Komplo teorileri en çok Ortadoğu'da tutuluyor, son yıllarda ülkemizde de,
sıradan vatandaştan devlet adamlarına, aydınlardan ordu komutanlarına kadar
uzanan geniş bir yelpazenin, önemli önemsiz her olayı komplo teorileriyle
açıklama eğilimi bilimsel analizlerin yerini almaya çoktan başladı
İtalyan göstergebilimci, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür Umberto
Eco'nun Foucault Sarkacı (Can Yayınları, 1992) adlı eseri okültizm (gizli
bilimcilik), Kabala (Musevi gizemciliği), simya ve komplo teorilerine yapılmış
yüzlerce referansla, bir anlamda irrasyonel düşüncenin 500 yıllık tarihini
içeren, çokdilli bir çağrışımlar, anıştırmalar, eğretilemeler, göndermeler
yelpazesidir.
Kitapta adı hiç anılmamakla ve Eco tarafından inkâr edilmekle birlikte, Fransız
filozofu Michael Foucault'nun bilgi ve güç arasındaki ilişkilere dair teorisine
örtük bir göndermeyi de içeren eser adını Fransız fizikçi J. B. Leon Foucault'un
dünyanın dönüşünü simgeleyen sarkacından alır. 1851'de , Paris'teki Pantheon'un
kubbesine asılan 67 metre uzunluğunda, 28 kilo ağırlığındaki sarkacın topu, her
salınımda altındaki kum zemin üzerinde 3 milimetrelik bir iz bırakıyor ve bu
izler yavaşça saat yelkovanı yönünde dönüyordu. 32 saatte tamamlanan bu dolanım,
Dünya'nın gerçekten döndüğüne dair doğrudan ilk kanıttı.
Son derece ciddi bilimsel araştırmalara dayanarak yazılmış olan roman, Belbo,
Diotallevi ve Casaubon adlı Milanolu üç arkadaşın konuyla ilgili bir sürü
elyazmasını okuduktan sonra, mükemmel bir komplo teorisi ortaya çıkarmak
iddiasıyla başlattıkları bir oyunun, onları sanki gerçeklikmiş gibi nasıl sarıp
sarmaladığını anlatır. Gençler kendi komplo teorilerini oluşturmak için bir
bilgisayar programı hazırlarlar ve bazı elyazmalarından rasgele kelimeler
seçmeye başlarlar ve yepyeni bir metin oluştururlar. Her geçen gün planlarını
daha da mükemmelleştirirler.
Sonuçta Belbo, kendi hazırladıkları planın gerçek olduğuna inanan arkadaşları
tarafından Foucault'un Sarkacı'na bağlı kordona asılarak öldürülür. Kitapta
gönderme yapılanlar arasında kökü çok eski çağlara uzanan ve dünyadaki tüm
kötülüklerin ardında cadılarla Yahudileri arayan klasik komploculuk anlayışının
yanı sıra Tapınak Şövalyeleri, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Druidler, Katarlar,
Hasan Sabbah'ın Fedaileri , Woodoo Ayinleri gibi onlarca merak uyandırıcı unsur
vardır. Bilindiği gibi bu temalara, 18. yüzyılda Masonlar/Farmasonlar veya
Bavyera İlluminati Cemiyeti gibi unsurlar: Soğuk Savaş döneminde ise
'komünistler' ve 'karşı-devrimciler' eklenmişti. Bugün, Yahudiler ve İlluminati
benzeri (örneğin George Bush'un üye olduğu 'Kuru Kafa ve Kemikler Derneği' gibi)
cemiyetler her zamanki gibi başrolde, ama 'hükümetler' ve 'emperyalist güçler'
gibi unsurların da hatırı sayılır yeri var.
'Yanlışlanamayan' teoriler
Bilindiği gibi komplo teorileri, büyük tarihsel ve toplumsal olayları, gerçek
toplumsal güçlerin, sınıfların, zümrelerin, tabakaların çıkarları, konumları ve
karakterleriyle değil, gizli örgütlerin veya ilişkilerin düşünce ve eylemleriyle
açıklar. Büyük anlatıların çöktüğü postmodern çağımızda (sayın İlker Başbuğ'un
kulakları çınlasın), bu teorilerin gizemli ve cazip bir açıklama biçimi olarak
hemen herkesin aklını çelecek bir yanı var. Aslında, insanoğlunun kendisini
etkileyen olayları anlamaya çalışması, yorumlaması son derece doğal bir
süreçtir. Ama bazı olaylar vardır ki, yorumlamaya direnç gösterirler ve bu
yapılarıyla insanoğlunu arkasında yatan anlamı aramaya daha da teşvik eder. Son
derece normal, anlaşılır olan bu süreç bir noktada yolundan sapmaya başlar. Bir
süre sonra kişi her olayın ardında gizli güçler aramaya başlar ve kuşkuculuk
paranoyaklığa dönüşür.
