1908'de anayasada yapılan yeni değişiklikler, hükümet denen kurumu ortaya
çıkardı çünkü 1876 Anayasası'na göre hükümet diye bir şeyi meclis seçemez,
sadrazamı ve nazırları padişah tayin ederdi
1876 Anayasası'nın yani Kanun-u Esasi'nin toplanmasını emrettiği Meclis-i
Mebusan, 19 Mart 1877'de toplandı. İmparatorluğun yedi iklim dört bucağından
gelen mebusların bazıları bu kadar renkli bir kalabalığı ilk defa görüyordu, bu
bir imparatorluktu. Reis Ahmet Vefik Paşa valiliklerinden edindiği hoyrat bir
üslupla meclisi yönetiyordu. "Söyledik ya, bu böyle olacak" gibi cevaplarla söz
kesiyordu, hatta bir Rum milletvekilini "Otur yerine eşek herif" diye haşladı.
Valiliğin zamanına has bu tavrı; imparatorlukta yaygın seçim yapılamadan, her
vilayetin seçilmiş sayılan vilayet idare meclis üyelerinden bazılarının mebus
diye başkent İstanbul'a yollanmalarından ileri geliyordu. "Bu mebuslar acaba
nasıl toplanacaklar?" diye küçümseyerek soran diplomatlardan bazıları; "Pekâlâ
meclisin oturumlarında bir müzakere alışkanlığı olduğu görüldü. Mebuslar
oturdukları yerlerden soru soruyor veya müdahalede bulunuyorlar" diyordu.
Anlaşılan vilayet idare meclislerinin toplantı geleneğini hem mebuslar hem de
Reis Ahmet Vefik Paşa sürdürmekteydi.
1876 Anayasası siyasi partiler, dernekler gibi kuruluşlar üzerine hüküm beyan
etmiyordu. Şurası bir gerçek ki, imparatorluk o tarihe kadar bu gibi kuruluşları
da tanımıyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nda siyasi grup, Balkanlar'da ayaklanan
gizli ihtilal çeteleri demekti. Şurada burada bir araya gelen siyasi aydın
kümelerinin bile ne derecede bir kulüp olduğunu bugün tarihçiler tartışıyor.
O gün toplanan milletvekillerinin içinde Türkçe bilmeyenler bile vardı. Gelecek
için seçim kanunu tartışılırken, "milletvekillerinin Türkçe bilme mecburiyeti"
hükmüne Arap mebuslar itiraz etmiş, Ahmet Vefik Paşa da "Aklınız varsa dört yıla
kadar öğrenirsiniz" demişti. Bugün bizim için şaka gibi görünen bu manzaralar
aslında bir eski meclis geleneğine dayanan, bir çağdaşlaşmanın başlangıcını
teşkil eden ve adeta yeni bir gelenek doğuran davranış biçimleridir.
II. Abdülhamit'in tavrı
Anadolu mebusları İstanbul'dan gelenlere, "Biz Tanzimat başlangıcından beri
seçim denen adeti iyi biliriz, siz daha ilk defa gördünüz" diyorlardı ki,
doğruydu. Anadolu eşrafı idare meclislerine, belediye meclislerine, çeşitli
çalışma kurullarına seçim yapma alışkanlığını edinmişti. Şurası bir gerçek,
temsilcilik alışkanlığı ve süresi bakımından bu adamlar, üyelerin üçte ikisinin
değiştiği bugünkü meclislerimizden çok daha tecrübeliydi.
Bir konu daha var; Türk-Rus savaşı sürerken bile bu mecliste dış politika
tartışıldı. 1965 dönemine kadar dış politika bizim meclislerimizde tartışılmayan
konulardandır. Mebuslar Meclisi'nin üçte biri gayrimüslim üyelerden oluşuyordu.
Bu 19'uncu yüzyıl için bir devrimdir. Hiçbir ülkede hakim dinin dışındakilere bu
kadar yüksek bir temsil hakkı verilmemişti. Hatta sonraki Rus Duma meclislerinde
birkaç Müslüman mebus olduysa da, Yahudi mebus yoktu.
