Anna Karenina'dan söz açan kimi tanıtım yazıları, bu romandaki baş kadın
kişinin 'gerçekte' Puşkin'in kızı olduğunu; Tolstoy'un Puşkin'in kızından yola
çıkarak eserini kotardığını özellikle, üstüne basa basa belirtir.
Nice zamanlar, çok okunan kitaplar arasına girebilmiş Anna Karenina, dünyanın
her yerinde birçok yayınevince okura sunulmuştur. Ciddi yayınevleri romanın
'roman' değeri üzerinde dururken; klasikleri sulandırarak okura ileten tecimsel
yayınevleri de, Anna'nın acıklı serüveniyle Puşkin'in kızı arasında özdeşlik
kurmayı savsaklamamıştır.
Öte yandan, "Tolstoy ve Gerçekçiliğin Gelişimi" adlı yoğun, derinlikli bir
inceleme yazmış olan Lukacs, Anna Karenina kimliğinde, Puşkin'in kızı yerine
şunları gözlemlemiştir:
"Anna Karenina -sevmediği, alışılmış nedenlerle evlendiği bir koca ve tutkuyla
sevdiği bir âşıkla- kendi çevresinden diğer kadınların yaşamının aynı bir yaşam
sürer. Tek ayrım, onun bu yolu uygun bir şekilde, her sonucu gözünü kırpmadan
kabullenerek ve çözülmez zıtlıkların, günlük yaşamının bayağılığı içinde sivri
kenarlarını körleştirmesine izin vermeyerek sonuna kadar izlemesidir. Tolstoy,
Anna'nın ayrıcalıklı bir durumu olmadığını, onun diğer kadınların yaptığı şeyi
yaptığını birçok kere inatla belirtir.
(...) Ortalama burjuva, burjuva yaşamın zıtlıklarından doğan ve her durumdan
çıkış yolu olarak alçaltıcı bir uzlaşma yolu bulacak kadar korkak ve alçak
olduğu için kendisine trajik gelmeyen trajedileri pek anlayamaz." (Mehmet H.
Doğan'ın çevirisi.)
Anna Karenina'nın somut yaşamdaki karşılığını -olabilirmiş gibi!..- araştıran
bakışla, onu öteki burjuva kadınlarından ayıran temel özelliği içinde irdelemeye
çalışan bakış; bana hep, edebiyat dışıyla edebî olanın başat bir ayırımı gibi
gelmiştir.
Tolstoy, Puşkin'in kızını mı yazdı? Gibisinden bir soruyu sormadığım gibi,
yanıtını da tek bir gün merak etmedim. Öte yandan, Anna'nın bizi neden bunca
etkilediğini sorup dururken, Lukacs'ın unutulmaz yorumuyla karşılaştığım için
çok sevinmiştim.
Kimdi? Kimi yazmış? Kimi anlatıyor?... Bu tür sorular ve yanıt arayışlar, yanıt
konduruşlar, edebiyatın gelişmesine herhangi bir katkıda bulunmuyor. Tam
tersine, edebî eseri 'okuma sanatı'nın öğrenilmemesine, öğrenilememesine yol
açıyor.
1970'lerin sonunda ve 1980'lerde, edebiyatımızda, 'kendini yazmak' tartışmaları
alıp yürümüştü. Adlarını anmayı bugün artık yersiz bulduğum kimi
eleştirmenlerimiz, romancının, hikâyecinin kişisel yaşamını dakikası dakikasına,
saniyesi saniyesine izlemişçesine karara varıyorlar; böylelikle 'tanrı yazar'dan
sonra, bir de 'tanrı eleştirmen' tipiyle yüz yüze geliyorduk. Bir iki
romancımızın 'kendini yazmak' konusundaki sert tepkileri, böylesi bir
tartışmanın birdenbire gündemden çekilmesini sağladı.
Doğaldı bu durum. Çünkü kimse, ikinci kişinin kişisel yaşamını bütünüyle
bilemez, izleyemez. İç dünya daima kişiye aittir. Edebî verim sahibine gelince;
istese bile, kişisel yaşamını doğrudan doğruya yazma gücüne erişemeyecektir. Her
metin kendi iç gerçekliğini gereksinir ve bu iç gerçeklik de, kişisel olanın
metinsel olana dönüşmesini zorunlu kılar.
Romancı ya da hikâyeci gerçek kişilerden yola çıkmaz demiyorum. Bunu diyemem.
Ama yazınsal gerçeklik, önünde sonunda, bir düşlemselliğin ürünüdür.
1980'lerde, "Sabahsız Geceler" adlı öykümde, düşlemi uç noktasına kadar
vardırıp, Selim İleri adlı bir öykü kişisinden söz açmıştım. Sonunda bu kurmaca
Selim İleri, Dostoyevski'nin Rogojin'i olup olmadığını soruyordu, okura ve
kendine, hatta yazara... "Sabahsız Geceler" o zaman yadırganmadı. Kimse, kurmaca
Selim'in ben olup olmadığımı sormadı.
Herhalde talihsizlik: 2000'lerde aynı uygulayımı hem Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı
Olacak'ta, hem de Yarın Yapayalnız'da kullanınca, garip okurlarla karşılaştım.
"O siz misiniz?" diye soruyorlardı. Vaktiyle 'tanrı eleştirmenler' akılları
bulandırmıştı. Şimdiyse, magazin anlayışının fırtınası biçiliyordu...
Kendi adıma konuşabilirim: Şu ya da bu romanımda, hikâyemde, gerçek kişilerden
yararlandım. Ama onları kurarken, yazıya geçirirken 'gerçek' kişiler gibi
görmedim. Herhalde kimse de görmemiştir. Anna Karenina'yı öteki kadınlardan
ayıran ahlâkî tutumuydu. Bu tutumun tıpkısını Puşkin'in kızı da duyumsadı mı,
yoksa duyumsayan yalnızca Tolstoy muydu? Bence önemli bir sorun.
Balzac, nice zamanlar önce, romancının kralı da yazarken, posta ulağını da
yazarken 'kendini' yazdığını öne sürmüş. Romancı, ne kral, ne de posta
ulağıyken. Çok etkileyici bir sır veriyor Balzac: Kendimizdeki kralı,
kendimizdeki ulağı yazdığımızı, yazabileceğimizi vurguluyor.
Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak'ın başına André Malraux'nun sözünü özellikle
koydum: "Her roman aslında bir otobiyografidir."
Ama romanlardaki kişiler, her zaman, yazınsal gerçekliğin kişileridir...
Zaman
28/10/2007