eksiklikleri romanların gidermesi, romana tarih, romancıya tarihçi rolü
biçilmesi beklenemez. Zaten 'estetik yaşantı kötülüğün aşısı değildir'. Bu tür
travmaların bir daha yaşanmaması için politik mücadele gerekir. Munoz'un da
vurguladığı gibi, "kötülüğün tek aşısı politik bilinçtir, politik bilinç
edinmektir." Elbette edebiyatın elinin kolunun bağlı olduğunu söylemiyorum.
Sonuçta her roman dünyaya karşı bir tavrı barındırdığı için politik bilince
olumlu ya da olumsuz bir katkı yapar. Nitekim Sefarad'ın hikâyeleri gerçekliğin
politik terimlerle aktarılmaya elverişsiz yanlarının anlatısı olarak böyle
olumlu bir katkıyı barındırıyorlar.
Sefarad, geçmişe bir tarihçi titizliğiyle yaklaşmasına rağmen geçmişin uçucu
imgesini yakalayamayan tarihi romanlardan farklı. Yazar tarihi olayların doğru
bir sunumunu yapmakla ilgilenmemiş. Ama, geçmişten gelip bugünü de işgal eden
bir zihniyeti felaketler eşliğinde sergilerken, olguların doğrusundan çok daha
genel bir anlama sahip olan bir doğruyu arıyor. Tikelde tümeli, bireyde toplumu
sezdirecek hem politik bilince sahip Munoz, hem romancı diline...
Evet, geçmişin saldırgan, buyrukçu, 'öteki'ne düşman, inandığı yüce değerler
için insan hayatlarını hiçe sayan zihniyeti bugün hâlâ ayakta. Yakıp yıkmaya,
yok etmeye, sürgün etmeye her zamankinden daha iştahlı. Düşmanlıkları besleyen
geçmişin travmaları bu iştahı daha da kabartırken bizler geçmişe travmalarla
değil sadece olgularla yakınsamaya çalıştığımız ölçüde geçmişi unutuyoruz; Çünkü
geçmişin acıları ve anıları çok uzaklarda kaldı, keskinlikleri törpülendi,
detayları atlandı, isimler silindi, zamanlar ve mekanlar birbirine karıştı.
Kayıtlara geçmiş bilgiler ve ideolojik tercihler duyguların üzerini kapattı.
Neyse ki akıntıya kaşı duranlar, geçmişin bu alt üst edilmiş halinin içinden
gerçeklik imgesini çıkarmaya çalışanlar da var. Hatırlama kültürü yaratmak
konusunda iyi edebiyatın rolü önemli. Sefarad'da Munoz'un pek çok acı
deneyiminden ve geçmişin asla ölü olmadığı fikriyatından yola çıkarak yakaladığı
geçmiş imgesi, bugün içinde bulunduğumuz karanlık tabloyu aydınlama ihtiyacından
doğuyor.
"Okur ile tarih, kurmaca ile gerçeklik arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine
düşünmek, aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi oluşturabilir"
demişti Umberto Eco. Gerçekten de çoğumuz farkında olmadan ihtiyaç duyduğumuz bu
tutarlığı sağlamak adına hayatımızı bir anlatı haline getirir, anılarımızı
eklenmiş, çıkarılmış ya da unutulmuş hikâyelere dökeriz. Suna Kılıç'ın güzel
çevirisiyle, edebiyat tadı alarak okuyacağınız Sefarad, böyle bir dinamiği
yansıtan yolculuk hikâyeleriyle "öğrenmediğimizi, unutmakta ısrar ettiğimizi,
dehşete karşı aşılı olmadığımızı, canavarın bize pusu kurduğunu saptıyor." Bir
kez daha hatırlatmakta yarar var; Sefarad, arkeolojik ya da tarihi bir kitap
değil, çünkü sözü edilenler geçmişe ait şeyler değil, şimdiye ait şeyler."
SEFARAD
Antonio Munoz Molina, Çeviren: Suna Kılıç, Kanat Kitap, 2007, 419 sayfa
Radikal Kitap
28/12/2007