Celal Talabani'nin, "Türkiye'ye değil bir Kürt'ü, bir Kürt kedisini bile
vermeyiz" sözünün altı çizilmeli. Bölge Kürtlerinin siyasî tarihinde bu cümle
kesin ve dramatik bir virajı işaretliyor; bu sözün bölgenin muhtelif ülkelerinde
yaşayan Kürtler arasında büyük bir siyasî dopinge ve maneviyat üstünlüğüne sebep
olması muhakkaktır.
On sene önce Türk pasaportu ile yurtdışına çıkabilen ve peşmergeleri aracılığı
ile Türk ordusuna her türlü destek vaadinde bulunan Talabani'nin, bugün bütün
Kürtlerin lideri imiş gibi psikolojik inisiyatif kazanmasını çok dikkate değer
buluyorum.
Bu beyanı, hemen hemen aynı günde okuduğum Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir
Kürt'ün söyledikleriyle yan yana koyuyorum; diyor ki, "Kürt kimliğini inkâr
edersen Türkiye'de işadamı, sanatçı, bürokrat, hâkim, vekil, bakan, başbakan
hatta cumhurbaşkanı bile olabilirsin ama ben kimliğimi, bütün bunların üstüne
koyuyorum; kimliğimin resmen tanınmadığı bir ülkeyi benimsemekte zorlanıyorum."
Görünüşe bakınca bölge Kürtlerinin bugünlerde, ABD' nin zorla değiştirdiği
siyasî konjonktür sebebiyle iyimser olmak için çok kuvvetli sebeplere sahip
oldukları görülüyor. Stefan Zweig'in ünlü eserinin ismini çağrıştıran bir
hoşnutluk ve haklılık duygusu: "Talih yıldızının parıldadığı an"ı paylaşmak
kimin hoşuna gitmez?
Kuzey Irak'taki Kürt devleti yapılanmasının Türkiye'yi zor zamanında alnından
kaşıyan sözlerle karşısına alma sebeplerini sakin bir zihinle değerlendirelim;
ABD'yi aktif dost, AB'yi pasif müttefik, Türkiye'yi ise tarih boyunca çekilen
bütün acıların müsebbibi bilen bu vizyonun bölge Kürtleri açısından varabileceği
bir hayırhah kapı görünmüyor. Kürtler, uzak ata kabul ettikleri Medler'den bu
yana bölgenin otantik kavimlerinden birisi olduklarını savunurken, bu kabulün
"tarihî şuur" zaviyesinden Kürtlere zengin bir değerlendirme malzemesi teşkil
ettiğini zımnen kabullenmiş olsalar gerektir. İşte böyle bir tarih şuuru ile
Kürtler, o bir türlü beğenmedikleri ve bazı noktalarda haklı olarak
eleştirdikleri Türkiye Cumhuriyeti'nin hâline bakınca, kendi geleceklerini
okuyabilmek fetânet ve ferasetine erişmiş olmalılar: Bin senelik devlet
geleneğiyle bölgede varlığını sürdüren Türkiye, I. Dünya Harbi galiplerinin
koyduğu uluslararası statüye rağmen kuruldu. Lozan'da uluslararası meşruiyet
kazandı; Türkiye'ye Lozan'da bahşedilen konjonktürel rol, tarihin ve dünyanın
kıyısında, yüksek savunma harcamalarıyla kalkınma enerjisini soğuran, verimsiz
ve dışa bağımlı bir ülke olmaktı. Türkiye, ne zaman bu rolü reddetmeye kalkışsa
başına olmadık belâlar açıldı. İşte sırasıyla küçücük bir liste: Rus tehdidi,
sağ-sol çatışması, Alevi-Sünni gerilimi, Ermeni meselesi, laik-dindar paradoksu,
PKK terörü. Beş asırdan beri Avrupa aktörü olan bir ülkenin AB kapılarında bu
kadar aşağılanmasının sebebi başka ne olabilir; elli seneden beri müttefik
bildiğimiz ABD'nin şu günlerde Türkiye'ye karşı takındığı riyakâr tutumun başka
ne manası vardır?
Türkiye, var olmanın bedelini ödüyor; belli ki daha da ödeyecek! Bu bedele
vaktiyle aynı evin kedisi olmak hasebiyle Kürtlerin de iştirak etmesi durumu
değiştirmiyor. Bu izahattan sonra vurgulamak istediğim nokta çok açıktır:
Kürtlerin dünya coğrafyasında kendilerini en rahat ifade edebilecekleri, en
mutlu hissedebilecekleri ve var olabilecekleri ülke burasıdır; Türkiye,
Kürtlerin de ebedi vatanıdır. "Egemen olayım ama kuru ekmek yiyeyim" mantığının
asla işlemeyeceği bir hayal-i muhal üssüne (Büyük Kürdistan!) yaslanmak, büyük
hayal kırıklıkları ve acılara sebep olacaktır; bunu sezmek için Türkiye'nin var
olma savaşının tarihî duraklarını incelemeye bile gerek yok; Irak'ın düştüğü
duruma bakıp ibret almak yeter.
Kürt kedisi, sözümü yabana atma, husumet ibrazı belleme: Biz aynı evin
kedileriyiz, beraberlik ve kardeşlikten başka şansımız yok; görmüyor musunuz?
Zaman
24/10/2007