Yıllar önce Venedik'te genç yetenekleri ve yaratıcı beyinleri buluşturan bir
atölyeyi gezmiştim.
Kapıda "Olivero Toscani imzalı şu yazı vardı:
"İçeri girerken bütün o güzelim, karmaşık fikirlerinizi çöpe atın. Yerlerine hiç
de etkileyici gözükmeyen en basit çözümlerinizi koyun. Bunu ısrarla yeniden
deneyin. Sonuçta vardığınız nokta, o kadar basit olsun ki, görenler sizin nasıl
bir yol kat ederek o sadeliğe ulaştığınızı asla öğrenemeden, 'Bunu herkes
yapabilir' desinler."
Erdal İnönü'nün formülü buydu.
Sadelik, onun su gibi duru yaşam tarzında ve böbürlenmeyen bilgeliğinde, en
büyük zaferini kazanmıştı.
***
Önceki gün baba evi Pembe Köşk'ten uğurlanışına da bu sadelik damgasını vurdu.
Canlı yayındaki TV muhabirleri ısrarla "devlet töreniyle uğurlandığını"
söyleyedursunlar, o, kendisine yaraşan şekilde bir "millet töreni" ile
vedalaşıyordu Ankara'yla...
Babasının kurucuları arasında yer aldığı devletin olanaklarına yaşamı boyunca
uzak durmuştu:
Tumturaklı unvanlar, makam koltukları, kırmızı plakalı arabalar, uzak-yakın
korumalar, konforlu lojmanlar, dolgun maaşlar, ayrıcalıklar...
Başbakan yardımcılığı görevini teslim töreninden sonra bir taksiye binip
gitmişti.
Yine bir taksiyle geldiği Ermeni konferansının girişinde toplaşanlardan yediği
domatesin ceketindeki lekesini de kendisi temizlemişti.
Paltosunu tutturmamak, şemsiyesini taşıtmamak, kendini omza aldırmamak için
verdiği mücadele hâlâ hafızalardadır.
Siyaset dahil girdiği her uğraşa bilimin sorgulayıcılığını, akılcılığını, yol
göstericiliğini soktu.
Ve basit çözümleri...
İmkânsız bir koalisyonla kaynayan bir partiyi bir arada tutmasını, en zorlu
konularda bile cesur ve başarılı kılmasını sağlayan oydu.
Öyle bir yol kat edip öyle bir sadeliğe ulaşmıştı ki, görenler "Bunu herkes
yapabilir" demişlerdi.
***
İşte o yüzden, ona millet töreniyle uğurlanmak yakışırdı.
Önceki gün Pembe Köşk'ün kapısına yığılan ve saatler boyunca tabutuna dokunmak,
bir karanfil bırakmak için kuyrukta bekleyenlere baktım.
Hepsi onun kaybıyla yalnızlık duygusuna kapılmış, samimiyetle üzülmüş, özenle
giyinmiş ve son vedaya gelmiş, sade insanlardı.
Onları üzen, belki böylesine bir hazinenin de ötesinde, bu bilgeliği, bu
tevazuu, bu nezaketi, bu cesareti, uzlaşmacılığı ve en çok da bu sadeliği
yitirmekti.
Acıyı büyüten buydu.
Yerine gelen taşralılık, tahammül fersahtı çünkü...
***
En çok siyasetin sözünün geçtiği bir ülkede, siyasetin koynunda büyüdüğü ve her
krizde siyasete davet edildiği halde, elinden geldiğince siyasete uzak durmuş,
asıl aşkı bilime bir ömür adamıştı.
Bu kararı verirken yazdığı bir şiiri okumuştu bir söyleşimiz sırasında...
Şöyleydi şiir:
"Güzelsin biliyorum/ yerde gökte yoktur eşin...
Ama benim de gençliğim var/ o da bir defa gitti mi geri gelmez/
Söyle bana Anka kuşu/ bir ömrü adamaya değer misin?"
Anka kuşu, cevabını dünkü cenazede verdi:
Değerdi.
Milliyet
05/11/2007