Psikologlara göre herhangi bir komplo teorisine inanan, diğer teorilere de
inanma eğilimdedir. Komplolara inanma eğilimindeki insanlar doğadaki ve
hayattaki milyonlarca şablondan kendi kafalarına en uygununu seçerler. Umberto
Eco da andığımız romanında şöyle der: "...insan isterse, her zaman, her yerde,
her şeyle her şey arasında bağlantılar bulur; dünya ansızın, her şeyin her şeye
yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına
dönüşür..." (s. 434)
Bu davranış biçimini tetikleyen pek çok bilgisel, bilişsel veya psikolojik süreç
vardır. Öncelikle bütün komplo teorileri saçma değildir. Bazılarının doğru
çıkması, kişiyi diğerlerinin de doğru olabileceği yolunda güdüler. Bir başka
mesele, insanoğlunun bir olayın sonunda kime yaradığını (cui bono?) düşünmeye
eğilimli olması. Halbuki olay rastlantısal olabilir veya gözden kaçırılan
faktörler vardır. Bir başka neden, insanların her eylemin mutlaka rasyonel,
mantıklı bir açıklaması olduğunu varsaymasıdır. Halbuki insanlar ya da insan
topluluklarının bazı davranışları irrasyoneldir, mantıksızdır. Bir başka etken,
medyanın kamuoyunun dikkatini çekmek için, olayları olduğundan daha karmaşık ve
negatif bir biçimde sunma eğilimi dir. X-Files, Conspiracy Theory, Matrix gibi
etkileyici Holywood yapımlarının rolünü de unutmamak lazım. Bilim felsefecisi
Karl Popper ise komünizm, Nazizm veya faşizm gibi totaliter ideolojilerin
paranoid senaryolar olmadan varlıklarını sürdürmesinin mümkün olmadığını,
dolayısıyla bunları sistematik biçimde ürettiğini iddia ederek çıtayı biraz daha
yükseltir.
Başka açıklamalar da var ama, görülen o ki, antropologların mantık-öncesi
inançlara benzer buldukları komplo teorileri, her geçen gün biraz daha
karmaşıklaşan, doğrudanlıktan ve açıklıktan hızla uzaklaşan günümüz dünyasında,
bilgi bombardımanının kalın sis bulutu yüzünden hükümetler, şirketler, medya ya
da dini cemaatler gibi çetrefil yapıları, kurumları ve bunlar arasındaki çok
yönlü ilişki ağlarını anlamlandırmakta güçlük çeken bireye, kendi küçük grup
ilişkileri çerçevesinde basit, kolay anlaşılır, net açıklamalar sunuyor. Bu
iddialar, bilimsel kıstaslarla kanıtlanmaları ya da reddedilmeleri mümkün
olmadığından dolayı da, kolaylıkla ortadan kalkmıyorlar.
Analizden kaçış
Komplo teorileri en çok Ortadoğu ülkelerinde tutuluyor ama son yıllarda
ülkemizde de, sıradan vatandaşlardan devlet adamlarına, aydınlardan ordu
komutanlarına kadar uzanan geniş bir yelpaze, önemli önemsiz her olayı komplo
teorileri ile açıklama eğilimi bilimsel analizlerin yerini almaya çoktan
başladı.
Ancak, Cumhuriyet'in modernleştirmeci politikalarının özünü anlamak yerine,
'Halifeliği Siyonist-Haçlı Birliği kaldırttı' demek; Cumhuriyet'in 80 yıllık
Kürt meselesinin mantığını kavramak işine gelmeyince "ABD, Ortadoğu haritasını
yeniden çizmek için Kürtleri kışkırtıyor" demek; din ile modernlik ilişkisini
tarihsel ve sosyolojik olarak tahlil etmekte zorlanınca "ABD, Türkiye'ye ılımlı
İslam Cumhuriyeti rolü biçti, bunun sonu şeriattır" demek; karmaşık ve çok yönlü
uluslararası ilişkileri anlamakta güçlük çekince "Batı Sevr Anlaşması'nı hiçbir
zaman masadan kaldırmadı ki" demek; Avrupa Birliği'nin insani, hukuki veya
ekonomik kriterlerine uymak için çok emek vermek gerekince "AB, Türkiye'yi
eyaletlere bölerek yok etmek istiyor" demek; Karadeniz bölgesindeki faşizan
milliyetçi kabarmanın vahametini gözden kaçırmak gerektiğinde "Pontus devletini
canlandırmak isteyen yabancı istihbarat örgütleri bölgede cirit atıyor" demek
sıradan bireyler söz konusu olduğunda anlaşılır ve kabul edilebilir, ama bilgi
kaynakları çok daha geniş olan kesimlerin zihniyetlerini tahlil etmeye cidden
ihtiyaç var.
