Selim İleri: Edebiyat eserinde 'Gerçek' kişiler
Tarih: 03.11.2007 Saat: 02:05
Konu: Derleme


Anna Karenina'dan söz açan kimi tanıtım yazıları, bu romandaki baş kadın kişinin 'gerçekte' Puşkin'in kızı olduğunu; Tolstoy'un Puşkin'in kızından yola çıkarak eserini kotardığını özellikle, üstüne basa basa belirtir.


Nice zamanlar, çok okunan kitaplar arasına girebilmiş Anna Karenina, dünyanın her yerinde birçok yayınevince okura sunulmuştur. Ciddi yayınevleri romanın 'roman' değeri üzerinde dururken; klasikleri sulandırarak okura ileten tecimsel yayınevleri de, Anna'nın acıklı serüveniyle Puşkin'in kızı arasında özdeşlik kurmayı savsaklamamıştır.

Öte yandan, "Tolstoy ve Gerçekçiliğin Gelişimi" adlı yoğun, derinlikli bir inceleme yazmış olan Lukacs, Anna Karenina kimliğinde, Puşkin'in kızı yerine şunları gözlemlemiştir:

"Anna Karenina -sevmediği, alışılmış nedenlerle evlendiği bir koca ve tutkuyla sevdiği bir âşıkla- kendi çevresinden diğer kadınların yaşamının aynı bir yaşam sürer. Tek ayrım, onun bu yolu uygun bir şekilde, her sonucu gözünü kırpmadan kabullenerek ve çözülmez zıtlıkların, günlük yaşamının bayağılığı içinde sivri kenarlarını körleştirmesine izin vermeyerek sonuna kadar izlemesidir. Tolstoy, Anna'nın ayrıcalıklı bir durumu olmadığını, onun diğer kadınların yaptığı şeyi yaptığını birçok kere inatla belirtir.

(...) Ortalama burjuva, burjuva yaşamın zıtlıklarından doğan ve her durumdan çıkış yolu olarak alçaltıcı bir uzlaşma yolu bulacak kadar korkak ve alçak olduğu için kendisine trajik gelmeyen trajedileri pek anlayamaz." (Mehmet H. Doğan'ın çevirisi.)

Anna Karenina'nın somut yaşamdaki karşılığını -olabilirmiş gibi!..- araştıran bakışla, onu öteki burjuva kadınlarından ayıran temel özelliği içinde irdelemeye çalışan bakış; bana hep, edebiyat dışıyla edebî olanın başat bir ayırımı gibi gelmiştir.

Tolstoy, Puşkin'in kızını mı yazdı? Gibisinden bir soruyu sormadığım gibi, yanıtını da tek bir gün merak etmedim. Öte yandan, Anna'nın bizi neden bunca etkilediğini sorup dururken, Lukacs'ın unutulmaz yorumuyla karşılaştığım için çok sevinmiştim.

Kimdi? Kimi yazmış? Kimi anlatıyor?... Bu tür sorular ve yanıt arayışlar, yanıt konduruşlar, edebiyatın gelişmesine herhangi bir katkıda bulunmuyor. Tam tersine, edebî eseri 'okuma sanatı'nın öğrenilmemesine, öğrenilememesine yol açıyor.

1970'lerin sonunda ve 1980'lerde, edebiyatımızda, 'kendini yazmak' tartışmaları alıp yürümüştü. Adlarını anmayı bugün artık yersiz bulduğum kimi eleştirmenlerimiz, romancının, hikâyecinin kişisel yaşamını dakikası dakikasına, saniyesi saniyesine izlemişçesine karara varıyorlar; böylelikle 'tanrı yazar'dan sonra, bir de 'tanrı eleştirmen' tipiyle yüz yüze geliyorduk. Bir iki romancımızın 'kendini yazmak' konusundaki sert tepkileri, böylesi bir tartışmanın birdenbire gündemden çekilmesini sağladı.

Doğaldı bu durum. Çünkü kimse, ikinci kişinin kişisel yaşamını bütünüyle bilemez, izleyemez. İç dünya daima kişiye aittir. Edebî verim sahibine gelince; istese bile, kişisel yaşamını doğrudan doğruya yazma gücüne erişemeyecektir. Her metin kendi iç gerçekliğini gereksinir ve bu iç gerçeklik de, kişisel olanın metinsel olana dönüşmesini zorunlu kılar.

Romancı ya da hikâyeci gerçek kişilerden yola çıkmaz demiyorum. Bunu diyemem. Ama yazınsal gerçeklik, önünde sonunda, bir düşlemselliğin ürünüdür.

1980'lerde, "Sabahsız Geceler" adlı öykümde, düşlemi uç noktasına kadar vardırıp, Selim İleri adlı bir öykü kişisinden söz açmıştım. Sonunda bu kurmaca Selim İleri, Dostoyevski'nin Rogojin'i olup olmadığını soruyordu, okura ve kendine, hatta yazara... "Sabahsız Geceler" o zaman yadırganmadı. Kimse, kurmaca Selim'in ben olup olmadığımı sormadı.

Herhalde talihsizlik: 2000'lerde aynı uygulayımı hem Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak'ta, hem de Yarın Yapayalnız'da kullanınca, garip okurlarla karşılaştım. "O siz misiniz?" diye soruyorlardı. Vaktiyle 'tanrı eleştirmenler' akılları bulandırmıştı. Şimdiyse, magazin anlayışının fırtınası biçiliyordu...

Kendi adıma konuşabilirim: Şu ya da bu romanımda, hikâyemde, gerçek kişilerden yararlandım. Ama onları kurarken, yazıya geçirirken 'gerçek' kişiler gibi görmedim. Herhalde kimse de görmemiştir. Anna Karenina'yı öteki kadınlardan ayıran ahlâkî tutumuydu. Bu tutumun tıpkısını Puşkin'in kızı da duyumsadı mı, yoksa duyumsayan yalnızca Tolstoy muydu? Bence önemli bir sorun.

Balzac, nice zamanlar önce, romancının kralı da yazarken, posta ulağını da yazarken 'kendini' yazdığını öne sürmüş. Romancı, ne kral, ne de posta ulağıyken. Çok etkileyici bir sır veriyor Balzac: Kendimizdeki kralı, kendimizdeki ulağı yazdığımızı, yazabileceğimizi vurguluyor.

Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak'ın başına André Malraux'nun sözünü özellikle koydum: "Her roman aslında bir otobiyografidir."

Ama romanlardaki kişiler, her zaman, yazınsal gerçekliğin kişileridir...



Zaman
28/10/2007
 







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4491