“Faşistin okuyup yazmışına, sağdan gelip sola göz kırpanına ulusalcı denir.
Birkaç ulusalcı, halkı bayraklarla sokağa dökerken ben manikür yaptırıp oturacak
mıydım yani?” Sevmekten ziyade nefretin daha sahici olduğunu ve tüm dünyayı
kucaklayan modern hümanistlerin sevgisine inanmadığını ifade eden yazar, “Ben
insanları severken onların tozunu alıyorum.”
* * *
Yılgın Türkler kitabının ardından iki yıl sonra ‘Seviyordum Söyleyemedim’
kitabıyla Türklerin hallerini kaleme alan yeraltı yazarı Bülent Akyürek,
baltasını topraktan çıkardı. Özgün üslubu, yaşayışı ve sert tavırları ile dikkat
çeken Akyürek, bu kitaptan dolayı kendisine kızacak ulusalcılara şu cevabı
veriyor:
“Faşistin okuyup yazmışına, sağdan gelip sola göz kırpanına ulusalcı denir.
Birkaç ulusalcı, halkı bayraklarla sokağa dökerken ben manikür yaptırıp oturacak
mıydım yani?” Sevmekten ziyade nefretin daha sahici olduğunu ve tüm dünyayı
kucaklayan modern hümanistlerin sevgisine inanmadığını ifade eden yazar, “Ben
insanları severken onların tozunu alıyorum.” diyor. Gürültüye dayanamayan ve on
beş yıldır kulağında tıkaçlarla yaşayan Akyürek, tıraş olamıyor ve
protezlerinden dolayı ağustos ayında bile üşüyor. Akyürek, 44 kilo!
“Seviyordum Söyleyemedim” kitabı yine “Yılgın Türkler”in halleri üzerine
ironik değiniler içeriyor. Kitabın ismi nereden çıktı? Sevdiğimizi
söyleyebilseydik ne değişirdi?
Geçen yıl uzaktan âşık olduğu kıza sevdiğini söyleyemediği için tecavüz eden bir
adam haberlere çıktı. Anadolu insanının psiko-ayrıntılarını en çok yazan bir
adam olarak bilimsel bir hayretle koltuğumdan fırlayıp, “Daha yazılacak çok
kitap var.” dedim. Çünkü akademisyenler, yarı aydınlar “erkek toplum, feodal
toplum” konuşmaları yaparken, ben erkeklerimizdeki reddedilme korkusunu
haberlerde çözmüştüm. Eğer sevgimizi de nefretimizi de ilan edebilirsek daha
barışık bir toplum olacağız galiba. En azından akşam haberlerinde
görünmeyeceğiz!
Hem sevmekten bahsediyorsun hem de ismi Sapan olan bir yayınevinden eli
baltalı kitap çıkarıyorsun. Bir yeraltı yazarı olarak iki yıl sonra savaş
baltanı kendinle birlikte topraktan çıkarmanın âlemi ne?
Sevmekten bahsetmiyorum. Sevmek, başka bir vücutta kendine dokunmaktır. Nefret
daha sahicidir ve nefret aşıldığında tasavvufi bir yol almış olursunuz ama sevgi
aşılınca yelkenleriniz nefret ülkesine açılır. Sevginin en basiti tüm insanlığı
kucaklayandır. Tüm insanları kucaklayan modern hümanistlere bakın, çoğunun
dindar olmadığını göreceksiniz. Oysa, Allah aşkı dünyaya karşı körlüktür.
Gözlerini dört açmış bu adamların sevgisine inanmıyorum. Ayı, yavrusunu severken
öldürürmüş. Benimki galiba buna benziyor. Severken tozunu alıyorum onların!
Tarih boyunca tüm dünyada sömürmediği bir avuç toprak bırakmayan Batı, bizlere
her gün barbar demekten çekinmiyor. Kendimizi garantiye almak ve saldırganları
caydırmak için elimizde baltayla yürürüz. Batı korktuğu milletlere sanatı;
müziği, baleyi, spor kardeşliğini, kibar mitingleri, sosyete demokrasisini
pompaladı. Bir erkek olarak kendi adıma konuşuyorum; iki silah markası bilmem
ama size yirmi tane deterjan markası sayabilirim! Kapaktaki sembolik balta
şiddet içersin diye değil, psikolojik anlamda moral toplayalım diye kullanıldı.
Elbette; bulaşık yıkayıp cam silmekten, patates soymaktan, eve bebek bezi
taşımaktan yorgun düşmüş bu fani, ziyadesiyle şiddete karşıdır! Elin baltalıysa,
koruduğun bir şeyler vardır demek ki! Birkaç ulusalcı, halkı bayraklarla sokağa
dökerken ben manikür yaptırıp oturacak mıydım yani?
