Dört yıl önce dün Cemal'e yürüyen bilge kralların sonuncusu Aliya
İzzetbegoviç, 'Edebiyat, farklı milletleri birbirine yakınlaştıran en değerli
iletişim alanıdır' demişti.
İzzetbegoviç'in ifadesi bize, sanatın dünya vatandaşı olduğunu da ima eder.
Sanatın 'millî' niteliğini inkârın saçmalığı ortada, sanatkâr da doğduğu ve
yaşadığı yere benzer, dili, soluk alıp verdiği coğrafyanın toprağı gibi kokar,
içinden geldiği toplumsal kültürün dilini konuşur, o dilin sınırlarını
genişletir, düşünceyi zenginleştirir, insanı yatay olandan dikey olana çağırır,
soyutlamalar ile gündelik ve geçici olandan kurtarır, daha bütüncül bakmanın
yollarını açar, her şeye bir çocuğun hayret'iyle bakar, bize daha önce akl
edemediğimizi gösterir.
Bu yönleriyle de sanat, aynı zamanda cihanşümul bir dile ve doğaya sahiptir.
Hangi kavimden, hangi dilden, hangi coğrafyadan konuşursa konuşsun, kozmik
vasıflarıyla öne çıkan her hakiki sanatçı, sanatın sonradan üretilmiş bütün
sınırlarını aşar, bize, sınırın sınırsızlıkta olduğunu gösterir. Bilge Kral,
Doğu Batı Arasında İslam adlı görkemli eserinin 'sanat ve tenkid' bölümünde
şöyle der: 'Sanatçı için eser, ıstırap ve başından geçenlerin etkisiyle
hareketlenen içsel bir vizyondur. Tahlil ve mantıksal düşünmenin sonucu
değildir. Picasso'nun deyişiyle, 'sanat, acının çocuğudur'. Sanırım Picasso'nun
başka bir belirlemesi daha vardır: 'Sanat, insanı hakikate götüren en büyük
yalandır.'
Acının çocuğu ve bizi hakikate götürme azmiyle yola çıkmış bir yazarı yenilerde
kaybettik. Mehmed Uzun'dan söz ediyorum. Onu, Türkçeye çevrilen ilk romanı,
Yitik Bir Aşkın Gölgesi'nde ile tanımıştım. Ahmed-i Hani'lerin, Mele
Ceziri'lerin geldiği bereketli bir edebî geleneğin dilinin zamanla paslanmasının
getirdiği güçlüklerle boğuştu durdu. Bir yandan politize olmanın, şiddeti bir
konuşma biçimi olarak seçmiş örgütün ve onun da içinde bulunduğu gerilimli
sorunun ağırlığı altındaydı, diğer taraftan edebiyatın evrensel dilinin
zenginliğine açılmıştı. Kürt dilini, yeniden bir edebiyat dili haline getirmenin
kapısını araladı. Uzun'un kitaplarının farklı dillere çevrilip, geniş bir okura
ulaşması, 'mahallî' bir noktadan yola çıkmasına rağmen, evrensel bir yere varmış
olmasıyla ilgiliydi. İzzetbegoviç'in ima ettiği hakikatin farkındaydı, insanları
ancak böylesi kozmik bir dilin ve duyarlığın bir araya getirebileceğini
biliyordu. 11 Ekim'de yitirdiğimiz Uzun, ülkesinden uzakta geçirdi yaşamını.
Göçmenliğin Derrida'nın söz ettiği varoluşsal boyutunu onda çarpıcı biçimde
görmek mümkündü. İnsan çocukluğudur gerçi. Uzun da, yazdığı binlerce sayfa
hikâyelerde, kendi kişisel, ait olduğu kavim ve giderek insan'ın öyküsünü
anlatarak yaşadı. İş başa dönermiş, sonunda doğduğu yere döndü, zeminini
oluşturan toprağa rücu etti.
Modern zamanlarda edebiyatın kozmik dili
İşin başa dönmesi, hakikatin kürevî niteliğindendir. İnsan yedisinde neyse
yetmişinde odur gerçeği burada da belirdi ve Uzun, Kürtlerin macerasını, kendi
kişisel hikâyesinin içinden geçerek anlattı, çocukluğunun o muazzam sözlü anlatı
geleneklerini yeniden üretti. Kürtlerin sorunlarını böylesi bir dille ifade
etmeleri gerektiğini ısrarla vurguladı. PKK'nın tehdidine maruz kaldı. Bir
gerilim içinde kendisini tekrar Avrupa'ya attı. Lakin dediğim gibi, orada da
olsa burada da ölse, insan çocukluğundan ibaret olduğu için, aynı hikâyenin
başladığı yerde bitirdi. Edebiyat, altmışlı yıllardan itibaren aşırı biçimde
politize oldu. Bizim modern zamanlarda yaşadığımız bu kabz (daralma) halinden
çıkışımızın son derece değerli bir imkânı edebiyatın kozmik diliyledir. Zira
Şerif Mardin'in dediği gibi, örneğin pozitivizm insanın içindeki şiiriyeti inkâr
ettiği için her yerde başarısızlığa uğramıştır.
