Ayşe Hür: 'Komploculuk' ve Ockham'ın usturası
Tarih: 29.10.2007 Saat: 13:21
Konu: Makale


Komplo teorileri en çok Ortadoğu'da tutuluyor, son yıllarda ülkemizde de, sıradan vatandaştan devlet adamlarına, aydınlardan ordu komutanlarına kadar uzanan geniş bir yelpazenin, önemli önemsiz her olayı komplo teorileriyle açıklama eğilimi bilimsel analizlerin yerini almaya çoktan başladı



İtalyan göstergebilimci, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı (Can Yayınları, 1992) adlı eseri okültizm (gizli bilimcilik), Kabala (Musevi gizemciliği), simya ve komplo teorilerine yapılmış yüzlerce referansla, bir anlamda irrasyonel düşüncenin 500 yıllık tarihini içeren, çokdilli bir çağrışımlar, anıştırmalar, eğretilemeler, göndermeler yelpazesidir.

Kitapta adı hiç anılmamakla ve Eco tarafından inkâr edilmekle birlikte, Fransız filozofu Michael Foucault'nun bilgi ve güç arasındaki ilişkilere dair teorisine örtük bir göndermeyi de içeren eser adını Fransız fizikçi J. B. Leon Foucault'un dünyanın dönüşünü simgeleyen sarkacından alır. 1851'de , Paris'teki Pantheon'un kubbesine asılan 67 metre uzunluğunda, 28 kilo ağırlığındaki sarkacın topu, her salınımda altındaki kum zemin üzerinde 3 milimetrelik bir iz bırakıyor ve bu izler yavaşça saat yelkovanı yönünde dönüyordu. 32 saatte tamamlanan bu dolanım, Dünya'nın gerçekten döndüğüne dair doğrudan ilk kanıttı.

Son derece ciddi bilimsel araştırmalara dayanarak yazılmış olan roman, Belbo, Diotallevi ve Casaubon adlı Milanolu üç arkadaşın konuyla ilgili bir sürü elyazmasını okuduktan sonra, mükemmel bir komplo teorisi ortaya çıkarmak iddiasıyla başlattıkları bir oyunun, onları sanki gerçeklikmiş gibi nasıl sarıp sarmaladığını anlatır. Gençler kendi komplo teorilerini oluşturmak için bir bilgisayar programı hazırlarlar ve bazı elyazmalarından rasgele kelimeler seçmeye başlarlar ve yepyeni bir metin oluştururlar. Her geçen gün planlarını daha da mükemmelleştirirler.

Sonuçta Belbo, kendi hazırladıkları planın gerçek olduğuna inanan arkadaşları tarafından Foucault'un Sarkacı'na bağlı kordona asılarak öldürülür. Kitapta gönderme yapılanlar arasında kökü çok eski çağlara uzanan ve dünyadaki tüm kötülüklerin ardında cadılarla Yahudileri arayan klasik komploculuk anlayışının yanı sıra Tapınak Şövalyeleri, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Druidler, Katarlar, Hasan Sabbah'ın Fedaileri , Woodoo Ayinleri gibi onlarca merak uyandırıcı unsur vardır. Bilindiği gibi bu temalara, 18. yüzyılda Masonlar/Farmasonlar veya Bavyera İlluminati Cemiyeti gibi unsurlar: Soğuk Savaş döneminde ise 'komünistler' ve 'karşı-devrimciler' eklenmişti. Bugün, Yahudiler ve İlluminati benzeri (örneğin George Bush'un üye olduğu 'Kuru Kafa ve Kemikler Derneği' gibi) cemiyetler her zamanki gibi başrolde, ama 'hükümetler' ve 'emperyalist güçler' gibi unsurların da hatırı sayılır yeri var.

'Yanlışlanamayan' teoriler

Bilindiği gibi komplo teorileri, büyük tarihsel ve toplumsal olayları, gerçek toplumsal güçlerin, sınıfların, zümrelerin, tabakaların çıkarları, konumları ve karakterleriyle değil, gizli örgütlerin veya ilişkilerin düşünce ve eylemleriyle açıklar. Büyük anlatıların çöktüğü postmodern çağımızda (sayın İlker Başbuğ'un kulakları çınlasın), bu teorilerin gizemli ve cazip bir açıklama biçimi olarak hemen herkesin aklını çelecek bir yanı var. Aslında, insanoğlunun kendisini etkileyen olayları anlamaya çalışması, yorumlaması son derece doğal bir süreçtir. Ama bazı olaylar vardır ki, yorumlamaya direnç gösterirler ve bu yapılarıyla insanoğlunu arkasında yatan anlamı aramaya daha da teşvik eder. Son derece normal, anlaşılır olan bu süreç bir noktada yolundan sapmaya başlar. Bir süre sonra kişi her olayın ardında gizli güçler aramaya başlar ve kuşkuculuk paranoyaklığa dönüşür.