II. Abdülhamit bu yapısından dolayı savaş zamanındaki olumsuz rolünü bahane
ederek meclisi dağıttı. Ayan Meclisi, yani Senato'nun üyeleri de Mebuslar
Meclisi kadar Hıristiyan ve Türk olmayan üyeleri içeriyordu fakat Ayan Meclisi
dağıtılmadı. Kaydı hayat şartıyla tayin edilen Ayan üyeleri ölmeye de pek
yanaşmadıklarından, II. Meşrutiyet yıllarında bile Rum Patrikhanesi'nin logoteti
ünlü Logofet Bey gibi görevini sürdürdü.
Hekim Marko Paşa da Ayan azasındandı. II. Abdülhamit her şeyi yasak ediyordu,
matbuat da bilindiği gibi sansür altındaydı ama anayasaya göre "Matbuat kanun
dairesinde serbesttir". Yine bu anayasanın acayip sayılabilecek ünlü 112'nci
maddesine göre, padişah ammenin selameti için gerekli gördüğünü yargısız sürgüne
yollayabilirdi.
Anayasanın babası diye ilan edilen fakat anayasa tekniklerinden ve hukuk
metinleri hazırlamaktan pek haberdar olmadığı anlaşılan, aslında sadece bizim
imparatorluğumuzun değil, bütün Avrupa'nın en büyük valisi Mithat Paşa,
sadrazamlığına bakılmadan ve daha meclis toplanamadan, Gülcemal vapuruyla
yurtdışına sürüldü.
Tek gerçek siyasi parti
II. Abdülhamit metnin zayıf bünyesinden yararlanarak, meclis toplanmadan
anayasal rejime ilk oyununu oynamıştı. Anayasa tabii ki kaldırılmadı,
kaldırılmasının lüzumu yoktu. Kanun-u Esasi devlet yıllıklarında devamlı olarak
başköşede yer aldı.
Bu saydığımız nedenlerden dolayı 1908 Temmuz'unda Makedonya'da ayaklanan
askerler Kanun-u Esasi'nin "ilanını" değil, bazı maddelerinin yeniden yürürlüğe
konmasını istemişlerdir; daha doğrusu Meclis-i Mebusan'ın toplanmasını.
Anayasada yapılan yeni değişiklikler, hükümet denen kurumu ortaya çıkardı çünkü
1876 (Hicri 1293) Anayasası'na göre hükümet diye bir şeyi meclis seçemez,
sadrazamı ve nazırları padişah tayin ederdi. Bu Prusya modeliydi ve bizim eski
Osmanlı ananesine de uygundu. Ananeyle alakası olmayan bir yenilik; toplanan
Heyet-i Vükela'nın hiyerarşisinde sadrazamdan sonra şeyhülislamın yer almasıydı.
Oysa eski imparatorlukta şeyhülislam efendi, yani bir başka deyişle başkent
İstanbul'un müftüsü, divan-ı hümayun üyesi değildi. 1908 tadilatında da
şeyhülislamın yerine kimse el süremedi.
1908 değişiklikleriyle basın hürriyeti getirildi. Matbuat hürdü ama bir müddet
sonra Galata Köprüsü üzerinde gazeteciler İttihatçıların fedaileri tarafından
vurulmaya başladı. Siyasi partiler yani fırkalar ve kulüpler, hatta amele
cemiyetleri mantar gibi türedi ama gerçek anlamda bir tek siyasi parti vardı ki
Balkanlar'ın komitacı geleneğinden geliyordu: İttihat ve Terakki Cemiyeti.
Kısa zamanda her şeye hakim oldu, ikinci seçimler "sopalı seçim" diye anıldı,
bir müddet sonra hiç tahammül edemedikleri için meclisi tatil ettiler.
İmparatorluk yıllarca "kanun kuvvetinde kararnameler" ile yönetildi. Tabii
diktatör yönetimlerin kendine göre avantajı da vardır; bürokrasi, ordu ve eğitim
II. Meşrutiyet yıllarında modernleşti. İttihatçılar vatanseverdi, bu onların hem
gücüydü hem de hatalarının bir nedeni... n
(Devam edecek)
Fax: (0312) 427 20 64
Milliyet Pazar
30/09/2007