Bırak güneş içeri girsin" diyordu adam. Ve adamın aklı, hiç güneş
görmemişleri çileden çıkarıyordu. "Çileden çıkanlar"ın, ipini kopartmış
hayvanlar gibi, iyi, doğru, anlamlı, güzel, basit, mütevazi, bize ve başkalarına
ait ne varsa, herşeyin ama herşeyin üzerine salyalar saçarak üşüştüğü bir ülkede
doğduk.
Bu ülke bizim en büyük imtihanımız oldu ve çoğu kez bol kırıklı karnelerle
yürüdük idam sehpasına. Bazen de, başına buyruk bir yaban kedisinin büyük
meşelere çarparak kesilen koşusunu yedeğimize alıp, kendimiz atladık uçuruma.
Her iki halde de ve bu hallere eklenen tonlarca durum, ahval ve şerait altında
da, bir kadını ardımızdan sürüklemeyi ihmal etmedik.
Aferin bize. Aferin, çünkü biz büyük manaların kıskacına kaptırmadan yüreğimizi,
küçük, dar ve cahil bir aşkın soğan-ekmeğiyle doyduk. Hata yaptık, çünkü
cahildik. Bırakıp gitmedik, çünkü küçüktük. Sadece sevdik, çünkü çok dardı
kelimelerimiz. İçine iki kişiyi sığdıracak kadar dardı aşka ilişkin kurduğumuz
bütün cümleler.
Bir ülkeyle o ülkede yaşanan sevdalar arasında ne çok bağ var. Fakat o ülke,
kendi üzerinde çırpınan kalplere sağır. Ve işte bu yüzden, bütün aşklarımızda
politik bir yan, siyasal bir tavır ve sosyal bir isyan dolaşıyor. Sevdiğinin
gözlerine bakan delikanlı, arka plandaki dağlara da kaçamak bakışlar fırlatıyor
hep. Bir kafeteryanın köşesine sinmiş sevdalılar, cama yakın oturanların
biçimsel ve asla hakiki olmayan kahkalarına bakarak birbirlerine sarılıyorlar.
Ülkeyi kadın, kadını ülke gibi seviyoruz biz. Böyle öğrettiler çünkü ya da biz
hep böyle anladık söylenenleri.
Büyük büyük cümlelerin içinde, kalbimize düşen ilk heyecanları aradık. Kopan ya
da kopartılan, giden ya da gönderilen, bırakan ya da bıraktırılan sevdalarımızı
aradık yılların törpüsü gözlerimizi düzeltince. Yılların törpüsü daha acımasız
işliyor benim ülkemde ve gittikçe köreliyor kalbim. Bana kalbimi geri verin.
Bana isyanımı, ilk hatamı ve ilk aptallığımı geri ver ey gaddar toprak. Eğer sen
uğruna ölebileceğim tek topraksan, benim köklerime de yer ayır tenhanda.
"Geri ver" diye bağırdı adam. Fakat geri alınacak hiçbir şey kalmamıştı ortada.
İsteyecek hiçbirşeyi olmayanlar, isteklerinin bayrağıyla savrulanları, batıdan
esen rüzgarların altına gömmüşlerdi çoktan. Ve babalarımızın öteye beriye
savrulmuş kemiklerini toplayarak ve doldurarak zihnimizi dedelerimizin
hikayesiyle ve avuçlarımızda annelerimizin direncini saklayarak, kapına geldik
ey sevgili. Bu en ürkütücü aşkıdır yeryüzünün ve içinde yasak düşüncelerle öksüz
yürekler danseder. İçinde bir kavim dolaşır. İçinde intikam vardır, şiddet
vardır, bir türlü dinmeyen isyanlar vardır. İçinde sadece biz yokuz, bizden
başka herşey vardır. Ve bizden başka herşeyi kovup, sadece ikimiz doldurmak
isteriz hayatı. Ve bu yüzden politiktir köşe masalarda içtiğimiz çaylar.
O masalar delikanlıyı boğar, o çaylar kızı uzaklaştırır ve ayağa kalkıp çaresiz
bir yürek, şöyle bağırır gidenin ardından: Kemanımla sana bir ses verebilseydim
eğer...