Doğa üzerinde kendi düzenini uygarlık adı altında kurmuş olan insan, var oluşu
itibariyle kurmacası ile mükemmel bir uyum gösteremez; içgüdülerini bastırması
gerekir. Ortak ve bağımlı yaşamı sürdürmek adına, “her birey varlığının bir
kısmından vazgeçmiştir.”1 Bu vazgeçiş ve bastırma, kaynağını otoriteye ve
üstbene karşı duyulan korkudan alan suçluluk duygusu, vicdan azabı ve pişmanlık
olarak bilince geri döner. Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında Freud, uygarlığın
ilerlemesinin bedelinin, suçluluk duygusunun artması nedeniyle mutluluğun
azalması olduğunu tespit eder.
Uygarlığın vitrini ve zirvesi olagelen şehirlerde ikamet eden metropol insanı
ise, uygarlığın beklentileri ile insan var oluşu arasındaki farkın en uç
noktasını deneyimler.
* * *
YOLA ÇIKMAK! YİTİRMEK ÜLKELERİ*
Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!
Bir başkası olmak süresiz,
Yalnız görmek için yaşamaktır
Köksüz bir ruhu olmak!
Kimseye ait olmamak, kendime bile!
Durmadan gitmek, sonu olmayan
Bir yokluğun peşinde
Ve ona ulaşma isteği içinde!
Böyle yola çıkmaktır yolculuk.
Ama ben açık bir yol düşünden öte,
Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
Gerisi sadece gök ve toprak.
Doğa üzerinde kendi düzenini uygarlık adı altında kurmuş olan insan, var oluşu
itibariyle kurmacası ile mükemmel bir uyum gösteremez; içgüdülerini bastırması
gerekir. Ortak ve bağımlı yaşamı sürdürmek adına, “her birey varlığının bir
kısmından vazgeçmiştir.”1 Bu vazgeçiş ve bastırma, kaynağını otoriteye ve
üstbene karşı duyulan korkudan alan suçluluk duygusu, vicdan azabı ve pişmanlık
olarak bilince geri döner. Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında Freud, uygarlığın
ilerlemesinin bedelinin, suçluluk duygusunun artması nedeniyle mutluluğun
azalması olduğunu tespit eder.
Uygarlığın vitrini ve zirvesi olagelen şehirlerde ikamet eden metropol insanı
ise, uygarlığın beklentileri ile insan var oluşu arasındaki farkın en uç
noktasını deneyimler.
Simmel’in dediği gibi, insan farklılıkları kaydeden bir varlıktır ve bu yüzden
şehir, barındırdığı sayısız ve kesintisiz uyarıcılarla, zihinsel olarak meydan
okuyucudur.2 Şehir sakininin çabuk uyarılan sinirleri, öylesine uzun bir süre
boyunca bütün güçleriyle tepki vermeye zorlanmıştır ki, artık bıkkındır.
Her şey aynı grilikte, her şey aynı donukluktadır.3 Böylece metropolde insan
kayıtsızlaşır. Zihinsel yoğunluk, metropol insanının ruhsal temelini oluşturur.
Renkli reklam panolarının büyüsü bir kez bozuldu mu, geriye dönüş yoktur, onlara
bakıldığında görülen tek şey bunaltıdır. Sanki hayat biçimlerinin hepsi
paketlenmiş ve olmak istediğimiz kişiye on taksit uzaktayızdır. Bu yıpratıcı
deneyimin ruhsal tasvirleri ve tanıları (teşhisleri) çok da iç açıcı değildir:
melankoli, nevrasteni, attitude blaisé, spleen, anxiété, nevroz, stres,
depresyon… Bu tanımlar aynı zamanda modernitenin metropollerindeki huzursuzluğun
sürekliliğine işaret eder. Modernitede insan artık, kafatasına kara bir bayrak
çekmek isteyen acımasız, despotik sıkıntıyla, nemli bir hücrede baş başadır.
Peki, huzursuz şehir sakinini yazar kılan nedir? En iyi tahmin, gelişkin
sezgileri olabilir. Sezgi, uygarlıkta yanımızda barındırabildiğimiz sayılı
içgüdülerdendir, sorgulayan zihnin keskin uyarıcısıdır. Huzursuzun içine, peşini
gece gündüz bırakmayan, bir sorun sinmiştir; sorunsala çevirip onu kovalar. Ama
sezgi yalnız değildir, hemen bir kenara kaydedelim; “Merak, onun dehasının ana
kaynağıdır.”4 Yeniye duyulan çocukça, tutku dolu ve karşı konulmaz merakla,
yetişkin çözümleyici zihnin ve kendini ifade etme gücünün birleşmesidir deha.