‘Alıngan Türkler’ eline balta alıp seni kovalamaya kalkışmasın sakın? Bu
arada kaçarken ulusalcıların kucağına düşmeyesin?
Faşistin okuyup yazmışına, sağdan gelip sola göz kırpanına ulusalcı diyorlar.
Tonlarca menfaatin kucağına oturmuş bu adamların kendi kucakları kaldı mı ki ben
oraya düşeyim?
Neden “Çılgın Türk” olmak yerine “Yılgın Türk” olmayı yeğliyorsun?
Yüzyıllardır kaybediyoruz. Sokaklarımızdaki bir çukur beş yılda kapatılmıyor, on
dört kişilik dolmuşa 45 kişi biniyoruz. Uzayı fotoğraflardan görüyoruz.
Üniversitelerimiz Anıtkabir yürüyüşleri yapmaktan bilime fırsat bulamıyor.
Fırsat bulunca da fasulye deneyi yaptırıyorlar. Ezber cümlelerden, ara
gazlardan, sloganlardan bıktım. Onlara itiraz ediyor ve kitaplar yazıyorum. On
yedi yaşımdan beri 24 kitap yazmışım. Bana yılgın denir mi?
Çalışkanlık Türklerin karakteri değil mi? Tembellik hakkı için neler
diyeceksin?
“Türk, övün, çalış, güven.” sıralamasına bakılırsa övünmekle işe başlıyoruz.
Tarım denince buğday, ağaç denince aklımıza kavak geliyor. Buğday en zahmetsiz
tarım ürünüdür, kavak da tembel ağacıdır. Kimse kalkıp ‘ceviz dikeyim, böğürtlen
toplayayım’ demiyor. Türkiye’de kalın kitaplar satmaz. Hareketsizlikten
kadınlarımızın basen, erkeklerimizin göbek sorunu vardır. Namazların farzları
kılınır sünnetlerinden kaçılır... Üç günlük dünyada misafir olduğumuz için “Niye
çalışalım ki?” diye düşünüyor olabiliriz? Ayrıca “Tembellik Hakkı” kitabını
Marks’ın damadı yazmıştır. Marks gibi bir kayınpederimiz olsaydı biz de
tembellik hakkımızı kullanmak için can atardık.
Seni, Thomas Bernhard ya da Proust gibi hayattan izole eden gerekçeler ne?
Çok okuyan ve yazan biri olduğunuz zaman estetik duyum ve görüşleriniz
gelişiyor. Bir nevi toplumsal ve çevresel bunaltı yani. Romancı kişiliğimden
dolayı düzensizlikler gözümü bozuyor. Çay içtiğim bir kahvede bile herkesi
düzeltmek, biçim vermek istiyorum. Türkiye gibi bir ülkede kompozisyon
istiyorum. Bir de gürültü hastalığım var. On beş yıldır kulak tıkaçlarıyla
yaşıyorum. Ayrıca protezlerimden dolayı ağustos ayında bile üşüyorum. Dünyaya
geldim geleli zindandayım.
Gürültü hastalığın varsa neden bu kadar ses çıkaran kitaplar yazıyorsun?
Beynimin içinde bir cehennem kaynıyor. Ben o cehennemden çıkıp dostlarımla
piknik yapamıyorum. Tıraş olamıyorum. Gittiğim en son sinema filmi Stallone’nin
“İlk Kan”ıdır. Kafamdaki müzikten isyan dolu kitaplar çıkıyor. Kitaplarımın
gürültüsü; sokak ortasında yapılan düğünlerden iyi değil mi sence?
Batı’ya karşı bu kadar güvensiz ve nefret içinde olma bilincinin çıkış
noktası nedir?
11 Eylül olayları bende yıkım yarattı. Doğu-Batı, Müslüman-Laik Müslüman gibi
şeylerin ayrımına vardım. “Artık evde oturup kadın gibi roman yazmayacağım”
dedim. Modern dünyaya roman kahramanlarımın arkasına sığınarak değil, bizzat
kendi ağzım ve anadilimle küfretmeliydim. Yıllarca evde oturup kadın gibi roman
yazarken, komşularımızla güne katılıyordum. Halen on beşe yakın çeyrek altın
alacağım var ama helal ediyorum!
Kadınlarla aran iyi değil, haklarında kitaplar yazıyorsun. Onlarla alıp
veremediğin ne?
Onlar olmasaydı, erkekler okeyi icat edip oturacaklardı. Ne teknoloji, ne sanat,
ne de kapitalizm olacaktı. Jileti onlara güzel görünmek, tekerleği onları
istediği yere bir an önce götürebilmek için icat ettik. Tüm icatları, kadınlar
boş boş otursunlar diye erkekler yapıyor! İlim, bilim, teknoloji, icat,
kadınlara ulaşabilme çabasıdır. Hele de şiir yok mu? Şiirler kadınlara ulaşmak
isteyen erkeklerin yalvarışları gibi... Şiir, yalvarmanın dili değilse niçin eli
yüzü düzgün bir kadın şair yok? Demek ki onlar yalvarmadan erkekler paspas
oluyor!