Bu hazin macerayı biz de yaşadık, yaşıyoruz. Sorunları samimi, sahici ve adil
biçimde konuşmayı bir türlü başaramıyoruz. Çünkü insan merkezli bir bakış
açısından, bir yaklaşımdan uzaklaşmış durumdayız. Sorunlarımızı insan üzerinden,
insan merkezli, insanî bir dilin içinden konuşamadıkça da sahih çözüm yolları
bulabilmemiz imkânsız. Mehmed Uzun gibi sanatkârlar, sanatın dünya vatandaşı
olduğu gerçeğini kendi kavmine en doğru anlatacak ve gerilimli dilin
sıkıştırdığı zihinlerin genişlemesini sağlayacak sanatkârlardır. Gerçi Uzun da
modernleşmeden nasibini almıştı, kendi irfanî geleneğinin diline aşinalığı azdı,
azalmıştı. Oysa Kürtlerin son derece gürbüz bir irfanî gelenek damarı vardır ve
son yüzyılda, o zamanlar bu topraklarda onlarca büyük bilge yetişmiş, yüzlerce
kıymetli eser telif edilmiş, binlerce yol gösterici yerel kılavuz boy
göstermiştir. Kürtlerin irfanî geleneklerinin medrese ve dergâhların
kapatılmasından sonra tümüyle kuruduğu, kurumaya yüz tuttuğu sosyolog ve
tarihçilerin araştırmalarının doğruladığı bir vakıadır.
Uzun'un Yitik Bir Aşkın Gölgesinde başta olmak üzere, bütün romanlarında, irfanî
gelenekle arasındaki bağların gevşemesinin izlerini bulmak mümkündür. Buna
rağmen, o muazzam gelenekten çok güzellik devşirmiş, yeni yapılar inşa etmiştir.
Bu yapıların dili, bugün ülkemizin ve dünyanın sorunlarını anlamamıza ve özgürce
konuşabilmemize imkân verecek niteliktedir. Mardinkapı mezarlığına gömülen bu
hazinenin kıymeti zamanında ne yazık ki bilinemedi, bari yeni Uzun'ların değeri
bilinse... En insanî ve kozmik dil olan edebiyatın gürbüzleşmesi yönünde çaba
gösterilse. Bir iç-duyum hali olarak 'hayret'e bürünebilsek. Bilmediğimiz
dünyalara kulak kabartabilsek. Hayret'i öğrenmenin, empati yapabilmenin biricik
yolu olduğunu görebilsek.
Heidegger'e göre asıl körlük...
İnsan, daha önce hiç görmediğini gördüğünde, duymadığını duyduğunda, tahayyül
etmediğini ettiğinde şaşırmadan öte bir şey yaşar. Burada hayret, hem hayreti
gerektiren halin ateşleyicisidir hem de sonuçlarındandır. Ateşleyicisidir, çünkü
bir nesneye, olguya, var olana veya varlığa, 'hayret'le bakıldığında, ondaki
gizli yüz görünebilir. Sonucudur, çünkü insan hayret ederek hayran olabilir ve
baktığında yeni bir veçhe görebilir. Böylece, hayret, hem bir tür düşüncedir hem
de dönüşümdür. Sadece düşünce değildir, çünkü hakikat düşüncelerde değildir.
Hakikatin görünümleri ancak, bir deneyim sonucu düşüncede gerçekleşen
değişiklikle belirebilir. Yani bir 'gerçek', insanın elinden tutarak, onu bir
başka 'gerçeğe' götürebiliyorsa geçerlidir ve dolayısıyla gerçektir. Belki bu
yüzden, Wittgenstein, kelimelerin sadece hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu
söyler. Varlığın sesine kulak kesilen ve onu duymaya çalışmayı felsefî etkinlik
yani düşünme olarak gören Heidegger'den de bir kez daha öğreniyoruz ki, insanın
körlüğü gözlerinde değildir. Asıl körlük, göğsümüzdeki tahttadır. Hayret etmeyi,
düşünmenin arkhesi olarak önümüze getiren Heidegger şöyle der: 'İnsanlar,
hayretin içinden geçerek hem şimdi hem de ilk olarak düşünmenin egemen
başlangıcına vardılar.' Hikmetin kurucu öğesi hayrettir. Hikmet, varlığın iç
yüzünü okumaktır. Peki, neler oluyor burada?
Heidegger'e göre, 'hayret sırasında kendimize tutunuruz. Var olanın karşısında,
onun var olması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım
atarız. Hayret etme, var olanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz.
Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri
adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.' Varlığa uygun
olarak konuşmayı sağlayan hayret, insanı, kendini yok eden benliğin
sınırlarından kurtarır ve zihnini genişletir. Zihin darlığı, insanın temel
zaafıdır. Fazlurrahman'dan öğrendiğimize göre, tüm Arap dilbilimcileri, bize,
'zulüm' sözcüğünün yaygın anlamının, 'bir şeyi uygun olmadığı yere koymak'
olduğunu söylüyorlar. Öyleyse yanlışın, yanlış yönelimin, yanlışa yönelmenin ve
yanlışta ısrarın her türlüsü zulümdür. Bunu irtikab etmeninse, göğüsteki gözün,
yani iç gözün kalın gaflet perdeleriyle örtülü olmaktan ileri geldiği apaçıktır.
Görüşü keskinleştirmenin bir adı hayrettir ve bu içduyum haliyle insan, gerçeği
sürekli tecrübe eder ve deneyimleri, onu hayranlık vadisinde tutar. Bu varlığın
içinde olmaktır.
Zaman
21/10/2007