Baudelaire’ce ise, “deha istendiği zaman çocukluğun yeniden ele geçirilmesinden
başka bir şey değildir.”5 Her an çocukluğun dehasına sahip olabilen, hayatın
hiçbir yönünün körelmediği huzursuz yazarın, ısrarlı uyarıcıların dağıtamayacağı
kadar yoğun dikkati sezdiği sorundadır. Huzursuz yazar, kalabalıklar içinden ilk
bakışta seçilemez, kendini kolayca ele vermez. Onun kurmaca karakterleri,
maskeleri, canlı nesneleri ve bir sihirbaz gibi türlü numaraları vardır. O,
aslında birer bulut olan kelimelere bürünüp kılık değiştirmeyi çocukken
öğrenmiştir.6 Huzursuz yazar, toplum dışı kalanların, sokaklarda dolanan
düşünceli kimselerin, eli kalem tutanıdır.
Kötü yazar ile iyi yazar arasındaki fark, Benjamin’e göre, ilkinin, ömrünü,
aklına gelen birçok şeyin peşinde helak ederken, ikincinin düşündüğünü
soğukkanlılıkla söylüyor olmasında yatar. İyi yazar “hiçbir zaman düşündüğünden
daha fazlasını söylemez, yazdıkları da onun kendisine değil, sadece söylemek
istediği şeye yarar.”7 İyi yazarın aslında kendine pek hayrı yoktur. Benjamin,
çevirilerle, aldığı burslar veya avanslarla “artık daha fazla indirilmesi mümkün
olmayan” bir noktada yaşarken, Baudelaire ondan neredeyse yüzyıl önce, sürekli
adres değiştirerek alacaklılardan kaçmaktaydı. Benjamin için Baudelaire, çağının
değerleriyle giriştiği kahramanca mücadele tarafından tüketilen bir modernisttir.
Benjamin’in de hayatı 21. yüzyıldan bakılınca benzer görünür. Ölümlerinden çok
sonra, iyi bir hayat sürdürecek kadar kazanabilen birçokları gibi, Benjamin de
huzursuz, şehirli bir yazardı. İntihar, yalnızlık, kalabalık, şehir, sadece onun
değil, eşkıya alıntılarının da teması olmuştu. Benjamin, 1933 Şubatında yazdığı
bir mektupta, Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk eseri için şöyle
yazıyordu: “Bunun bir kitap olarak yayımlandığını görme ümidi yok denecek kadar
az. Gayet iyi olduğunu, ölümsüzlüğün onu manüskri olarak da yanına çağıracağını
herkes biliyor. Basılan kitaplar basılmaya daha çok ihtiyaç duyanlar oluyor.”8
Les Plaintes d’un Icare* şiirinde de Baudelaire, güzellik aşkıyla yanarak,
kanatları kırık, gökten nehre düşerken, umutsuz bir tonla, onun mezarı olacak
derin uçuruma bile adını veremeyeceğini yazar.9 Yazılarının bunca zaman sonra,
her birinin basılıp, büyük bir heves ve merakla okunup, tartışıldıklarını bilmez
takvim dışına atılmış yazarlar.