Psikologlara göre herhangi bir komplo teorisine inanan, diğer teorilere de inanma eğilimdedir. Komplolara inanma eğilimindeki insanlar doğadaki ve hayattaki milyonlarca şablondan kendi kafalarına en uygununu seçerler. Umberto Eco da andığımız romanında şöyle der: "...insan isterse, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağlantılar bulur; dünya ansızın, her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür..." (s. 434)

Bu davranış biçimini tetikleyen pek çok bilgisel, bilişsel veya psikolojik süreç vardır. Öncelikle bütün komplo teorileri saçma değildir. Bazılarının doğru çıkması, kişiyi diğerlerinin de doğru olabileceği yolunda güdüler. Bir başka mesele, insanoğlunun bir olayın sonunda kime yaradığını (cui bono?) düşünmeye eğilimli olması. Halbuki olay rastlantısal olabilir veya gözden kaçırılan faktörler vardır. Bir başka neden, insanların her eylemin mutlaka rasyonel, mantıklı bir açıklaması olduğunu varsaymasıdır. Halbuki insanlar ya da insan topluluklarının bazı davranışları irrasyoneldir, mantıksızdır. Bir başka etken, medyanın kamuoyunun dikkatini çekmek için, olayları olduğundan daha karmaşık ve negatif bir biçimde sunma eğilimi dir. X-Files, Conspiracy Theory, Matrix gibi etkileyici Holywood yapımlarının rolünü de unutmamak lazım. Bilim felsefecisi Karl Popper ise komünizm, Nazizm veya faşizm gibi totaliter ideolojilerin paranoid senaryolar olmadan varlıklarını sürdürmesinin mümkün olmadığını, dolayısıyla bunları sistematik biçimde ürettiğini iddia ederek çıtayı biraz daha yükseltir.

Başka açıklamalar da var ama, görülen o ki, antropologların mantık-öncesi inançlara benzer buldukları komplo teorileri, her geçen gün biraz daha karmaşıklaşan, doğrudanlıktan ve açıklıktan hızla uzaklaşan günümüz dünyasında, bilgi bombardımanının kalın sis bulutu yüzünden hükümetler, şirketler, medya ya da dini cemaatler gibi çetrefil yapıları, kurumları ve bunlar arasındaki çok yönlü ilişki ağlarını anlamlandırmakta güçlük çeken bireye, kendi küçük grup ilişkileri çerçevesinde basit, kolay anlaşılır, net açıklamalar sunuyor. Bu iddialar, bilimsel kıstaslarla kanıtlanmaları ya da reddedilmeleri mümkün olmadığından dolayı da, kolaylıkla ortadan kalkmıyorlar.

Analizden kaçış

Komplo teorileri en çok Ortadoğu ülkelerinde tutuluyor ama son yıllarda ülkemizde de, sıradan vatandaşlardan devlet adamlarına, aydınlardan ordu komutanlarına kadar uzanan geniş bir yelpaze, önemli önemsiz her olayı komplo teorileri ile açıklama eğilimi bilimsel analizlerin yerini almaya çoktan başladı.

Ancak, Cumhuriyet'in modernleştirmeci politikalarının özünü anlamak yerine, 'Halifeliği Siyonist-Haçlı Birliği kaldırttı' demek; Cumhuriyet'in 80 yıllık Kürt meselesinin mantığını kavramak işine gelmeyince "ABD, Ortadoğu haritasını yeniden çizmek için Kürtleri kışkırtıyor" demek; din ile modernlik ilişkisini tarihsel ve sosyolojik olarak tahlil etmekte zorlanınca "ABD, Türkiye'ye ılımlı İslam Cumhuriyeti rolü biçti, bunun sonu şeriattır" demek; karmaşık ve çok yönlü uluslararası ilişkileri anlamakta güçlük çekince "Batı Sevr Anlaşması'nı hiçbir zaman masadan kaldırmadı ki" demek; Avrupa Birliği'nin insani, hukuki veya ekonomik kriterlerine uymak için çok emek vermek gerekince "AB, Türkiye'yi eyaletlere bölerek yok etmek istiyor" demek; Karadeniz bölgesindeki faşizan milliyetçi kabarmanın vahametini gözden kaçırmak gerektiğinde "Pontus devletini canlandırmak isteyen yabancı istihbarat örgütleri bölgede cirit atıyor" demek sıradan bireyler söz konusu olduğunda anlaşılır ve kabul edilebilir, ama bilgi kaynakları çok daha geniş olan kesimlerin zihniyetlerini tahlil etmeye cidden ihtiyaç var.

