Bilgisayarın önüne oturup, peşpeşe akan vahşet, katliam ve facia
fotoğraflarını seyretmekten başka yaptığın birşey yok İdris Özyol. İnsanlık,
büyük bir depremin sarmalları içinde yuvarlanıp giderken ve cinnetin cenderesi
içinde kıvranırken hayat, sadece oturuyor ve birkaç tuhaf şey söylüyorsun.
Birkaç tuhaf şey. Arkadaşlarını satarak, dostlarını unutarak ve zihnini
uyuşturan tarifsiz bir tembelliğin içinde genişleyerek oturuyorsun burda.
Yürüyenlerin, yürürken yorulanların ve dinlenmek için birkaç dakika oturanların
arasında yoksun uzun bir süredir. Ne oldu sana İdris Özyol? Bu kirlenme, bu
çöküş, bu sıkıntı niye? Bayrampaşa Cezaevi'nden mahkeme koridorlarına taşınırken
bileklerini parçalayan sevk zincirini ve zincirin baklaları etine battıkça
ettiğin yeminleri hatırlıyor musun? Çoktan unuttuğuna eminim. Çoktan... Acının
ve zulmün heykelleştirdiği Kosovalı yüzlere bakarken, ruhunun derinliklerine
gömdüğün bir yaramaz çocuk çırpınıyor bazen. Ve sonra usulca uzanıp bilgisayar
klavyesine, her biri tokat genişliğinde harflerle, içi boş, dışı süslü laflar
ediyorsun. Ve ettiğin her laf, o yaramaz çocuğu biraz sakinleştirip, epeyce de
derine gömüyor. Kendini gömüyorsun. Yürüyen ve arsızca soluk alan bir cesetsin
sen. Sen bir cesetsin İdris Özyol. Öl artık. Öl...
Gittikçe büyüyen bir boşluğu, kenarlarından tutup çekiştirerek, biraz daha
büyütmekten başka birşey yaptığın yok. Titrek bir suyun üzerine, korkak
yüreğinin kelimelerini boşaltıyorsun. Yazmıyorsun ama, boşaltıyorsun sadece.
Zincirlemişler seni, zincirlemişler. Öyle kalın, dokuz kat duvarların içine
değil, kendi sarsak ve kof ve sünepe düşüncelerinin içine zincirlemişler. Tavşan
korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar; biliyorsun. Hem kaçıyor ve hem de
korkuyorsun İdris Özyol. Ne işin var senin bu tembel, bu içten pazarlıklı, bu
ununu elemiş dünyada? Git artık. Git ve öl. Öl...
Bir zamanlar yüzüne bile bakmayacağın adamların önünde eğilip, öte yandan da
isyan şarkıları söylüyorsun. Ruhunu satıyorsun ve hatta ruh diye birşey kalmadı
cılız bedeninin içinde. Bir ceketten, bir gömlekten, bir çift ayakkabıdan
ibaretsin ve alıp gidemiyorsun ceketini. Hayat yürüyor. İnsanlar ölüyor dışarda
inançları için. İnsanlar ayakta kalmak için karanlığın duvarlarını tırmalıyor ve
fakat sen sağır, sen kör, sen dilsiz. Cafcaflı, süslü kelimelerin ortasında, ne
idüğü belirsiz şeyler satıyorsun. Hiç bir anlamı yok bunların.
Dışarda olan, dışarda kaldığı sürece güzel. Fakat sen o güzelliğe karşı
öfkelisin, itiraf et bunu. O güzelliği yakalayıp sırtından, kelime duvarlarının
arasına hapsetmeye çalışıyorsun. Kendine benzetmek istiyorsun akıp giden herşeyi.
Didinen, kızan, bağıran, ayağa kalkan ne varsa yazılarınla öldürüyorsun onları.
Rahat bırak bizi İdris Özyol. Düş yakamızdan. Düş artık ve öl. Öl...