Huzursuz, yazarken kendinden emin olsa da, paylaşırken panik olur. Ama bu panik
beğenilmemek korkusundan değil, yarattığı dünyasını paylaşırken, anlaşılmama, ya
da daha da kötüsü yanlış anlaşılma ihtimalinden doğar. Benjamin, Tarih Kavramı
Üzerine çalışırken Gretel Adorno’ya yazdığı bir mektupta “Yayımlamak, heyecanlı
yanlış anlamalara kapıları açmak demek olurdu”10 dese de, onun dilbilimsel
mistisizmi, aldatıcı ve incelikli kelime haznesi, onun düşüncesini, Theodor
Adorno’nun deyişiyle, yanlış okumaya tahrik ediyordu. Hitler Almanyasında
gerekli özveriyi bulamayacağını seziyordu. Ama huzursuz sabırlı ve yavaştır,
hiçbir âlemde aceleci değildir. Yazarlık tekniği tezlerinde Benjamin de bunu
tavsiye eder; “Aklına gelen bir şeyi yazmakta ne kadar düşünceli bir çekingenlik
gösterirsen, o ölçüde gelişip olgunlaşmış biçimde, gelip ellerine düşecektir.”11
Baudelaire’e göre, metropolde barınabilmek için, düşmanca bir çevreye karşı,
gladyatör gibi kahramanca mücadele etmek gerekir.12 Zaten “kahraman, modernizmin
gerçek öznesidir”.13 Ama aynı anda, “modernizm, kahramanın yıkımıdır. Modernizm
çağında kahraman, öngörülmemiştir; bu tip için bir kullanım alanı yoktur.”14 Ya
da, modernizmde gerçek özne yok olur. O zaman, kahramanın, yazarın kaleminden,
son somutlaştırılma biçimiyle ortaya bir Dandy kimliğiyle çıktığına tanıklık
ederiz.15 Dandy’nin de kullanım alanı yoktur. Sezgi, kalabalığın içinde
silinmeden kalmanın yolunu bulmaya yardımcı olabilir; mesela bir flâneur olarak.
Dandy ve flâneur sokaklarda dolanırken, huzursuz yazar, çoğunlukla odasında tek
başınadır. Ruhsal olarak çektiği yalnızlık zaten melankolinin temel besinidir.
Sanki tüm tutkunları, Kafka’nın Günah. Acı, Umut ve Doğru Yol üzerine
düşüncelerinde bulunan şu pasaja kulak verir; “Evden çıkman gerekmez. Masandan
kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle
sessiz ve yalnız ol. Dünya maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır
sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde.”
Yazarın hayatı sabit kalabalıkları kaldırmaz. Benjamin varlıklı ailesinden,
Gründerzeit dönemi mobilyaların kapladığı büyüdüğü evden, karısından,
çocuğundan, sevdalısından, dostlarından uzakta yaşar, sadece geçip giden eşsiz
bulutları sevmek için. Scholem, Benjamin ile iletişim kurmanın zorluğundan
bahsederken, ilk koşul olarak onun yalnızlığına saygı duyulması gerekliliğinden
söz eder.16 Yaşarken ve ölürken yalnızdır esaslı huzursuz. Onunla dünyevi bir
ilişki kurmak büyük sabır gerektirdiğinden çok fazla dostu da yoktur. Mesela,
Huzursuzluğun Kitabı’nı yazmış olan Pessoa, Lizbon’dan, “şimdiye kadar olduğum
ve bundan sonra da olacağım gibi yapayalnızım” diyordu.17 Oysa ki öldükten sonra
sandığından çıkan 70’in üstünde kurmaca yazarın eserleriyle ün kazanmıştı ve o
zamandan beri hiç yalnız bırakılmadı.18
Kalabalık, yalnız kalmayı istemekle yalnızlıktan çeken huzursuzun kaçınılmaz
temasıdır. Benjamin, haşhaş protokollerinde, aynı anda yalnız olmak ve
başkalarıyla olmak istemenin hoşnutsuz hissiyatının, giderek büyüyerek derin bir
yorgunluğa dönüştüğünü not eder.19 Baudelaire için, kalabalık ve yalnızlık
kolayca yer değiştirebilecek deyimlerdir. “Saat sabah birde” odasında yalnız
kaldığında insan yüzünün acımasız baskısından kurtulduğuna sevinir, artık
rahatlıkla kendi kendinden çekebilecektir. Paris Sıkıntısı’nda, “bir sanattır
kalabalığın tadını çıkarmak”20 diye yazarken, daha sert yorumunu Guys
aracılığıyla yapar; “…kalabalığın içinde sıkılan insan aptalın tekidir! Ve ben
onu hor görürüm!”21 Kalabalık, insanın, herkesin önünde, ulu orta gizlenmesine
olanak tanımasıyla, yazarlar için önemli bir çekim alanı olmuştu. Poe’nun
“Kalabalıkların Adamı” ise bu tema için Kopernik noktasıdır. İnsanların
birbirlerini göz ardı etmeyi öğrenmesi, Dandy’nin doğuşu için temel koşuldur.