Yaralı ulusal onura merhem

Almanya, İtalya, İspanya ve Türkiye gibi uluslaşma sürecine geç girmiş, ulusal devlet kurma tarihlerini bir süreklilik olarak değil önemli kırılmalar biçiminde yaşamış, ağır yenilgilerle eski güçlü konumlarını aniden kaybetmiş tüm uluslarda görülen bazı ortak özellikler olduğu biliniyor. Ülkemizde, üç kıtaya yayılmış koca bir imparatorluktan Anadolu'ya sıkışmış küçük bir ulus-devlet olmayı hâlâ sindirememiş olan büyük bir kesim, kendi geçmiş büyüklüğü ile büyülenerek şu andaki durumu hiç de hak etmediğine, aslında çok daha 'yüksek' yerlerde olması gerektiğine dair derin bir inanç ile mevcut durumun yarattığı aşağılık kompleksi ve aşırı alınganlıklar arasında salınıp duruyor. Bu durumun suçlusu olarak da kendinden ('Türk'ten) gayri herkesi görüyor. Dolayısıyla bugün neredeyse her Türk vatandaşı ülkesini, dinini veya milletini bölmeye yönelik gizli, açık, sivil, askeri, dini, rasyonel, irrasyonel, yerli, yabancı, her türlü yıkıcı faaliyet karşısında daima uyanık olmak zorunda hissediyor. Ve bütün bunları artık geçmişteki gibi güçlü olmadığı için 'sineye çekmek' zorunda olduğunu düşünerek büyük bir rahatsızlık duyuyor.

Maruz kaldığımızı düşündüğümüz komplolar arasında esnek bir hiyerarşi var. Dünya veya ülke konjonktürüne bağlı olarak bazıları öne çıkarken, bazıları gözden düşüyor. Bazen tek tek, bazen kombine olarak faaliyet gösteren bu teoriler yeterli ilgiyi çekmezse, toplumsal bilinçaltımızın derin katmanlarına hitap edecek yeni unsurlarla, örneğin 'misyonerlik' veya 'Sabetaycılık' ile renklendiriliyor. Sonuçta, komplo teorileri, kendini tarihsel anlamda Batı'nın kurbanı olarak görmeye eğilimli Türkiye toplumunun, küreselleşen dünyada giderek karmaşıklaşan ilişkiler ağı içinde, ülkesini ve kendisini belli bir yere oturtma çabasında karşılaştığı her başarısızlığı aklileştiren sihirli bir değnek, toplumsal benliğindeki yaralara güçlü bir merhem oluyor. Eğer Karl Popper haklıysa, totaliter eğilimli kesimler, bu zihniyeti kasıtlı olarak teşvik ediyorlar, besliyorlar , çünkü böylece varlıkları, politikaları, uygulamaları kitlelerin gözünde meşruiyet kazanıyor.

Elbette, dünya yüzünde kötü niyetli kesimler, gruplar, yönetimler var. 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması veya 1972 tarihli Watergate Skandalı örneklerinde olduğu gibi, bunların kendi çıkarlarına bir düzen kurmak için sistematik biçimde çaba gösterdiklerini biliyoruz. Ama her şey fesatçıların kontrolünde değil. Nitekim, bu komplocu girişimlerin çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Rastlantıların rolü bir yana, sınıf hareketlerinin, dinsel veya ulusal güçlerin, sivil toplum örgütlerinin, aydınların ve daha nice kesimin gücünü göz ardı etmeye başlayınca, hastalıklı bir durum ortaya çıkıyor ve her geçen gün biraz daha paranoyak bir toplum oluyoruz.

Bilimsel kuşku

Evet, her şey her şeyle bağlantılıdır ama bu bağlantılar, her zaman nesnel, somut, rasyonel değildir. Eco'nun, olaya 'bilimsel kuşku' ile başlayan kahramanlarını yıkıma sürükleyen, gerçek bağlantıları kurmaları değil, kendilerinin kurdukları bu bağlantıları kimsenin yanlışlığını ispat edemeyeceği noktaya dek ilerletmeleri olmuştu. Gerçekte ortada bir sır yoktur; sır, 'var ve biliyorum' diyendedir. 'Kendinden menkul' bir düşünme biçimi olarak komploculuk, pozitivizmin çoktan çürüyen neden-sonuç ilkesinin sığlığı yerine, çoklu nedensellik ve değişebilir sonuçlar ilkesinin büyüsüne dayanır.

Ancak, Uğur Mumcu'nun bilgece tanımı ile 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan insanlar' haline dönüşmek istemiyorsak, bize karmaşık gelen konularda izleyeceğimiz yol, 14. yüzyıldan beri bildiğimiz Ockham'ın Usturası Prensibi'ne uymak olmalı: entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem! Yani bir olayı açıklamak için gereksiz bütün ayrıntıları atıp en basit açıklama ile yetinmek, ancak bu yetersiz kaldığında, daha karmaşık olana geçmek. Hâlâ sonuca ulaşamamışsak, bizim göremediğimiz faktörler olduğunu hesaba katmak, bunları azaltmak için okumak, araştırmak, bu süre içinde de spekülasyondan kaçınmak. Ancak böylece, zihnimizde ve dilimizde var olanlar ile gerçekte var olanları ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz
ve yararsız işlerle uğraşmaktan kurtuluruz. Basitliğin ve bilimsel metodolojinin erdemi ile tanışmak da cabası...

Ayşe Hür: Yazar

 

Radikal
29/10/2007







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4471