Yaralı ulusal onura merhem
Almanya, İtalya, İspanya ve Türkiye gibi uluslaşma sürecine geç girmiş, ulusal
devlet kurma tarihlerini bir süreklilik olarak değil önemli kırılmalar biçiminde
yaşamış, ağır yenilgilerle eski güçlü konumlarını aniden kaybetmiş tüm uluslarda
görülen bazı ortak özellikler olduğu biliniyor. Ülkemizde, üç kıtaya yayılmış
koca bir imparatorluktan Anadolu'ya sıkışmış küçük bir ulus-devlet olmayı hâlâ
sindirememiş olan büyük bir kesim, kendi geçmiş büyüklüğü ile büyülenerek şu
andaki durumu hiç de hak etmediğine, aslında çok daha 'yüksek' yerlerde olması
gerektiğine dair derin bir inanç ile mevcut durumun yarattığı aşağılık kompleksi
ve aşırı alınganlıklar arasında salınıp duruyor. Bu durumun suçlusu olarak da
kendinden ('Türk'ten) gayri herkesi görüyor. Dolayısıyla bugün neredeyse her
Türk vatandaşı ülkesini, dinini veya milletini bölmeye yönelik gizli, açık,
sivil, askeri, dini, rasyonel, irrasyonel, yerli, yabancı, her türlü yıkıcı
faaliyet karşısında daima uyanık olmak zorunda hissediyor. Ve bütün bunları
artık geçmişteki gibi güçlü olmadığı için 'sineye çekmek' zorunda olduğunu
düşünerek büyük bir rahatsızlık duyuyor.
Maruz kaldığımızı düşündüğümüz komplolar arasında esnek bir hiyerarşi var. Dünya
veya ülke konjonktürüne bağlı olarak bazıları öne çıkarken, bazıları gözden
düşüyor. Bazen tek tek, bazen kombine olarak faaliyet gösteren bu teoriler
yeterli ilgiyi çekmezse, toplumsal bilinçaltımızın derin katmanlarına hitap
edecek yeni unsurlarla, örneğin 'misyonerlik' veya 'Sabetaycılık' ile
renklendiriliyor. Sonuçta, komplo teorileri, kendini tarihsel anlamda Batı'nın
kurbanı olarak görmeye eğilimli Türkiye toplumunun, küreselleşen dünyada giderek
karmaşıklaşan ilişkiler ağı içinde, ülkesini ve kendisini belli bir yere oturtma
çabasında karşılaştığı her başarısızlığı aklileştiren sihirli bir değnek,
toplumsal benliğindeki yaralara güçlü bir merhem oluyor. Eğer Karl Popper
haklıysa, totaliter eğilimli kesimler, bu zihniyeti kasıtlı olarak teşvik
ediyorlar, besliyorlar , çünkü böylece varlıkları, politikaları, uygulamaları
kitlelerin gözünde meşruiyet kazanıyor.
Elbette, dünya yüzünde kötü niyetli kesimler, gruplar, yönetimler var. 1916
tarihli Sykes-Picot Anlaşması veya 1972 tarihli Watergate Skandalı örneklerinde
olduğu gibi, bunların kendi çıkarlarına bir düzen kurmak için sistematik biçimde
çaba gösterdiklerini biliyoruz. Ama her şey fesatçıların kontrolünde değil.
Nitekim, bu komplocu girişimlerin çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Rastlantıların
rolü bir yana, sınıf hareketlerinin, dinsel veya ulusal güçlerin, sivil toplum
örgütlerinin, aydınların ve daha nice kesimin gücünü göz ardı etmeye başlayınca,
hastalıklı bir durum ortaya çıkıyor ve her geçen gün biraz daha paranoyak bir
toplum oluyoruz.
Bilimsel kuşku
Evet, her şey her şeyle bağlantılıdır ama bu bağlantılar, her zaman nesnel,
somut, rasyonel değildir. Eco'nun, olaya 'bilimsel kuşku' ile başlayan
kahramanlarını yıkıma sürükleyen, gerçek bağlantıları kurmaları değil,
kendilerinin kurdukları bu bağlantıları kimsenin yanlışlığını ispat edemeyeceği
noktaya dek ilerletmeleri olmuştu. Gerçekte ortada bir sır yoktur; sır, 'var ve
biliyorum' diyendedir. 'Kendinden menkul' bir düşünme biçimi olarak komploculuk,
pozitivizmin çoktan çürüyen neden-sonuç ilkesinin sığlığı yerine, çoklu
nedensellik ve değişebilir sonuçlar ilkesinin büyüsüne dayanır.
Ancak, Uğur Mumcu'nun bilgece tanımı ile 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan
insanlar' haline dönüşmek istemiyorsak, bize karmaşık gelen konularda
izleyeceğimiz yol, 14. yüzyıldan beri bildiğimiz Ockham'ın Usturası Prensibi'ne
uymak olmalı: entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem! Yani bir olayı
açıklamak için gereksiz bütün ayrıntıları atıp en basit açıklama ile yetinmek,
ancak bu yetersiz kaldığında, daha karmaşık olana geçmek. Hâlâ sonuca
ulaşamamışsak, bizim göremediğimiz faktörler olduğunu hesaba katmak, bunları
azaltmak için okumak, araştırmak, bu süre içinde de spekülasyondan kaçınmak.
Ancak böylece, zihnimizde ve dilimizde var olanlar ile gerçekte var olanları
ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz
ve yararsız işlerle uğraşmaktan kurtuluruz. Basitliğin ve bilimsel metodolojinin
erdemi ile tanışmak da cabası...
Ayşe Hür: Yazar
Radikal
29/10/2007