Ama Dandy, “kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini
unutmaya koşanlar”’dan ayrılır.22 Tutkulu gözlemcinin aşkı, işi, gücü
kalabalıklardır: o her yerde kimliğini gizleyerek dolaşan bir prenstir.23
“Kalabalık, sadece bir sığınak değil, aynı zamanda toplumdışı kalmış olanların
kullandığı en yeni uyuşturucudur.”24 Ama kalabalık, flâneur’ün kullandığı tek
uyuşturucu değildir.
Huzursuz, kafası karışık bir göçebedir.
Göçebe her durakta değiş tokuş yapar. Sabitlikte ısrar etmez, ama kendi
bildiğinin ötesine de kolayca ikna olmaz. Biraz inatçıdır, ama ikna etmeye de
çalışmaz. “İkna etmek kısırdır”25 diye açıkça yazar. Göçebe huzursuzun yükü,
dolmakalemi, kurşunkalemi, piposu ve onları vazgeçilmez kılan sıkıntısıdır.
Benjamin’in bir de Angelus Novus’u. Benjamin’in bu tabloyla kurduğu dünyevi
ilişki, aslında onun nesneler(in)e karşı olan bağının en açık göstergesidir.
Aynı zamanda koleksiyoncudur ve kitaplarına karşı olan bağ(ım)lılığını onu
tanıyanlar bilir. Asja Lacis, Meslekten Devrimci kitabının Benjamin ile ilgili
bölümünde bu noktaya değinir: “Karşılaştığı nesneler, onun için canlı
varlıklardı- kendisine rahatsızlık veren ya da destek olan varlıklar.”26
Benjamin, Haşhaş Üzerine çalışmasının bir bölümünde, Marsilya’da yirmi dokuz
temmuz akşamı, haşhaş çektikten sonra gittiği bir restoranda kararsızlık
yüzünden sipariş verememesini anlatır. Kararsızlığının sebebi açgözlülük
değildir, yemeklere karşı aşırı bir kibarlık duygusuna kapılmıştır ve mönüden
bir yemek seçerek diğerlerini gücendirmek istemez.27
Kavafis’in meşhur “ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte / öyle tükettin
demektir bütün yeryüzünde de” dizeleri huzursuz adına da konuşur. Soares “Nasıl
yaşadıysam öyle öleceğim, kenar mahallelerin birinde, bir eskicide, alıcısı
bulunamamış mektuplara düşülmüş notların arasında kiloyla satılacağım” diye
düşündüğünden, Rua des Douradores’teki (varakçılar sokağı) işini bırakıp gitmez,
bunu sürekli hayal etse de. Çekip gitse ne olacak? Madem Patron Vasques’ler her
yerde farklı biçimlerde onu bekliyor, madem sömürülmekten kaçış yok, o zaman
Soares kendi, dert dinlemesini bilen, nispeten insancıl, hoş, çıkarını bilen ama
sonuçta dürüst Vasques’ini, zenginliğe ve başarıya doymayan, ölümsüzlük peşinde
koşan diğer Vasques’lere tercih eder. Soares, hayal kurarak kaldıysa, Benjamin
mektup yazarak gider. Ne de olsa “mektupla uzakta kalmaya devam ederek, uzak
olmayı reddedebilir insan.”28 Benjamin gidip kendi içinin yazıcısı olurken,
Pessoa kalıp sandıkta onlarca yazara bölünür.
Huzursuz göz ardı edilemeyecek sıklıkta, melankoliyle şizofreni arasında mekik
dokur. Kendi kendine konuşması ve bundan hiç de rahatsız olmaması kimseyi
şaşırtmasın. Zaten yazı yazmak da kendi kendine konuşmak değil midir? Onun
hayatında kalın çizgilerle çekilmiş sınırlar yoktur. Gündüz ve gece, gündelik
hayat ve düşler dünyası ayrılmış değildir. Onun çocukça hayalleri, kopamadığı
rüyaları vardır. Huzursuz, düşler âleminin müdavimidir. Zihnin başvurabileceği
en yaratıcı kaynaklar olan hayaller ve rüyalarda kendini keşfetmeye çalışır.