Kitapların çok satarken birden ocakçılık yapmaya, pet şişe toplamaya
başladın. Yazının gücüne dair inancını zaman zaman kaybettiğin sonucunu mu
çıkarmalıyım buradan?
Yazının gücüne inansaydım baltayı çıkarmazdım. Baltayla ağaç kesmeden kağıt
yapamaz ve yazı yazamazsın. Yazar, yazıya inanan cahil adamdır. Söz avamın
cehalet dolu bilgeliğidir. “Cennet, kılıçların gölgesi altındadır.” diyor
Efendimiz. Bir güzellik korunacaksa elimizin altında balta olmalı. Bağımsız bir
yazar olabilmek için büyük diyet ödedim. Açlık sınırında yaşadım. Bu dönemlerde
yazı yazmayı hep bırakırım; çünkü ihtiyaçlardan dolayı dillerim dolaşabilir
diye. O yüzden erkek gibi çalışmaya başlarım. Kitaplarımın çok sattığı
dönemlerde de şımarıp kendimi kaybetmemek için garip işlerde çalışırım. Bütün
vücudu protez, hastalıklı, 44 kilo bir adam olmasaydım kitap yazmazdım. Biraz
daha konuşursak Freud haklı çıkacak!
On bin kitap okumuş biri olarak, yine on bin kitap okuduğunu söyleyen Nihat
Genç ile polemik yaşadın. Çok okuyan iki insanın geldiği son noktanın burası
olması tuhaf değil mi?
Onunla on üç yıl konuşmuyorduk. Son dönem yaptığı televizyon konuşmalarına
dayanamadım ve kendisine 8sutun sitesinden mektup yazdım. Cevap vermek yerine
sitedeki yazıyı kaldırtmış. Türkiye’nin fikir özgürlüğü savaşçısı diye lanse
edilen bu yazar, kendisi hakkında yazılmış bir yazıdan dolayı krizlere girdi.
Nihat Genç’in şu sözünü eleştiriyorum: “Müslüman’ım; ama dinci değilim.”
Müslüman ne demektir: İslam dinine inanan, bağlanan. Genç, diyor ki: “Erbakan
Hoca olsaydı şimdi Fetih sureleri okuyarak Erbil’e girip cuma namazı
kılardık...” Şimdi soruyorum: Kendisi Ankara’da cuma namazı kılıyor mu ki
Erbil’de cumaya özlem duyuyor? Eğer beni susturmaya devam ederse kendisiyle
ilgili bir kitap yazacağım. Ben yapayalnız bir adamım, sadece Rabb’ime güvenerek
yazıyorum.
Kapitalizmle nasıl baş ediyorsun peki?
Nadir yemek yerim. Bir gün olsun canım bir şey istemedi. Giyim kuşam sevmem.
Teknolojiyi takip etmem. Çayım ve sigaram dışında lüksüm yok. Bir köpeğin
giderinin yarısına yaşıyorum. Üç yıl önce çim yiyebilir miyim diye denemeler
yaptım. Çok şükür zorda kalınca yeniliyormuş. Çim yemeyi başaracağımıza
inandığımız an kapitalizm kaybedecek!
* * *
‘Tuvaletlerde bile kafamızı dinleyemez olduk’
“Türk’ün aklı tuvalette gelir.” diyorsun. Sen de bu kadar mevzuyu orada mı
düşündün?
Ben, deyim ve sloganlara cevap olarak makaleler yazıyorum. Tuvaletler gürültülü
Türkiye’de kafamızı dinleyebildiğimiz tek yer ama cep telefonları çıktı çıkalı
orada da kafa dinleyemez olduk!
Türkler neden hesap ederken parayı masanın altında sayıp garsona uzatır?
Paramız çoksa az, az ise çok olduğunu ima edebilmek için!
Televizyon kumandasını niçin poşetle kaplarız?
Kumanda, bizimle televizyon arasında aracıdır. Biz kullandığımız maşada parmak
izi bırakmak istemeyiz!
Paspasları temizlemek için neden caddenin ortasına atarız?
Turistler kafayı yesin diye!
Bir turiste dilini bilmediğimiz halde niçin bağırarak anlatırız?
Çok uzak ülkeden geldiği için bizi duymayabilir diye!
Dünya Türklerin eline geçse ne olur?
İnsanlık, uzayda cirit atıyor. Bu gidişle dünya bize kalacak zaten.
H.SALİH ZENGİN
Zaman Pazar
Sayı: 53
02/12/2007