Uyuşturucunun verdiği esriklikle de amaç zihnin oyunlarını keşfetmek ve yeni
algı kapıları açmaktır. Baudelaire, Şarap ve Haşhaş üzerine yazarken, hakiki
gerçek sadece düşlerde bulunur der.29 Hayaller ve rüyalar esinlerini bir yandan
gerçek dünyadan –uyanık dünyadan– alırken, diğer yandan da zihnin keşfedilmemiş,
uyarılmamış, başvurulmamış köşelerinden kesitler barındırır. İşte bu yüzden,
düşler, uyurken ya da uyanıkken, huzursuz için vazgeçilmez düşünsel
kaynaklardır. Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’nın sonlarına doğru, “İyi hayal kurma
sanatı üzerine” adlı bölümde, bu sanata vakıf olabilmek için nasıl özellikler
taşımalı, hangi evrelerden geçilmeli, üçüncü ve son evreye varınca, hayalci
neler yapabilir, onları anlatır. Bu sanatta ustalaşmak için öz varlığının yerine
hayalleri koymak gerekir. Ancak ruhundaki manzaraların peşinde koşarak, hayal
kurarak, kendini bulabilirsin, diye yol gösterir.
Pessoa için “her birimiz, kendi kurduğumuz hayaliz sadece.”30 Hayal kurma
sanatında zirveye ulaşanın, artık hayalini yönetmesine gerek kalmaz; isteklerini
sıralaması, ortaya bir romanın çıkması için yeterli olur. Pessoa, nasıl onlarca
yazar yarattığını da hayal kurma sanatındaki uzmanlığıyla açıklamış olur:
“İçimizde yazmakta olan bir şair hayal edebiliriz, o belli bir tarz tuttururken,
bir başkası da farklı türde yazacaktır…”31 Octavio Paz’ın, Düşsel ve Gerçek’in
önsözünde dediği gibi “gerçek Pessoa, hep bir başkasıdır.” Benjamin, Asia
Lacis’e adanmış, Tek Yön’de romantik bir tanım yapar: “Hayal etme gücü
sonsuz-küçük olanda ara değerler bulma… her görüntüyü, katlanmış halde duran ve
ancak açılınca soluk alan ve yeni kazandığı yayılımıyla içinde sevilen insanın
hatlarını sergileyen bir yelpazedeki resim gibi kabul edebilme vergisidir.”32
Rüyalar, yönetmen koltuğunda bizim oturduğumuz filmlerdir, diyordu yönetmen
Gondry bir röportajında. Cioran’a göre de uyku saatleri boyunca sarhoş tanrılara
benzeriz. Uyandığımızda da, gündüzün vasatlığı içinde geceki fantasmaların
hiçbirinin yardımı olmadan, renksiz meselelerin mızmızlığını yeniden ele almamız
gerekir.33 Benjamin, Tek Yön’deki yazılarının hemen girişinde, gece dünyasıyla
gündüz dünyasının ayrımının yemek yemekten geçtiğini anlatır: “Gün ile
dokunuşmaktan, ister insanlar karşısında duyduğu korkudan dolayı, ister kendi iç
toplanışı için olsun, kaçınan kişi yemek istemez, kahvaltıya yüz vermez.”34
Böylece, rüyalar âlemi ile gündelik hayat kopmamış olur, rüyanın çekim alanında
kalmaya devam edilir. Bazen rüyalar yanarak yoğun bir sabah çalışmasına döner ve
renksiz meseleler kendi başlarına kalır. Yine aynı eserde, sık sık rüyalarını
anlatır: rüyaları anlatmak zamanın astarını bir çırpıda tersyüz etmektir.35
Düşleri yorumlamak ise, uyanış için temel olan “henüz ulaşılmamış bilgi”ye göz
kırpar. Benjamin, gerçeküstü dünyadan, Teidemann’ın Pasajlar’ın önsözünde dediği
gibi, uyanış motifiyle ayrılır. Benjamin, 19. yüzyılı düşlenmiş nesnelerden
oluşma bir dünya olarak ele alarak aslında bir çalar saat tasarımlamaktadır.36
19. yüzyıl uyanılması gereken bir düştür; “Tarihçiliğin yeni diyalektiğinin
yöntemi, tinsel düzeyde olmuş olan’ı, rüyaların hızı ve yoğunluğu ile yaşamayı
öğretir; amaç, böylece şimdiki zamanı bir uyanıklar dünyası olarak yaşamayı
sağlamaktır; son çözümlemede bütün rüyalar, bu dünyayla bağlantılıdır.”37
Huzursuz için ideal yoktur, aynı zamanın olmadığı gibi; onun düşleri vardır.
Zaten modern, spleen olarak ideali parçalar.38 Dün ve bugün birdir, gelecek de
yoktur. Zaman olmayınca ideal de olmaz: zaman yoksa özlemle bekleyemezsin. Tarih
onu yozlaştıramaz. İntiharla dost, sıkıntıya bağışıklık kazanmış, melankolik bir
kiracı da olsa huzursuz, hayat, alışık olduğu dozun üstündeki acı sürprizleri de
barındırır; onu bile hazırlıksız yakalayabilir. Hitler-Stalin paktı gibi.
Varlığına köşe bucak sinen iç sıkıntısı, en muhteşem düşler esnasında bile
kaybolmaz. Hayalleri denetleyen bir polis gibi, huzursuzluğundan
sıyrılmaya-yazanların başını boş bırakmaz. Soares ne zaman düşlerinin verdiği
hevesle bir şeylere niyetlense, kılıcını kınından çıkarmaya zaman bulamadan
bozgunu kabul etmek zorunda kaldığından söylenir.39 En güzel düşün arkasından
bastıran sıkıntı, haşhaşın giderken bıraktığı tortuya benzer. Sıvası yavaş yavaş
dökülen bir bina gibi gözükür gerçeklik. Sıkıntı, der Cioran, gönül işleriyle
yetindiği müddetçe henüz her şey mümkündür; yargılamanın çemberi içinde bir
yayılırsa, işimiz bitmiş demektir.40 Melankoli, işi bitmişlerin hayat
arkadaşıdır. Sürekli aynı şeyi hissetmek, hiçbir şey hissetmemekle eş değerdir.
Baudelaire için kendini mutlu saymak alçalmaktır,41 melankoli ise bir övgüdür.
Çünkü “içten gelen her şiirin kaynağı melankolidir.”42 Cioran şöyle tanımlar:
“Melankoli egoizmin düş halidir: kendinin dışında artık hiçbir nesne, hiçbir
sevgi ya da nefret sebebi yoktur.”43
Benjamin, 1912 kışında, Berlin’in eski batı semtinden bir ev tutarak,
arkadaşlarıyla, sanatsal ve etik sorunların tartışıldığı Sprechsaal’ı (Konuşma
Salonu) kurar.44 Buradaki arkadaşlarından ikisinin savaş nedeniyle o evde
intihar etmesi, Benjamin’de, yazılarında da izi sürülebilen, derin bir etki
yaratır. 1932 yılında vasiyetini yazar, yakın bulduklarına veda mektupları yazar
ama intihar etmez. Belki de koşulları gittikçe zorlaşsa da, hâlâ iyimser
olabilmek için umutları vardır. Cioran der ki; “Bir tek iyimserler intihar eder;
artık iyimser olamayan iyimserler... Diğerlerinin, hiçbir yaşama nedenleri
olmadığına göre, niçin bir ölme nedenleri olsun ki?”45 Benjamin kötümser
değildir ama onun için intihardan kaçış da yoktur; “Modernizmin insanoğlunun
doğal ve üretken temposunun önüne çıkardığı engeller, insanoğlunun güçleriyle
orantılı değildir. Bu durumda insanın felce uğraması ve kurtuluşu ölümde
araması, anlaşılır olmaktadır.”46 Modernizmin öznesi için, intihar bir kaçış,
yenilgi ya da vazgeçiş değildir, “kahramanca bir tutkudur.”47 Kahraman Dandy’nin,
“passion particulière de la vie moderne”’idir.
Yüreği buruşuk bir kâğıt gibi sıkılan Baudelaire, 1845’te bütün malını mülkünü
Jeanne Duval’e bırakıp, eserlerini Banville’e emanet edip, kendini göğsünden
bıçaklar. Ölmez, yarası da çabuk iyileşir, ama intiharın eşiğinden geriye dönüş
yoktur. Yara ve bıçak ondadır, cellat ve kurban da o olur; 1876’da, 46 yaşında,
bile bile kaptığı frengiden ölür. Pessoa 1935’te, 47 yaşında, sirozdan hayata
veda eder. Kendilerini adadıkları yapıtları, onlar için hayatta tutunabilmenin
bir yoludur. Pasajların yazılabileceği tek yerden ilerlemenin fırtınası
tarafından kovulan Benjamin, hayata tutunamaz olur. Benjamin, 1940’ta, Berlin’in
yerle bir olacağından, ikiye bölüneceğinden, çocukluğunun geçtiği semtin Fransa
denetimine gireceğinden habersiz, arkasında Hitler tarafından işgal edilmiş
geçmiş yüzyılın başkentini bırakarak, kendi elleriyle huzursuzluğuna son verir.
Notlar
1 Sigmund Freud, Uygarlık, Din ve Toplum, s.36, Öteki Yayınevi, Ankara, 1999.
2 Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma, s. 86, İletişim Yayınları, 2006.
3 A.g.e., s. 91.
4 Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı, s. 208, İletişim Yayınları, 2004.
5 A.g.e., s. 209.
6 Walter Benjamin, Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk,
s. 9, YKY, İstanbul, 2004-A.
7 Walter Benjamin, Parıltılar, s. 47, Belge Yayınları, İstanbul, 2003.
8 Walter Benjamin, (2004-A) s. 105.
9 “Et brûlé par l’amour du beau/ je n’aurai pas l’honneur sublime/de donner mon
nom à l’abîme / Qui me servira de tombeau”.
10 Walter Benjamin, Pasajlar, s. 269, YKY, İstanbul, 2004-B.
11 Walter Benjamin, Tek Yön, s. 35, YKY, İstanbul, 2005.
12 Charles Baudelaire (2004), s. 77.
13 Walter Benjamin (2004-B), s. 167.
14 A.g.e., s.189.
15 A.g.e., s.189.
16 Scholem’den aktaran Besim Dellaloğlu, Benjamin, s.12, Say Yayınları,
İstanbul, 2005.
17 Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, s. 26, Can Yayınları, İstanbul, 2006.
18 Aralarında kötü bir Portekizceyle ilkel doğa şiirleri yazan, zihniyle değil
sadece gözleriyle gören, Alberto Caeiro, pagan dinlere inanan hekim Ricardo
Reis, birkaç da kadın yazar bulunan karakterler arasında, Bernando Soares,
Huzursuzluğun Kitabı’nın yazarı olarak yaratılmış, Pessoa’nın yarı-dışkimliği
idi.
19 Walter Benjamin, On Hashish, s. 25, Belknap, Harvard, 2006.
20 Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı, s. 22, Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları, İstanbul, 2006.
21 Charles Baudelaire (2004), s. 77.
22 Charles Baudelaire (2006), s. 52.
23 Charles Baudelaire (2004), s. 210-211.
24 Walter Benjamin (2004-B), s. 149.
25 Walter Benjamin, (2005), s. 14.
26 Walter Benjamin, Moskova Günlüğü, s. 176, Metis, İstanbul, 2006.
27 Walter Benjamin, On Hashish, s. 121.
28 Theodor W. Adorno, Walter Benjamin Üzerine, s. 57, YKY, İstanbul, 2004.
29 Krş., Charles Baudelaire, On Wine and Hashish, s. 85, Hesperus, Londra, 2002.
30 Fernando Pessoa (2006), s. 481.
31 A.g.e., s. 484.
32 Walter Benjamin (2005), s. 48.
33 Krş. Emil Michel Cioran, Çürümenin Kitabı, s. 57, Metis Yayınları, İstanbul,
2003.
34 Walter Benjamin (2005), s. 12.
35 Krş. Walter Benjamin (2004-B), s. 264.
36 A.g.e., s. 266.
37 A.g.e., s. 267.
38 Krş. a.g.e., s. 99.
39 Krş. Fernando Pessoa (2006), s. 73.
40 Krş. Emil Michel Cioran, Burukluk, s. 36, Metis Yayınları, İstanbul, 2000.
41 Krş. Charles Baudelaire (2004), s. 76.
42 Krş. Charles Baudelaire (2004), s. 76.
43 Krş. Emil Michel Cioran (2003), s. 103.
44 Krş. Bernd Witte, Walter Benjamin, s. 22, YKY, İstanbul, 2007.
45 Emil Michel Cioran (2000), s. 57.
46 Walter Benjamin (2004-B), s. 169.
47 A.g.e., s. 169.
* Fernando Pessoa, 1933 (Türkçesi: Cevat Çapan).
* Bir Ikarus’un Sızlanmaları
Cogito
Sayı: 52 Güz 2007